Tuesday, July 17, 2007

İNTERNETTEN (SANAL) ALIŞVERİŞ, NEDEN YÜKSELEN BİR DEĞER HALİNE GELDİ?


Sizlerin de farkında olduğunuz gibi internetten alışveriş yapan tüketicilerin sayısı gittikçe yükselmektedir. Bunun yanında çağdaş bireyin de internetten alışveriş yapma sıklığı da artmaktadır. İnsanlar, önceleri, eğlenmek veya bilgi almak için ziyaret ettikleri sanal alemde alışveriş de yapmaya başladılar ve bu kaçınılmaz bir sonuçtu.

İnternete olan rağbetin neden arttığı konusuna, hem bir tüketici hem de bir yazar olarak bazı açıklamalar getirmeye çalışayım.
Öncelikle insanlar zaman sıkıntısı çekmektedirler. Çağdaş yaşamın getirdiği sıkıntılardan birisi de zaman fakirliğidir. İnsanlar, kendilerine, sevdiklerine veya hobilerine fazla zaman ayıramamaktadırlar. Ekonomik anlamda mâkul fiyatları seçen insanlar artık zaman konusunda da mâkul seçimler yapmak istiyorlar. Evlerinde aileleriyle veya sevdikleri şeyleri yaparak geçirebilecekleri zamanı alışveriş merkezlerinde geçirmek istemiyorlar. Elbette alışveriş merkezlerine gidiyorlar ama bunu kendi kontrollerinde ortaya çıkan bir etkinlik olarak yapmak istiyorlar. Bu sebeple internetten alışveriş yapmayı tercih ediyorlar.

İkinci olarak internet ortamında zengin seçenekler bulunmaktadır ve bu zengin seçenekleri kısa zamanda görmek ve incelemek de mümkündür. Bu durumda verebileceğiniz miktardaki parayla satın alabileceğiniz en iyi ürünün veya hizmeti bulmak imkân dâhilidir. Ayrıca bazı şirketler, sadık olan ve aldıkları ürün ve hizmetleri başkalarına tavsiye eden tüketiciyi ödüllendirebiliyorlar da. Oysa bu kadar zengin alternatifleri reeldeki mazağazalarda bulmak neredeyse imkânsızdır ve bunu yapmak mümkün olsa bile, çok zaman gerektirir. Üçüncü olarak internet sitelerinde psikolojik baskı yoktur. Tüketiciyi gözetleyen kameralar veya size bir şeyler satmak için fırsat kollayan tezgâhtarlar bulunmamaktadır. Özel bir stratejiyle düzenlenmiş rafların önünden istediğiniz ürünü bulmak için tekrar tekrar geçmek zorunda değilsiniz. Elbette internet sitelerinde de stratejiler, tüketiciyi çekmeyi planlayan tasarımlar vardır ama bir internet sitesinde tüketici olarak, nispeten daha az bir baskı altında, istediğiniz ürünleri veya hizmetleri çok net olan menülerden seçip rahatça inceleyebilir ve satın alabilirsiniz.


Dördüncü olarak tüketici reel mağazalardan alamayacağı veya almaktan çekinebileceği bazı ürünleri ve hizmetleri internetten rahatça alabilmektedir. Tüketici, sözgelimi yasal ve etik açıdan sakıncasız olsalar da cinsel yaşamla veya sağlıkla ilgili bazı ürünleri veya ilaçları bir mağazadan gidip almak için gereken medenî cesarete sahip olmayabilir. Fakat bu ürünleri bir internet sitesinden satın alabilir.

