Sunday, August 09, 2015

Yeni evimizde balkon sefasına devam!




Yeni bir eve taşındık! Ne iyi ettik, ne güzel ettik!

Bu yeni evdeki yeni akşamımızda bebelerle yaşadığımız güzel bir yemek ve sohbet faslından sonra, herkes yatmaya hazırlanırken, ben heyecan içinde yazılarımla buluşma yerini hazırlıyorum! Tabi önce boynumu büküp bebelerimin annesinden izin almaya çalışıyorum! Neyse ki, o zaten en küçük “kuzusu” olan kızıyla uyumaya hazır! Bana: “Sen delisin! Ne kadar seviyorsun bu saatte balkonda yazmayı!” diyor! Ben de: “Yazmak, benim için, senin kızını kucaklarken aldığın keyfe benzer gibi bir şey!” diyorum ve bunun üzerine o da, yüzünde bir ışıltıyla gülümseyip-gidiyor.

Sonra bütün gün içimde hapsetmiş olduğum “afacan” bir arzunun enerji veren etkisiyle balkonu hazırlıyorum. Bu akşam, doğacak olan yeni yazımla buluşma yerim, evin ön balkonu! Önce arka balkonu düşünüyorum bu randevu için. Aslında burası, daha geniş, daha ferah bir yer ve ağaçlarla dolu olan kocaman bir bahçeye bakıyor. Bu bahçe sit alanı; yani burada herhangi bir bina kendi kendisine yıkılmadan, onu onarmak veya yıkıp yerine yeni bir şey inşa etmek, yasal olarak mümkün değil. Bize biraz ilerden; ağaçların arkasından bakan kocaman ve ahşap bir köşk var. Bahçe ve köşkün görüntüsü, Ömer Seyfettin’in hikâyelerinde tasvir edilen eski köşk manzaralarına benziyor. Ama arka balkonda bir kaç eşyadan oluşan bir kalabalık olduğu için ön balkona geçiyorum. Ben, öyle kolay yer beğenemem!

Kahvemi alıp, masaya oturuyorum. Ben “çabuk-instant” kahvenin kendisini pek sevmem aslında; Ama yurt dışındaki gezilerimde kalabalığa uyup sıklıkla kahve içmiş olduğum için, kahve içerken o günleri hatırlarım ve bu da hoşuma gider. Ardından, uzaklardan gelmiş ve beni yazılarımdan uzaklaştırmadan bana arkadaşlık edebilecek bir melodiyi açıyorum. Derken hakikaten “Üsküdar” diyebileceğimiz bir semtte, sakin bir sokakta, üçüncü katta, balkonda, başımı hafifçe sola çevirdiğim zaman, parlamakta olan ayı görebildiğim bir şekilde bu yazıyı yazmaya başlıyorum.

10 ülke ve 20 kent (Ki bu rakamlar büyük rakamlar değil) gördükten ve çeşitli otellerde bulunup, güzel mekânları ziyaret ettikten sonra şunu anladım: Oralarda bulunmak da çok güzeldi. Ama küçük bir balkondan, bir bardak çaydan-bir fincan kahveden ve serin havadan keyif almayı bilmiyor olsaydım, onlardan da keyif alamayacaktım!

Yazmak, beni dinlendiriyor. Bu yazıyı yazdıktan sonra bebeleri şöyle bir kontrol edip, film seyredeceğim. Belki çay yaparım ve mutfaktan bir şeyler aşırırım! Yaptığım işlere ne kadar dalmış olsam da, parlayan ayın hemen altındaki küçük caminin müezzini, nasılsa sabahın gelmekte olduğunu bana güneş doğmadan önce haber verir. Ben de usul usul kalkarım ve yapmam gerekenleri yaptıktan sonra biraz uyurum!

Sonra yine sevdiğim ve yaşamak için "kendimce" bir bedel ödemiş olduğum hayatım; yani sevdiğim kişilerin ve şeylerin: ailemin, öğrencilerimin, dostlarımın, okurlarımın, derslerimin, yazılarımın, seminerlerimin yer aldığı hayatım başlar!

