Monday, April 21, 2008

ARTIK BAZI YAZILARIM BURADA OLMAYACAKLAR; BİR KİTABA TAŞINDILAR!


Bugünlerde farklı bir sevinç yaşıyorum. Bu bloglarda görmeye alışkın olduğunuz yazıların bir kısmı buradan ayrıldılar. Buradan "taşınmış olan" yazılarım, Neden?Kitap Yayınevi’nden çıkmış bulunan “Hayatı Iskalama! Lüksün Yok” adlı kitapta toplandılar. Kitapta yer alacak yazıların içeriklerini çıkarıp, onların yerlerine kitabın kapak resminin de yer aldığı duyurular koyduğum için, hangi yazılarımın kitapta yer almış olduklarını sizler de görebilirsiniz. Kitabımı şu anda özellikle www.kitapyurdu.com adresinden, diğer internet kitap sitelerinden ve kitapçılardan edinebilirsiniz.

Kitaba doğru giden yazılarım, bir dostun önerisini dikkate almamla birlikte başladı. Sevgili arkadaşım Gökhan Yorgancıgil, bundan yaklaşık 3 yıl önce bana, kendime ait bir web sitesi açmakta ağır davrandığımı, istersem bloglarda yazabileceğimi söyledi. Ben de hemen internette bir blog açtım ve sonra o blogların sayısı 15’i buldu. İlkokuldan beri süregelmiş olan yazma alışkanlığım, böylelikle internete taşınmıştı.

Benim kendilerini çok iyi tanıdığım, ama beni hiç tanımayan bazı kişiler, (herhangi bir yazılı metinden yararlanabilecek bir bakış açısına sahip olmadıklarından olsa gerek) yazarlığın herhangi bir yararı olmadığını söylemişlerdi! Bu tür kişilerin söylediklerine burada yer vermemin sebebi, onların bu yöndeki düşüncelerini önemsemem değildir. Sizin de olumlu ve uzun vadeli çalışmalarınızla ilgili olarak bu tür yorumlar duyabileceğinizi ve vaz geçmemeniz gerektiğini vurgulama arzumdur. Ben yazmaya devam ettikçe, okurlarım beni buldu. Yazılarımın bir çok kişiye umut ve yeni açılımlar vermiş olduklarını görmüş oldum.

Derken, bir gün elektronik posta adresimde bir mesaj gördüm. Bu mesajda, Neden?Kitap Yayınevi’nin
Kıymetli Halka İlişkiler Sorumlusu Nazar Çiftpınar Hanımefendi, yayınevi olarak yazılarımla ilgilendiklerini ve yazılarımın bir kısmını kitap hâline getirmek istediklerini belirtmişlerdi. Ben de yayınevinin web sitesini inceledikten sonra, görüşebileceğimizi söyledim.

Daha sonra yayınevinin web sitesini inceledim ve ortak çalışmalar yapmaya hazır bir şekilde, Necati Bey ve Nazar Hanımla görüştük. Yazıların kitaba dönüşme serüveni bugüne geldi.

Bu kitabı, hayata gerçekçi ama bir yandan da olumlu bir perspektiften bakmayı becerebilen veya beceremeyen herkese önerebilir veya hediye edebilirsiniz. Ben, hayatın gerçeklerinden hiç de habersiz olmadığımı, aksine bu gerçeklere dair ciddî ve bazen de beni çok hırpalayan bir farkındalık taşıdığımı ve bunlarla birlikte yine de iyimser olabildiğimi düşünüyorum. Bu yazılarda romantik bir iyimserlik değil, acısı çekilmiş bir iyimserlik göreceksiniz.

“Olumlu mesajlar vermek kolay! Siz benim yaşadıklarımı nerden bileceksiniz?” tarzı ifadeler için cevabım da hazır!: “Sizler de benim yaşadıklarımı bilmiyorsunuz!” Bu yazılar, size arabesk gelebilecek bir tabirle "hüzün topladığı hâlde neşe dağıtmaya çalışan” bir şairin yazılarıdır.

Bu kitabı okuma kitabı olarak kullanabileceğiniz gibi, tartışma gruplarında ortak bir metin olarak kullanabilir ve fikir egzersizleri yapabilirsiniz. Hatta ders kitabı olarak bile kullanabilirsiniz. Yazılar deneme türünde yazılmışlardır ve maddeler hâlinde tavsiyeler vermektense, aslında bir şeyleri paylaşmayı amaçlamışlardır! Bu denemelere, yazarın yüksek sesle düşündüğü yazılar olarak da bakabilirsiniz.