Beşinci olarak tüketicinin kendi bölgesindeki mağazalarda bulunmayan bazı ürünleri veya hizmetleri internetten sağlayabilmektedir.
Özellikle kargo hizmetlerinin kaliteli bir seviyeye geldikleri ülkelerde, tüketici, ihtiyaç duyduğu hizmetleri ve ürünleri internetten rahatça satın alabilmektedir.
Bütün bunların yanında hâlâ İnternet sitelerinin güçlendirmesi gereken bir yanı vardır. O da alışveriş sitesiyle tüketici arasında duygusal bağ kurulmasıdır. Çünkü tüketici bir insandır ve temasa geçtiği her kavramla arasında bir duygusal bağ kurma gereği duyar. İnternet siteleri bu ihtiyacı yazılarla, ilginç köşelerle, reelde açtıkları mağazalarla, tüketiciyle bağlantıya geçen satış temsilcileriyle, tüketicilere yönelik kampanyalar veya organizasyonlarla gidermeye çalışmaktadırlar. Çünkü insanlar bir kuruma, bir alışveriş merkezine veya başka bir insana sadece mantıksal açıdan bağlanmazlar, o kişide, kurumda veya nesnede onları çeken duygusal bir yan da olmalıdır.

Bu açıdan alışveriş yaptıkları bir sitenin de sadece ekranda görünen bazı resimler ve rakamlardan ibaret olmağını hissetmek isterler. Aksi halde o siteye bağlı kalmazlar ve o siteyi başkalarına da tavsiye etmezler.
Sözgelimi Amway şirketinin, Türkiye’ye pazarına girer-girmez internet sitesini açmaması ve yaklaşık on yıl beklemesi, tüketiciyle site arasındaki duygusal ve mantıksal bağı kurmak ve sağlamlaştırma çabası konusunda verilebilecek iyi bir örnektir. Bunun yanında sanal alemde doğan ve tarihe geçen ama bu duygusal bağı kurmakta zorlandığı için, sadık müşteri edinmek konusunda sıkıntı çeken siteler de vardır. Amazon.com, bu konuda çok ilginç bir örnektir ve kâra geçmeye başlaması, sanılanın aksine çok yeni bir olaydır.
----------
www.savassenel.com
-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
MSN: savassenel@hotmail.com

RADYOCULUĞUN SIRLARI


Bir zamanlar radyoculuk yaptığımı öğrenen okuyucularımdan bazıları, bana “radyocu olmanın sırlarını” soruyorlar. Aslında radyoculuğun sırlarını çözmek için, radyo dünyasındaki usta radyocuları takip etmek yeterlidir. Bununla birlikte bana sık sık fikir sorulan bir alan olduğu için bu konuda da yazmam şart oldu(!)

Birincisi, her şeyde olduğu gibi bu konuda da sizi yöneten şey, hayattaki vizyon ve misyonunuzdur. Bunlar net değilse, sadece radyoculukla ilgili olarak değil genel olarak, rüzgârın savurduğu bir insansınız demektir. Çünkü nasıl bir radyocu olmak istediğiniz, sizin hayattaki misyonunuzla ve değerlerinizle ilgilidir.

Daha net açıklamak gerekirse, misyonunuz ve hayatta hangi değerleri beslemek istediğiniz belli değilse, radyoculuğunuz da günlük hayatınızdaki telefon görüşmeleriniz, sohbetleriniz veya ilişkileriniz kadar anlamlı veya anlamsızdır.

İkincisi, kalıcı olmak istiyorsanız, kalıcı anlamda radyoculuk yapan kişilerin bir veya daha fazla ilginç ve farklı yanlara sahip olduklarını görmelisiniz. Sesleri, tarzları, yorumları veya başka bir güçlü yanları vardır ve onlar bu güçlü yanlarını farkındadırlar.

Üçüncüsü, show dünyasının getirdiği ağır yükü farkında olmalısınız. Show dünyasında olmak bambaşka bir yüktür. Kendi tarzınızı yakalayıp kitlenizi oluşturduktan sonra, kitlenizin esiri olursunuz. Bir seçim yaparsınız, ilk seçimde özgür görünseniz de onun devamındaki gelişmeler, her zaman sizin istedikleriniz olmayabilirler ve aslında olmazlar da.

Show dünyasında sürekli parlak kalabilmek, çok yoğun bir çaba ister. İlk önceleri eğlenceli gelir. Yeni insanlar tanırsınız, mikrofonun arkasındaki insanın cazibesine kapılan kişiler sizi etkilerler. Ama zamanla onların sizi değil radyodaki sesi sevdiklerini anlarsınız. Bu durumda özel hayatınızla mikrofon arkasındaki hayat farklılaşmaya başlar. Bu çizginin devam edebilmesi için çaba göstermeniz gerektiğini ve artık diğer insanlar gibi özgür olmadığınızın farkına varırsınız.