Şükür O’na…
--------------------
Savaş ŞENEL: İngilizce Öğretmeniİletişim DanışmanıOkunaklı-Anlaşılır Yazarlık Koçu

SAVAŞ ŞENEL KİTAPLARI

AZ ACILI VE KALICI İNGİLİZCE-YABANCI DİL ÖĞRENMEK İÇİN PÜF NOKTALARI
Kitabın Tanıtım Yazısı
Kitabın Facebook sayfası
Kitabı buradan satın alabilirsiniz: Kitapyurdu.com

(Kitabı İmzalı Edinmek İsterseniz Bize Yazınız: savassenel@gmail.com)

ÇAY SAATİ İÇİN HAFİF YAZILAR


(Kitabı İmzalı Edinmek İsterseniz Bize Yazınız: savassenel@gmail.com)




(Kitabı İmzalı Edinmek İsterseniz Bize Yazınız: savassenel@gmail.com)
-------------------

Yörük Çadırı'nda Müzikle dolu bir akşam




Eğitimci ve yazar olmak zor iştir. “Bu ikisinden başka herhangi zor bir meslek ya da uğraşı yoktur” demiyorum elbet! Bununla birlikte özellikle yazarlık, hakikaten ilginç bir iştir. Yazma arzusu, sizi her yerde bekler. “Kafanızı dağıtmak” için pikniğe de gitseniz, karşınıza yazılacak bir şey çıkar! Millet, top oynayıp-eğlenirken, zihniniz veya kalbiniz yeni konular bulup, size: “Aha işte sana bir konu, akşama yaz bakim!” derler! Bu yazı da yine, “kafa dağıtmak” için gitmiş olduğum yerlerden birisinden ilhamla yazıldı!

Bir akşam, bir arkadaşımın daveti üzerine, Büyük Çamlıca’da yer alan “Yörük Çadırı” adlı mekâna gittik. Önce okurum ve sonra arkadaşım olmuş bulunan bu nazik insan, güzel bir yeri ve bir sanatçıyı keşfetmeme vesile oldu. Ayrıca kendimi neşeli ve içten bir arkadaş grubu içinde buldum! Bu da akşamın güzelliğini artıran diğer bir etkendi! İngilizce öğretmeni olduğum için, bana her zaman sorulan ve özetle “İngilizce beni çok üzüyor, çook!” tarzındaki bazı sorulara cevap olarak blog adreslerimi verdim ve kendimi akşamın keyfine bıraktım!

Canlı müzik dinlemeyeli epey bir zaman olmuştu. O hevesle gittiğim bu güzel mekânda alkollü içecek servisi yapılmıyordu. Dolayısıyla, alkolün atmosfere ekleyebildiği ve bazen “abartılı” olabilen neşe ve hüzünden uzakta, bence gerçek hüznü ve neşeyi duyumsadım diyebilirim.

Kendisini dinlemeye gittiğimiz değerli sanatçıysa, Cemalettin Kurtoğlu’ydu (Fotoğrafı yukarda.) Ustalıkla kullandığı sesine, yine ustalıkla çaldığı udu eşlik ediyordu. Genel olarak, dinleyicilerine karşı nazik ve ilgili olmasıyla birlikte, grubumuzu organize eden arkadaşımızla tanışıyor olduklarından, bize ayrıca ilgi gösterip-ilgilendiler.

Onun sesinden dinlediğimiz türkü ve şarkıların bir kısmı, daha önce başka sanatçılar tarafından da yorumlanmıştı. Bana göre, daha önce başkalarının da başarıyla yorumlamış veya yorumlamakta oldukları eserleri “okumak” zor iştir. Çünkü dinleyici, bilerek veya bilmeden sanatçının yorumlama tarzını, diğer yorumcularla kıyaslayabilir. Bununla birlikte, Cemalettin Kurtoğlu’nu dinleyenlerin zihinlerinde böyle bir kıyaslamanın yer bulduğunu da düşünmüyorum. Çünkü sanatçı, gayet “kendisi” ve gayet “özgündü.” Cemalettin Kurtoğlu’nu dinlerken, Eric Clapton’un “derdi olmayan sanatçı, Blues söyleyemez” sözü aklıma geldi. Çünkü Cemalettin Kurtoğlu’nun sesinde, neşe de hüzün de, tadını ve yerini buluyordu.

Bu arada, sanatçıya eşlik eden piyanist Fatih Enis Karadağ'ın da hakkını vermek gerekiyor. O da, sanatçıya ustalıkla eşlik etti. Gecenin yıldızı o olmasa da, yıldızın parlamasında büyük katkısı vardı!