Kitabım çıktığında onu çocuklarımdan birisi gibi bağrıma bastım. Çünkü bu yazılar ve sonunda onların bir kısmının toplandığı bu kitap, benim eserlerim gibi görünseler de, aslında onlar da, çocuklarım gibi, birer hediyedirler.
--------------------------
www.savassenel.com
--------------------------
Konuyla İlgili diğer yazılar, öneriler: Görmek istediğiniz linkin adını tıklayınız:
"Hayatı Iskalama Lüksün Yok!" adlı şiir
Nazım Hikmet Ran Hakkında
Gökhan Yorgancıgil Hakkında
Gökhan Yorgancıgil ile yapılmış olan bir öportaj
www.kitapyurdu.com
Neden Yazıyorum? Zorum Nedir?
Size “deli”, Bana “Yazar” Derler!
Madem ki Zekîyim, O Hâlde Kitap Okumama Gerek yok! (mu?)
Okumadan Yaşanır mı?
Kitap Satın Almak, Araba Satın Almaktan Daha Zor (mu?)
Kitaplardan neler Bekliyoruz?
Okuma Etkinliğinden Tasarruf Edilir mi? Kumdan kale yapılır mı?
Kitaplar Hep Aynı Şeyleri mi Söylerler?
Çok Kitap Okudum da Hayatım Değişti!
Kitaplarla Anılmak İsterim! Fena mı Ederim?
Kitaplar Teorik Şeyler midir?
Okumanın Bana Çocuklukta Kazandırdıkları
Çocuklar Okumayı Sevebilirler mi?
-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
MSN: savassenel@hotmail.com
savassenel@yahoo.com

ŞAİRLERLE İLGİLİ ANILARIM


Bundan yaklaşık 28 yıl önce, 1980 yılında, lise bir öğrencisiyken, Erenköy’de bir çay bahçesinde arkadaşlarımla oturuyordum. Bir ara bizden yaşça büyük olan birkaç arkadaşımız yanımıza geldiler ve “Üstadı ziyarete gidiyoruz, siz de gelin” dediler. Ben “üstad” dedikleri kişinin kim olduğunu sordum. Onlar da bu kişinin (merhum) Necip Fazıl Kısakürek olduğunu belirttiler. O zamanlar Necip Fazıl Kısakürek’in yazıları, şiirleri veya kim olduğu hakkında hiç bir fikrim yoktu. Dolayısıyla, bu ziyaretin ne kadar önemli ve değerli bir şey olduğunu idrak edemedim. Hiç kimse de bana: “sen de gel, gelmediğin için sonra pişman olursun” demediği ve gitmem için ısrar etmediğinden, o gün, bu büyük şair ve düşünürün evine kadar gidip, elini öpme fırsatını kaçırmış oldum.

Tabi ki ondan sonra şiirle, dolayısıyla, Necip Fazıl Kısakürek’in ve daha bir çok büyük şairimizin eserleriyle tanıştım.

Üniversiteden mezun olmuş ve Kadıköy’de bir dersanede çalışmaya başlamıştım. Dersanenin kayıt bürosunda oturmuş, arkadaşlarla sohbet ediyordum. Derken kapıdan İsmet Özel giriverdi. Çocuklarından birisi, benim çalıştığım bu dersanede öğrenciydi. O da dersane taksitini yatırmaya gelmişti. Ayağa kalktım ve “hoş geldiniz” dedim. Sonra sohbet etmeye başladık. Ona gayet saf bir tavırla: “Neden herkes şiirden anlamıyor acaba?” şeklinde bir soru sordum. O da benim biraz gereksiz görünen bu soruma karşılık: “Siz şiirden bayağı anlıyorsunuz, galiba” gibi hak edilmiş gibi bir cevap vermek yerine, kibarca: “Herkesin şiirden anlaması gerekmiyor, dert etmeyin” gibi gayet nazik ve güzel bir cevap verdi. Bu konuşmayı dün gibi hatırlarım.