Ben radyoculuk yaparken, gündüz devam ettiğim eğitimcilik işime ek olarak ve sadece dinlenmek için radyoculuk yaptım. Programımda daha özgür olmak için sponsor bile aramadım. Bulunduğum radyonun özgür atmosferinden dolayı, (elbette yine de bazı ilkeleri hiçe saymadan) rahat davrandım. Sözgelimi programların jeneriği yoktu, her seferinde başka bir şarkıyla başlardı. Gerçek adımı da kullanmadım. Hatta bir program fazla ilgi çekmeye başladığında veya ben sıkıldığımda bıraktım. Ara verdikten sonra başka bir program yaptım. Ama kalıcı olmak istiyorsanız, daha açık bir tabirle radyoculuktan “ekmek yemek” istiyorsanız, benim gibi davranamazsınız. Dinleyiciye, sponsora ve reytinglere oynamalısınız. Bu kötü müdür? Hayır. Kalıcı olmak istiyorsanız, siz popüler olmak zorundasınız ve kalıcı olmanın yolu “kaybedenlere oynamaktan geçer” denir.

Çok okumalı, çok dinlemeli ve insanları anlamaya çalışmalısınız. Entelektüel ve karmaşık konuşmalar yapın demiyorum. Ama yalın konuşmalarınızın arkasında sağlam bir arkaplan hissedilmelidir.

İyi bir radyocu olmak için çok konuşmanız da gerekmez. Sözgelimi, programınızda gerçekten farklı müzik parçaları yayınlıyorsanız veya alanlarında birer değer olan kişileri davet edip dinleyiciye önemli şeyler sunuyorsanız, yine iyi bir radyocu olabilirsiniz.

Fakat popüler bir radyocu olduğunuz halde, hayattaki vizyonunuz ve misyonunuz olduklarını hissettiğiniz şeylere hizmet etmediğinizi düşünüyorsanız, mutsuzluk hep sizinle olacaktır. Hayatınızda “haz”, olmayacak demiyorum ama “mutluluk” başka bir şeydir.

Baş rollerini Tom Hanks ve Meg Ryan'ın oynadıkları “Seattle’ın Uykusuzu” adlı film, radyoculuk konusunda size iyi bir örnek sunabilir. Bu filmi bana, radyoculuların çok önemli şeyler yapabileceklerine inanan bir dinleyicim önermişti.

Yazdıklarım aslında çok da bilinmeyen şeyler değil. Show dünyasını biraz gözlemlediğinizde siz de bunların farkına varabilirsiniz.
----------------------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN:
:savassenela@hotmail.com

KALİTELİ ÜRÜNLER VEYA HİZMETLER VERİYORSANIZ VEYA ALIYORSANIZ, TÜKETİCİYİ VEYA DOSTLARINIZI BİLGİLENDİRMEK KADERİNİZDİR


Gittiğim seminerlerden birisinde “kaliteli ürünler veya hizmetler sunan kişiler, tüketiciyi-müşterisini eğitmek zorundadır” şeklinde çok ilginç bir ifade duymuştum. Bu ifadeyi duyunca, kendi öğretmenlik sürecimi şöyle bir gözden geçirdiğim gibi, bundan sonra nasıl bir hayat yaşayacağım da belli olmuştu; hayatım, sunacağım fikirler, ürünler ve hizmetler konusunda hem kendimi hem de başkalarını eğitmekle veya bunu sağlayacak kaynakları bulmak ve önermekle geçecekti.

Kaliteli ürünler veya hizmetler, özellikleri, fiyatları vs açısından farklıdırlar. Bu tür farklar, yeni sorular demektir. Çünkü her fark, karşımızdaki insanı soru sormaya iter. İster istemez sorgulanırsınız. Zaten bir farkla karşı karşıya kaldığınızda siz kendiniz de soru sorarsınız ve bu da çok normaldir.