Sanatçıları övmek cür’et ve o konuyla ilgili yetkinlik ister. Ama ben de çocukluğundan beri müzik dinleyen ve iyi de müzik dinleyen birisiyim! E bu kadarcık bir hakkım olsun diyorum! Sonuçta, ben de yazarım; okurlarımla varım ve onların yazılarım hakkında yorum yapma hakları var. Sanatçılar da, dinleyicileriyle ve onların yorumlarıyla var oluyorlar.

Cemalettin Bey, bana ve diğer arkadaşlarımıza albümünü imzalama inceliğini gösterdi ve ben de ona bir kitabımı imzaladım! Ne yapayım? Ben de albüm yok, kitap var! O söylüyorsa, ben de yazıyorum!

Güzel bir akşamı yaşadıktan sonra da evime geldim; Uyumaya çalıştım, ama yaşamış olduğum akşamın esintileri beni rahat bırakmadı. Dayanamayıp-kalktım, sabaha doğru, serin ve sakin balkonumda bu yazıyı yazdım!

Ne iyi ettim, ne güzel ettim!

-----------------------

SAVAŞ ŞENEL KİTAPLARI

AZ ACILI VE KALICI İNGİLİZCE-YABANCI DİL ÖĞRENMEK İÇİN PÜF NOKTALARI
Kitabın Tanıtım Yazısı
Kitabın Facebook sayfası
Kitabı buradan satın alabilirsiniz: Kitapyurdu.com

(Kitabı İmzalı Edinmek İsterseniz Bize Yazınız: savassenel@gmail.com)

ÇAY SAATİ İÇİN HAFİF YAZILAR


(Kitabı İmzalı Edinmek İsterseniz Bize Yazınız: savassenel@gmail.com)




(Kitabı İmzalı Edinmek İsterseniz Bize Yazınız: savassenel@gmail.com)
-------------------

Salacak’ta Üç Radyocu: Gerisi Uzun Bir Sohbet…




Beni en çok dinlendiren şeylerden birisinin okurlarımla konuşmak-sohbet etmek olduğunu söylemeliyim. Bu görüşmeleri istediğim sıklıkta yapabilmek için, şu sıralar çalışma programımı gözden geçiriyorum!

Okurlarım arasında çeşitli mesleklerden-sektörlerden kişiler olması da ayrıca bir zenginlik diye düşünüyorum. Bununla birlikte ilgili olduğum konular sebebiyle özellikle yazar, editör veya radyocu olan okurlarımla daha farklı söyleşilerimiz oluyor.

Bir akşam hava serinleyince ailece Üsküdar’da kısa bir geziye çıktık ve Yeni Camiyi ziyaret ettik. Caminin ve avlunun sükûnet dolu havası hepimizi ve şadırvanı da bütün çocuklar gibi suyla oynamayı seven bebelerimizi bayağı dinlendirdi. Camiyi ziyaret eden yabancı turistlerle biraz sohbet ettik ve Türkçe bilen bir Alman’a rastladık.

Aile gezimizin sonunda daha önce çay sohbetine davet etmiş olduğum bir editör-radyocu okurum olan Enise Can Hanımla görüşmek üzere Salacak’a doğru yola koyuldum. İsminde “Balıkçıları koruma Derneği” gibi hoş bir ifade geçen bir çay bahçesine gittim. Enise Hanım ve “manevî kardeşim” olarak tanıtıp-değer verdiği Serkan Ünal Bey beni karşıladılar. İki radyocu dostla, akşamın serinliği, denizin rahatlatıcı havası ve tabi ki çayın etkisiyle güzel bir akşam yaşadım!

Enise Hanım iş dünyasıyla ilgili bir sitede editör; yani asıl işi bu. Ama ayrıca hafta sonlarında Radyo VizyonTürk’te “Rüzgâr Gülü” adlı bir program yapıyorlar. (Radyonun ve iş Dünyasından haberler içeren sitenin adresleri aşağıda verilmiştir.) Programın yayın gün ve saatleri Cumartesi-Pazar. 16.00-18.00. Serkan Bey şu aralar radyo programlarına kısa bir ara vermişler, ama yakında o da başlayacak eminim, çünkü radyoculuk ilginç bir tutkudur.