Bir ara Sezai Karakoç’un sohbetlerine gidiyordum. Ona bir soru sorma fırsatım oldu. Fakat soruyu fazlaca uzatmış olmalıyım ki, bana: “Ne soracaksanız sorun, bize bir şeyler anlatmaya çalışmayın!” tarzında bir ifadeyle çıkıştı. Daha sonra da sorumu cevapladı. Türkiye’de bu büyük şair ve yazarın şiirlerinden ve yazılarından dolaylı veya doğrudan olarak beslenmemiş tek bir aydın bile düşünemiyorum.

En ilginç anılarımdan birisi de Cahit Zarifoğlu ile ilgilidir. Merhum, benim arkadaşlarımdan birisinin komşusuydu. Çok mutevazı bir kişiliği ve hayatı vardı. Bir gün arkadaşımı ziyarete gitmiştim, birlikte “menemen” yiyecektik. Arkadaşım bana: “Yahu Cahit Ağabeyi de davet edelim” dedi. Ben çok heyecanlandım. Çünkü o sıralar onun şiirlerini okuyordum ve şiirlerini okurken büyük bir haz almama rağmen, onları çok kapalı ve sembolik buluyordum. Sonra Cahit Zarifoğlu da mutevazı yemeğimize katıldı. Kendisine: “Şiirleriniz neden bu kadar kapalı?” diye sorunca, mutevazı bir şekilde açıklamalar yaptı: “Evet şiirlerim kapalıdır. Ama ben gençlere biraz daha açık yazmalarını tavsiye ediyorum” demişti. Daha sonra şiirle ilgili öneriler vermesini rica ettiğimde de, ideolojik şiir yazmaktan kaçınmamızı, bu tür şiirler yazmanın çok ciddî ve zor bir iş olduğunu, kendisinin bile bundan kaçındığını söylemişti.

Daha sonraları, Cahit Zarifoğlu’nun şiirlerini okudukça daha büyük bir keyif aldığımı ve çok duygulandığımı söylemeliyim. Bana önceleri kapalı gelen o şiirleri bugün bile tam olarak çözemiyorum. Ama beynimi ve özellikle kalbimi beslediklerinden olsa gerek ki, tekrar tekrar okuduğum hâlde bana her seferinde yeni şeyler söylüyorlar ve hissettiriyorlar.

Şairler zor insanlardır. Attila İlhan’ın bir şiirinde yer alan “Sert adamlardı/ Güneşten ışık yontarlardı” ifadesi bence şairleri en iyi anlatan ifadelerden birisidir.

Hayatınızda şiire yer verin. Aksi hâlde hayatınız çok yavan, tatsız ve “dijital” bir hâle gelir diyorum başka bir şey demiyorum!
-------------------------

www.savassenel.com
-------------------------
Konuyla İlgili diğer yazılar, öneriler: Görmek istediğiniz linkin adını tıklayınız:
Necip Fazıl Hakkında & Şiirleri
Sezai Karakoç Hakkında & Şiirleri
Cahit Zarifoğlu Hakkında & Şiirleri
İsmet Özel Hakkında & Şiirleri
Girişimciler, Neden Şiir Okumalılar?
An Geldi Attila İlhan da Gitti!
”Şair Ruhlu” Olabilirsiniz, Ama “Şair Olmak” Başka Bir Şeydir.
Yazarlık Yürümeye Benzer; Herkes Biraz Yürür Ama… (Verdiğim Yazarlık Dersleri Hakkında)
-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
MSN: savassenel@hotmail.com

savassenel@yahoo.com

BU YAZIM, GECE KUŞLARI İÇİNDİR


Artık “gece kuşu” olduğumu ve bu alışkanlıktan vaz geçmem gerektiğini kabul etmek zorundayım sanırım. Bir konudaki bağımlılık hâlinden kurtulmanın ilk şartı, “bağımlı” olduğunuzu kabul etmektir. Merhum Sadri Alışık, bağımlılığı şöyle tarif eder: “Bağımlı olmak, bağımlı olduğunuz şeyi sürekli görme, içme, yeme veya yaşama hâli değildir. Onsuz geçen saatleriniz, onu düşlemekle veya özlemekle geçiyorsa, özlediğiniz, düşlediğiniz ve susadığınız şeyle bir tek saat geçirmeseniz bile, siz o şeye bağımlısınız demektir.” Gün boyunca ve uyumak üzere vakitlice yatağa gittiğim zamanlarda bile, aklım balkonumda veya ofisimde sabahlara kadar okuyup-yazmakta olduğuna göre ben de bir bağımlıyım demektir!