Belki de “alengirli” bir kişiliğim olduğu için(!) hep “alengirli” şeyler dikkatimi çeker. (“Alengirli” tabiri bizim İç Anadolu’da “egzantirik, tuhaf” anlamına gelen bir ifadedir.) İlgimi çeken ve tarafı olduğum fikirler de, kullandığım ürünler ve hizmetler de anlaşılması dikkat isteyen şeyler olmuşlardır. İlgilendiğim bu şeyler de, genellikle başlarda insanların yadırgadıkları, ama zamanla dikkatlerini çeken ve değerleri anlaşılan şeyler olur. Bu becerimi ticarete taşıyabilseydim veya konunun “fırsatlar” yanı ilgimi çekseydi, şu anda bu yazıları yatımda yazıyor olabilirdim!

Dolayısıyla küçük yaşımdan beri, bir şeyleri anlatmak izah etmek zorunda kaldım. Çünkü düşüncelerim veya kullandığım şeyler farklıydı ve sürekli sorgulanıyorlardı.

Bu bazen beni çok da zorladı. Çünkü, sizlerin de yaşamış olabileceği gibi, bazen bir konudaki bilgim, o konudaki farkındalığım kadar güçlü olmuyordu ve önerdiğim şeyler konusunda sorgulandığımda gerekli cevapları veremiyordum veya nerede susmam gerektiğini bilmiyordum. İlgi duyduğum konuyla bağlantılı olarak, gerekli donanımı edininceye kadar geçen süreç, benim için ciddî bir sınav haline geliyordu.

Fakat bu süreç insanı olgunlaştıran ve yetiştiren bir süreçtir. Bugün baktığımda kullandığım temizlik maddesinden, savunduğum fikirlere kadar, her şey “alengirli” yani bir bakışta anlaşılmayan, (iknaya değil) açıklamaya gerek duyan şeyler. Çünkü belli bir kaliteleri var. İşporta malı değiller. Bilen biliyor, ama bilmeyenler haklı olarak açıklama istiyorlar.

Örnek vermek gerekirse; internetten alışveriş yapıyorum. Bazı insanlar, bunu sorguluyorlar. Garantili bir alışveriş imkânı olduğunu, oradan alışveriş yapmanın, mahalledeki bakkalımdan daha az güvenilir olmadığını anlatıyorum. Kullandığımız bulaşık sıvısının pahalı göründüğünü, ama konsantre olduğunu sekiz katına kadar sulandırılabildiğini, fiyatının yüksek görünmesine rağmen maliyetinin düşük olduğunu ve çevreye zarar vermediğini belirtiyorum. Bir bulaşık sıvısını, neden bakkaldan değil de internetten aldığımı anlatmak için “fiyat” ve “maliyet” kavramlarının farklı olduklarını anlatmak durumundayım. (Aslında tüketicinin bunu zaten biliyor olması gerekiyor, o başka.)

Veya dersimi vermekle yetinmeyip öğrencilerimin günlük hayatlarını da programladığımı açıklamak, haftanın ilk dersinde öğrencinin günlük hayatında İngilizce’ye ne kadar zaman ayırdığını neden anlamaya çalıştığımı izah etmek zorundayım. İngilizce’nin sadece gramer bilmekle değil, filmlerle, kitaplarla, ses dosyaları dinleyerek gelişebileceğini neden vurguladığımı anlatmak durumundayım. Çünkü “kaliteli” düzeyde İngilizce öğrenmenin yolu budur.

“Hayatımdaki her şey kalitelidir” diyemem. Ama vizyonum, her şeyde kaliteyi yakaladığım bir hayat. Bu durumda sanırım sorgulanmak, öğrenip anlamak ve anlatmak, benim hayatımın önemli birer parçaları olarak kalacaklar.