Enise Hanım benim bloglarımı İSMEK’te Radyoculuk kurslarında duymuş. Dersleri veren beyefendi, benim radyoculukla ilgili bir yazımı çoğaltıp-kursiyerlere dağıtmışlar. Ne güzel etmişler, ne iyi etmişler ki, güzel dostlarla tanışmama sebep oldular. Enise Hanım beni ve müstakbel radyo programını birlikte yapacağımız Nuray Odabaş’ı programlarına davet ettiler! Daha sonra her şey gibi, o güzel akşam ve sohbetler başka bir zamanda başka bir yerde başlamak üzere bitti!

Cumartesi günü, yani bugün de Enise Hanım’ın programını dinledim. Çok hoş bir tarzla karşılaştım. Programı dinleyenleri güzel bir sohbet ve müzik karşılıyor. Bu arada Enise Hanım incelik gösterip, benim kitabımdan bir yazı okudular. Kendi yazımı başarılı bir radyocunun sesinden dinlemek sıra dışı bir deneyimdi! Umarım başka yazılarımı da seslendirirler!
-----------------------


SAVAŞ ŞENEL KİTAPLARI

AZ ACILI VE KALICI İNGİLİZCE-YABANCI DİL ÖĞRENMEK İÇİN PÜF NOKTALARI
Kitabın Tanıtım Yazısı
Kitabın Facebook sayfası
Kitabı buradan satın alabilirsiniz: Kitapyurdu.com

(Kitabı İmzalı Edinmek İsterseniz Bize Yazınız: savassenel@gmail.com)

ÇAY SAATİ İÇİN HAFİF YAZILAR


(Kitabı İmzalı Edinmek İsterseniz Bize Yazınız: savassenel@gmail.com)




(Kitabı İmzalı Edinmek İsterseniz Bize Yazınız: savassenel@gmail.com)
-------------------

‘BIRAKINIZ OKUSUNLAR, BIRAKINIZ SEYRETSİNLER"-Benimle Yapılmış Olan bir Röportaj (Medyatik Terapi)

 - İSTANBUL-ZAMAN 
Savaş Şenel, ‘medyatik terapi’ adını verdiği metotla gençlere farklı bir öneride bulunuyor. Ona göre, eğitimciler vermek istedikleri mesajı, bir film, bir roman üzerinden yaptıkları zaman daha akılda ve gönülde kalıcı oluyor. “Ben bir şiir kadar etkili olamam.” diyen yazar, edebî metinlerin yaraya şifa tarafının olduğunu düşünüyor. Röportajın devamını okumak için bu satırı tıklayınız.
-----------------------

SAVAŞ ŞENEL KİTAPLARI

AZ ACILI VE KALICI İNGİLİZCE-YABANCI DİL ÖĞRENMEK İÇİN PÜF NOKTALARI
Kitabın Tanıtım Yazısı
Kitabın Facebook sayfası
Kitabı buradan satın alabilirsiniz: Kitapyurdu.com

(Kitabı İmzalı Edinmek İsterseniz Bize Yazınız: savassenel@gmail.com)

ÇAY SAATİ İÇİN HAFİF YAZILAR


(Kitabı İmzalı Edinmek İsterseniz Bize Yazınız: savassenel@gmail.com)




(Kitabı İmzalı Edinmek İsterseniz Bize Yazınız: savassenel@gmail.com)
-------------------

KADINLAR ŞAİRLERİ SEVMEZLER, NE YAPSAN BOŞ




Bu ifadeyi bir şairle yapılan bir röportajda okumuştum: “Kadınlar şairleri sevmezler”. O zamanlar anlayamamıştım bu sözü. “Nassı yani? Sen kalk kadınlar için şiir yaz. Onların (belki de sadece uykusuzluktan dolayı) hülyalı bakan gözlerinde bile ummanları gör, ondan sonra seni sevmesinler! İnanmıyorum!” şeklinde bir tepkim olmuştu.Fakat zaman geçtikçe bu sözün aslı, zihnime soğuk su gibi sızdı. Yaşanacak ve görecek şeyler varmış demek ki! Anlamadığınız sözleri hemen unutmayın, saklayın. İlk duyduğunuzda anlamadığınız sisli ifadeler, zamanla zihninizde, gevşek bohçalar gibi çözüleceklerdir. 