Gecenin keyfinden bir türlü vazgeçemiyorum. Bir kurumda düzenli mesai yapmak yerine, şirketlere dışardan tercümanlık yapmaya, dersler ve seminerler vermeye başladığımdan beri gece kuşu oldum. Çünkü yaptığım çalışmalar, hep zihinsel mesai ve odaklanma gerektiren konulardı. Günün hangi saatleri, böyle çalışmalar için uygundur? Elbette gecenin sessiz ve sükûn dolu saatleri! Sizce de öyle değil mi?

Kurumsal çalışma hayatımda da gece çalışmaları yapıyordum fakat son üç yıldır, gece çalışmak artık kronik bir hâl aldı. Bu yazıyı da yine sabahın dördünde, evimin balkonunda, eylül ayının merhaba dediği gecelerden birisinde yazıyorum. Yeni demlenmiş olan çayımı yudumluyorum. Hava serin ve canlandırıcı bir etkiye sahip. Komşular sahur hazırlıklarına başlamışlar ve ben yazıyorum. Aslında balkonumdaki düzeni tercüme yapmak için kurmuştum, ama kendime izin verdim ve yazılarımdan birisini yazmaya başladım. Ara sıra masamdan kalkıp ev halkının durumuna bakıyorum. Bazen küçükler su istiyorlar, onlara su veriyorum veya üstlerini örtüyorum. Galiba gece vakti evde birisinin uyanık olması çok da kötü bir şey değil!

Bu durum, bir çok insan için anlaşılmaz bir görüntü arz ediyor. Bir gün ofisime geç vakitte gittiğimde bina sorumlusu: “Ya hocam sen de herkes gibi gündüz gelsene” demişti. Gündüz başka işlerim olduğunu, ancak geceleri dingin bir kafayla yazabildiğimi veya tercüme yapabildiğimi ona anlatmak için uğraşmamış, sadece gülümseyip ofisime çıkmıştım. Sadece gülümsemenin veya sadece dinlemenin, bir şeyleri izah etmeye çalışmaktan daha kolay olduğunun uzun bir zaman önce farkına varmış durumdayım.

Balkonda veya ofisimde oturup, gecenin sessizliği içinde, telefonların veya kapının çalma ihtimalindeki zayıflığın verdiği rahatlıkla yazmak… İşte, benim en büyük keyiflerimden ve aynı zamanda zaaflarımdan birisi. Dersanede çalışırken, İngilizce sorular yazıyordum. Daha sonraları tercümeler yapmaya ve yazılar yazmaya başladım. Geceler, benim bu yazma sürecime eşlik etti. Gündüzleri de yazmayı denedim ama olmadı. Hızlı ve dolu bir şekilde bir şekilde geçip-giden günlük hayatım, buna bir türlü izin vermedi. En sonunda anladım ki gündüz biriktirip, gece yazmak benim hayat tarzım olmuştu. Her gece oturup-çalışmıyorum. Ama bir bağımlının, bağımlı olduğu şeye uzak kaldığında da onu düşünmeksi gibi, “gecenin sükuneti”, hep aklımın bir yerinde oynuyor.

Yabancı ülkelerde de bu alışkanlığım devam eder. Ertesi gün bir iş görüşmesi yoksa veya bu görüşme gündüz geç bir saatteyse, geceleri sabaha kadar açık bir mekân bulup, okuyor veya yazıyorum. Bazen de mekânın çalışanlarıyla sohbet ediyorum. Bir keresinde Almanya’da, Nürnberg’de eroin bağımlığından kurtulmuş birisiyle tanışmıştım. Uyuşturucu kullanmanın kendisini ne kadar “sefil bir hâle” getirdiğinin farkına varıp, kullandığı zehri bırakmaya karar vermişti. Bu insan, çok yıpranmış ve çok yorulmuştu. Tabiî ki profesyonel yardım da almıştı. Bu acı deneyimlerin ona verdiği dersle: “Hiç başlamamak en iyisi” demişti. Böyle gece nöbetlerinin birisinde, Frankfurt’ta kaldığımız otelin lobisinde bir İsrailli ile sohbetimiz olmuştu. Musevîlerin Osmanlı’da gördüğü ev sahipliğini bana içtenlikle anlatmıştı.

Bir keresinde Çin’de işlerimiz erken bitmişti. 3-4 günlük bir boşluk vardı. Akşamları erken yatıp-geceye doğru uyanıyordum. Oralarda da yine sabaha kadar açık bir yer keşfetmiştim. Gece on bir civarında oraya gidip, sabah üçe kadar yazıyordum ve sonra da otele dönüyordum. Güvenlik elemanları ve resepsiyon görevlileri, bana Çince öğretmek için yarışıyorlardı. Çünkü Çince telaffuzum onları güldürüyordu ve gecenin bir vakti eğlenmek de onlar için de bir değişiklikti!

Dünyanın bir çok güzel ülkesinde sabahlamayı planlıyorum. Elbette yabancı ülkelerde gündüzleri de geziyorum. Ama bence bir kenti duyumsamak için geceyi de yaşamanız gerekir. Kimbilir belki de her yabancı kent bana bir rüya gibi geliyor ve artık geceleri rüya görmek için uyumama gerek kalmıyor.

Hayat bir rüya demişler… Geceleri uyumaya ne gerek var o zaman?

(Bu yazı 2007 Ramazan Ayında Yazılmıştır)
--------------------------
www.savassenel.com
--------------------------
Konuyla İlgili diğer yazılar, öneriler: Görmek istediğiniz linkin adını tıklayınız:

Sadri Alışık Hakkında
Sadri Alışık Şiirleri
Bazı Yazılarım Burada Olmayacaklar; Bir Kitaba Taşındılar
Size “Deli” Bana Yazar Derler!
Tercüme Yapmayı Neden Seviyorum?
Neden Yazıyorum, Zorum Nedir?
-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
MSN:
savassenel@hotmail.com

savassenel@yahoo.com

Friday, April 11, 2008

BAŞARIYA KARŞI BESLEDİĞİNİZ İNANCIN ZAYIFLIĞI, SİZİ DAHA BİLGE BİRİSİ Mİ YAPAR?


Çocukken babamla olta satın almaya gitmiştik. Oltacı amcanın bize almamız konusunda tavsiye ettiği oltaya baktığımda, misinanın uç kısmına yakın yerde bir sürü olta iğnesi gördüm. Bunun üzerine çocukça bir iyimserlikle:“Yahu burada bir sürü iğne var, hepsine balık gelirse, ne olacak?” diye düşündüm. Ardından oltacı amcaya: “Kıpırdayıp duran onca balığı yakaladığımızda, nasıl düşürmeden alacağız?” diye sordum. Oltacı amca da bana: “Hele bir yakala, sonra düşünürsün!” diye cevap verdi.

Belki de oltada o kadar çok olta iğnesi olmasının başka bir amacı vardı, ama ben hepsine de balık takılır diye düşünmüştüm. Aslında, çocukça, ama bir o kadar da mantıklı bir soru sormuştum. Madem ben balık tutmaya gidecektim ve madem ki oltanın ucunda o kadar çok iğne vardı, benim de ona göre düşünmem de mantıklı değil miydi?

Çocukluğumda yaşamış olduğum bu olayı, bugünlerde hatırlamamın sebebi, genel olarak gözlemlediğim bir tavırla ilgilidir. İnsanlar, bir işi veya bir girişimi bir sürü masrafla, ama bir o kadar da zayıf bir inançla başlatıyorlar. Bu konuyla ilgili olarak verebileceğim en tipik örneklerden birisini, sizinle paylaşmak isterim:

Bir iş adamı yeni bir şirkete ortak oldu. Kendisinin de bir şirketi olduğu için, diğer şirkete vekil olarak, çocukluklarından beri tanıştıkları bir arkadaşını gönderdi. Bu arkadaşına da kârdan belli bir hisse verdi. Ama işler beklediğinden iyi gidince, arkadaşının kârdan aldığı payı çok bulup, basit bir sebepten “hır” çıkararak bu çocukluk arkadaşıyla yolunu ayırdı. Ama daha sonra, işi kendisi beceremediği için, sadece arkadaşını değil, aynı zamanda ikinci ortağını ve o yeni işi de kaybetti. Çünkü kendisinin insan ilişkileri, yolunu ayırdığı arkadaşı kadar iyi değildi, hatta hiç iyi değildi.