Bunu derim başka şey demem!“Kadınlar şairleri neden sevmezler?” sorusuna “iç ürperten” cevaplar aramadan önce soruyu “kadınlar şiirleri neden sevmezler” diye okumamanızı, “kadınlar şairleri neden sevmezler?” diye doğru bir şekilde okumanızı tekrar rica ediyorum.Yoksa ben nadir de olsa şiir okumayı seven sıra dışı kadınlara rastladım! Özellikle kadınların kendilerine şiir okunmasından çok hoşlandıklarını da düşünüyorum. Bundan bir kuşkunuz olmasın, ama kadınlar, şairleri pek sevmezler; bundan da kuşkunuz olmasın!Kadınların şairlere beslediği “soğuk” duygunun sebepleri neler olabilir? Kısaca aklıma gelenleri sizlerle paylaşayım: (Bu yazıda, şairler erkek ve muhatapları da kadınlar olarak ele alınacaklardır.)

Size baktığını farkına vardığınız, ama size değil de sanki sizin ötenize baktığını sonradan anladığınız bir erkek, sizi ne derece heyecanlandırır? Evet, gözlerini, sizin ışıl ışıl parlayan, hayat dolu gözlerinize dikmiş ama aslında sanki başka bir resme bakıyor gibidir. Böyle bir durumda, bu kişi sizinle değil sizin ona hatırlattıklarınızla ilgileniyor demektir. Bu kişi, size baktığında sözgelimi yağmurlu bir sonbaharı görüyor olsun; her seferinde bunu yapan ve görünüşte size, ama gerçekteyse kendi hayaline dalıp-giden birisiyle ne kadar sık görüşmek isterdiniz? Siz, ona cenneti de hatırlatsanız, dünyaya, sizin yanınıza dönmesini ve sizinle ilgilenmesini istemez misiniz? Evet, size bakıyor gibi durur. Ama gördüğü şey siz değilsiniz. İşte şairler bu adama benzerler; şairler, kadınların kendilerinden çok, kadınların onlara verdikleri baştan çıkarıcı ilhamlarla, kadınların ve genel olarak etraflarındaki insanların ve eşyaların ötesiyle ilgilenirler. Oysa kadınlar, ilginin merkezinde olmayı isterler.Bir kadın için bir şaire ilham vermek, başlangıçta yürek hoplatan, hoş bir deneyimdir, ama ya sonraları? Şairinizin, sizin verdiğiniz ilhamlarla değil, sizinle ilgilenmesini istediğinizde, beklediğiniz o sıcak, romantik ve hak ettiğiniz tepki gelmezse ne olacak? Nur topu gibi şiirler doğacak, ama ilişkiniz size odaklanmış olmayacak. Ne kadar sıkıcı değil mi?

Kadınların şairleri sevmemelerinin ikinci sebebiyse şu olabilir: Şairler, her an her yerde ilhama açıktırlar ve onlar, her insana, her kadına, farklı tonlarda ama benzer duygularla yaklaşabilirler. Çünkü algıları duyarlı bir anten gibi evrene ve bütün insanlara açıktır. Her kadına sıcacık aşk şiirleri yazmazlar ama başka kadınlardan da masum ve çocukça bir şekilde ilham alabilirler. Hatta her kadın, bir şaire kendi ilham perisini hatırlatır da diyebilirim. Fakat böyle de olsa, kadınlar bu türlü bir paylaşıma karşı ne hissederler? Tahammül edebilirler mi? Bir şair sizinle olacak, ama kentin bir yerinde rastladığı başka bir kadın için de şiir yazacak veya o kadının ilham ettikleriyle bir şeyler üretecek. Bunlar aşk şiirleri olmayabilirler, ama en nihayetinde, yazılanların sebebi, başka bir kadındır.

Kadınların şairleri sevmemelerinin başka bir sebebi de, şiir yazmanın emek istemesi ve mesai saatiyle sınırlanmayan bir çalışma süreci olmasıdır. Tabiî ki piyasada müzik eşliğinde okunan ve benim yüreğimde ürperti yerine “midemde kaynama” yapan “arabesk” bile olamayan sözlerden bahsetmiyorum. Bendeniz bir gün bunlardan yazmayı denemiş ve televizyonlarda “şiir” diye okunan şeylerden 5 tanesini on dakika içinde döktürmüştüm! Bu konudaki rekorumu yine ben kırmak isterdim ama bana göre anlamsız bir şey olacağı için bu çabayı göstermekten vazgeçtim.Ben, Sezai Karakoç, Attila İlhan, Federico Garcia Lorca, Aragon gibi şairlerden söz ediyorum. Bu ustaların şiirlerinde yoğun bir emek vardır. Bir şiir üzerinde için geceler, günler, aylar veya yıllar boyu çalışabilirler. Hatta Yahya Kemal Beyatlı, bir şiirinin, yazıldıktan 20 yıl sonra yaptığı küçük bir değişiklikle “artık tamamlanmış” olduğunu hissetmiştir. Şiirleri üzerinde çalışan şairler, sizce kadınlara ne kadar zaman harcayabilirler? Düşünün ki bir şair sizinle yemek yiyor. Aklına gelen ilhamları bir an önce kâğıda dökmek telaşı içindedir, sizden çok ilhamlarıyla meşguldür veya zihni daha önce yazdığı bir şiiri mükemmelleştirme çabası içindedir. Aslında her şeyin sebebi ve kaynağı siz olsanız bile, o şairle yemek yemek ne kadar keyifli olabilir? Kendinizi sonu gelmeyen bir araştırma ve merak sürecinin içindeki bir denek gibi hissetmez misiniz? 

Bu yanıyla şairler, matematikçilere benzerler; bir matematikçi mesleğinde ne kadar iyiyse, o kadar yalnızlaşır ve içine kapanır. Şairler de bir bakıma öyledirler. Onlar sizinle zaman geçirmek isteseler de, ilhamları onları kâğıda ve kaleme çağırır.Bir şaire âşıksanız, bir gün ona ilham vermemeyi özlersiniz.Bir şaire ilham vermek, zamanla size onu başka sevgililerle tanıştırmak gibi gelir!Nerden mi biliyorum, ben de şairim de ondan!

SAVAŞ ŞENEL KİTAPLARI

AZ ACILI VE KALICI İNGİLİZCE-YABANCI DİL ÖĞRENMEK İÇİN PÜF NOKTALARI
Kitabın Tanıtım Yazısı
Kitabın Facebook sayfası
Kitabı buradan satın alabilirsiniz: Kitapyurdu.com

(Kitabı İmzalı Edinmek İsterseniz Bize Yazınız: savassenel@gmail.com)

ÇAY SAATİ İÇİN HAFİF YAZILAR


(Kitabı İmzalı Edinmek İsterseniz Bize Yazınız: savassenel@gmail.com)




(Kitabı İmzalı Edinmek İsterseniz Bize Yazınız: savassenel@gmail.com)
-------------------

“HAİN” SATICILAR!




Bir seferinde oğluma bisiklet alma sözü vermiştim. Onun için koyduğum hedefleri yerine getirmiş ve sanıyorum en az bir kere bu bisikleti rüyasında görmüştü. Yani artık eline geçecek olan şeyi sadece istemiyor, aynı zamanda özlüyordu. Derken oğlumu telefonla arayıp onu ofisime davet ettim.

Oğlumla birlikte biraz dolaştıktan sonra, bir mağazaya gittik. Görevli bayan, bize kocaman bir bisiklet gösterdi. Bu bisiklet bizim oğlanın belki 3 sene sonra binebileceği yükseklikte bir bisikletti ve çocuk, ters bir durumda fena düşerdi. Ben bu düşüncelerimi bayana anlatınca, o bana: “Yok yok uygundur” dedi. Bu sefer de ben ona: “Size bir soru: Bu çocuk sizin çocuğunuz olsaydı, ona bu bisikleti alır mıydınız?” dedim. Kadıncağız duraksadı ve: “Tamam ben size depodan başka bir bisiklet getireyim” dedi. Onun depodan getirttiği bisikleti aldık ve bizim bebe de bisikletine kavuşmuş oldu.

Bir seferinde kıymetli bir misafirimle İstiklâl Caddesi’nde dolaşırken, acıktığımızı fark ettik. Misafirimi kendimce güzel bir yerde ağırlamak istiyordum. Bu sırada güzel bir lokantada “Çiğköftemiz bulunmaktadır” yazısını görünce oraya girdik. Neyse siparişlerimizi verdik ve sohbet etmeye başladık. Siparişlerimiz gelince bendenizin hayalleri suya düştü. Çünkü bana çiğköfte diye kısır getirmişlerdi. Emin olmak için, durumu misafirime de sordum ve o da söz konusu olan şeyin kısır olduğunu söyledi. Bunun üzerine garsonu davet ettim ve: “Yahu bu kısır, çiğköfte değil ki!” dedim. Pişkin garsonumuz: “Bu çiğköftedir” dedi. Yanımdaki misafir rahatsız olmasın diye konuyu uzatmadım ve kırk yıllık kısırı çiğköfte niyetiyle yedim.