Burada garip olan, bir iş adamının bir işe girerken “işler sandığımdan da iyi gidebilir” düşüncesiyle değil de, “Nasılsa şimdilik bu kadar kazanamayız” düşüncesiyle hareket etmesiydi. Başka bir tabirle, işlerin iyi gideceğine dair bir inançla değil de, iyi gitmeyeceğine dair bir inançla yola çıkmıştı.

Ben planlara ve stratejiye dayanmayan iyimserlikten söz etmiyorum elbette. Ama söz gelimi İngilizce öğrenmek için bir kursa gidiyorsunuz. Bunu yaparken, “öğrenebilirim” diye değil de “öğrenemeyebilirim” düşüncesiyle hareket ediyor ve güya kendinizi bir hayal kırıklığına karşı korumak için tedbir alıyorsunuz. Kurs sizin için gerçekten verimli olmayabilir de. Ama “bu ihtimali ben önceden hissetmiştim” şeklinde düşünüp, kendi bilgeliğinizle (!) gurur duymaya hazırlanmak yerine, ciddî bir inançla yola koyulup, gerçek bir hayal kırıklığını yaşamayı riskini göze almalısınız.

Bir şey gerçekleşeceğine dair duyduğunuz inancınız, o şey gerçekleşmediğinde, size ciddî bir hayal kırıklığı getirmiyorsa, inancınız çok zayıf demektir. Zayıf inançla da hiçbir şey olmaz.

“Öyle bir hayal kırıklığına uğrayın ki, 1 hafta yataktan kalkmayın” demiyorum. Ama gururunuz kırılmasın diye, onca zaman ve para verdiğiniz bir projeden inancınız esirgemeyin. İnsanı yıkan hayal kırıklığına uğramak değildir, ona karşı verdiğimiz tepkidir. Evet, hayal kırıklığının getirdiği acı ve sıkıntıya katlanmak her zaman kolay olmuyor. Bununla birlikte hayata küsmek değil, ama hayal kırıklığı, bir şeylere inançla başlamanın muhtemel risklerindendir.

“Hiç değilse tahmin etmiştim” diyebilmek ve gururunuzu kırılmaktan korumak için, girişimlerinizi “yahu aslında başaramayabilirim de” diye başlattığınızda, zaten başarısızlığı davet etmeye de başlamış oluyorsunuz. Bir insanın bir masayı “kaldıramayabilirim” diye kavradığını düşünün. Bir başkasının da “kaldıracağım” şeklinde düşündüğünü varsayın. Bu iki kişiden hangisinin başarıya daha yakın olduğuna siz karar verin.

Peki her işe mutlak bir inançla girmek mümkün müdür? Elbette hayır. Kendimize, içinde bulunduğunuz projeye veya sisteme olan güvensilik, inancınızı zayıf düşürüyor olabilir. Fakat bu durumu görmezden gelmek veya o zaafa teslim olmak yerine, durum üzerinde ciddi olarak düşünüp inancınızı güçlendirmelisiniz. temelde zayıf ve çürük bir durumla karşı kaşıya olduğunuzu düşünüyorsanız, o girişimden vaz geçebilirsiniz de. Ama devam edecekseniz, kuşkularınızı giderecek olan yollara baş vurun. İnancınızı güçlendirecek kitaplar, kişiler veya organizasyonlarla veya hepsiyle birlikte zaman geçirin derim.

Dolayısıyla sözgelimi bir girişimde size eşlik eden birisine pay vaat ederken, bu payı verimsizlik üzerine değil, mhtemel bir verimlilik-kazanç üzerine kurun. Acaba işleriniz beklediğinizden iyi giderse, vaat ettiğiniz hisse-pay gözünüze batacak mı yoksa yol arkadaşınıza vaat ettiğiniz şeyi, ona gönül rahatlığıyla verebilecek misiniz?

İşte sorumuz bu!
----------
www.savassenel.com
----------
Konuyla İlgili diğer yazılar ve öneriler: Açılmasını istediğiniz linki/ satırı tıklayınız:
Allah’tan İsteyin, Çekinmeyin Be Kardeşim!
Parayla Saadet Olur mu?
İnsanlar, Kendi Olumsuz Beklentilerini Sıklıkla Kendileri Gerçekleştirebiliyorlar
Bir Oyuncağın Bana Fısıldadıkları!
İletişim Kurmak, Herkesin Doğal Olarak Sahip Olduğu Bir Beceridir(mi?)
-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
MSN: savassenel@hotmail.com
savassenel@yahoo.com