Bendeniz gittiği yerlerde “arıza” arayan birisi değilim. Sessizce işlerimi halledip gitmek veya sakince yemek yiyip-sohbet etmek isterim. Ayrıca göze batmayı da hiç istemem. Ama çocuğumun boyuna uygun olmayan, onun için tehlikeli olabilecek bir bisikleti bana satmaya uğraşan bir satıcıyı göz ardı edemem. Hâliyle, bana çiğ köfte diye kısırı “yutturmaya” çalışan bir garsona birkaç kelime söylerim. Gittiğim yerlerde, ayın elemanı olmak için, bana yakışmayan bir şeyi satmaya veya istemediğim bir şeyi yedirmeye hazır bulunan kişilerle karşılaşmayı ve onlarla “kapışmayı” ben de istemiyorum. Ama “para” denen şeyi kazanmak kolay değil ve parasını verdiğim şeyin niteliklerine de ben karar vermek isterim. Çünkü ben tüketiciyim.

Dürüst satıcıları her zaman takdir ederim. Öğrencilerime satış sektörüne kenarından köşesinden girmelerini öneririm. Çünkü satış işi sizin, insanları, para kavramını, toplumu hakkıyla tanımanıza yardımcı olur; başarılı olursanız, geliriniz, dolayısıyla seçenekleriniz artar; maddî ve manevî olarak rahatlarsınız. Ama tüketiciyi yanıltarak veya kandırarak “başarılı” olma fikri beni rahatsız ediyor. Seminerlerimde en çok vurguladığım ilkelerden birisi de budur.

Yoksa ben de her gelen öğrenciye İngilizce öğrenmek için neler yapmaları gerektiğini sabırla anlatmak yerine, onlara 6 ayda İngilizce öğretebileceğimi söyleyebilirim ve inanın buna inanan çok kişi çıkar. Çünkü günah ve ütopya kolay pazarlanırmış! Ama ben hayal satarım, ütopya satmam, çünkü hayaller gerçekleşebilirler, fakat ütopyalar, adı üzerinde, gerçekleşemezler!

Bu tür kandırmaca ticaretinin acı örneklerine her depremde tanık oluyoruz. Ve Van’daki elim depremde de aynısını gördük. Çeşitli şekillerde eksik malzeme ve teknik ihmallerle yapılmış olan binaların sebep olduğu fazladan can kayıpları yaşadık. Osmanlı döneminden kalma binalar yıkılmazken, en yeni teknolojiyle yapıldıkları söylenen binalar kâğıt gibi yıkılıyor. Demek ki her inşanın temeli ahlâkmış! İşin acı yanı, bu şekilde binalar yapan kişiler, belki de uzun yıllar başarılı insanlar olarak tanındılar ve kim bilir, belki de hayır işlerine yardım ettikleri için “hayırsever” olarak bilindiler.

Biraz aklı olan herkes takkeyi külâh diye yutturacak birisini veya birilerini bulabilir. Ama herkes ana kuzusudur ve Birisi hepimizi gözetliyor! Yanlış biliyorsam düzeltin…

Yeni bir yazıda görüşmek üzere…

-----------------------

SAVAŞ ŞENEL KİTAPLARI

AZ ACILI VE KALICI İNGİLİZCE-YABANCI DİL ÖĞRENMEK İÇİN PÜF NOKTALARI
Kitabın Tanıtım Yazısı
Kitabın Facebook sayfası
Kitabı buradan satın alabilirsiniz: Kitapyurdu.com

(Kitabı İmzalı Edinmek İsterseniz Bize Yazınız: savassenel@gmail.com)

ÇAY SAATİ İÇİN HAFİF YAZILAR


(Kitabı İmzalı Edinmek İsterseniz Bize Yazınız: savassenel@gmail.com)




(Kitabı İmzalı Edinmek İsterseniz Bize Yazınız: savassenel@gmail.com)
-------------------