“Gülü seven dikenine katlanır” demişler. Şikâyet edecek değilim!
-----------
www.savassenel.com
-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com

Sunday, July 15, 2007

(OLMASINI BEN DE İSTERDİM AMA) NE YAZIK Kİ KISA YOLUN KISASI YOK





Saygılar

Savaş ŞENEL

www.savassenel.com

BİR TÜR BAĞIMLILIK: YABANCI ÜLKELER GÖRMEK


Yabancı ülkeler görmek bir tür alışkanlık, hatta bağımlılık yapabilir. Bendeniz bu konuda, “bağımlı” durumuna düşmüş birisi değilim. Uzun zaman yabancı bir ülkeye gitmeyince krizler yaşamıyorum! Fakat bir çok kişi için az denecek sıklıkta yurt dışına çıktığım halde, yine de bunun bir alışkanlık hâline gelmeye başladığını farkındayım.

Yukarıda yazdıklarımı okuyunca, “bu yazar kişi yurtdışında ne yapıyor da, yurt dışına çıkmayı bu kadar özlüyor?” diye kendi kendinize sorabilirsiniz. Bu durumda da durumu “gün gibi aydınlatan” açıklamalar yapmam şart olur!

Efendim benim yurt dışına çıkmam tercümanlık mesleğimden dolayıdır. İngilizce öğretmenliğinin yanı sıra insanlar arası iletişimle
ve yazılı-sözlü tercümeyle de profesyonel anlamda ilgilendiğim için belli aralıklarla yurt dışına çıkmaktayım.

Beni bu konuda en çok heyecanlandıran şeylerden birisi, bir süre önce bindiğiniz bir uçaktan, bir süre sonra başka bir ülkeye; başka bir dünyaya inmektir. Her şey aynıdır, ama bir yandan da farklıdır. Her şey, ülkenizdeki şeylere benzer, ama tatları, görüntüleri ve sizde uyandırdıkları hislerde bir yabancılık vardır.

Yine de yabancı ülkeler görmekten keyif alışımın en temel sebebi, bir eğitimci ve yazar olarak, vizyonumun geliştiğini hissetmektir. Gerçi gittiğim ülkelerin ve kentlerin kültürel ve sosyal havasını çok derinden duyumsadığımı söyleyemem. Sonuçta iş toplantılarına katılıyoruz ve orada da bir çevrem yok. Ama sokaklarda dolaşmak, bir yerlerde oturup kahve veya çay içmek, o ülke insanlarıyla sohbet etmek ve bazı önemli yerleri ziyaret etmek bile bakış açınızı zenginleştirir. Mesela Nürnberg’deki büyük bir kilisenin bulunduğu meydanda kahve içmek ve fotoğraflar çekmek sıra dışı bir keyiftir.

Bir keresinde Almanya’da Hamburg’daydık. Hafta sonuydu ve ben sabaha kadar açık bir Türk kafesine gidiyordum. Elimdeki çantayla tenha sokaklardan geçmemek için barların olduğu bir sokaktan geçmiştim. Burada gördüğüm manzaralar, gece hayatının nasıl bir şey olduğu konusunda bana önemli fikriler vermişti. Yine Hamburg limanında açılan Balık Pazarına gitmiştik. Günlerden pazardı ve sabah saat sekizdi ve kocaman bir hangarda verilen konseri seyretmiştim. Herkes o saatte bira içiyordu. Bu da farklı bir anıydı.

Dubai’de halkın öğle uykusuna yatmaları ve akşam saat dörde kadar sokaklarda hayatın neredeyse durması, Çin’de çubukla yemek yemek; Malezya’da çayın poşette ve pipetle gelmesi; Hong Kong’ta bir dükkânda suyun külahla ikram edilmesi; Singapur’da kocaman bir su bardağında kahve içmek veya Almanya’da otobüslerin engelli vatandaşların kullanımı da uygun tasarlanmış olması gibi basit ayrıntılar bile çok ilgi çekicidirler. Bir keresinde Çin’in başkenti Pekin’e inmiştik ve on gün boyunca, aşağılara doğru inerek Hong Kong’tan çıkmıştık. İndiğimiz yerde, Pekin’de kar, Hong Kong’taysa ılık bir bahar havası vardı. (Hong Kong genellikle çok sıcak bir iklime sahiptir.) Ara sıra yağmur yağıyordu. Yabancı ülkelerde yağmuru seyretmeyi veya yağmura yakalanmayı çok severim.

Yine çok hoşuma giden şeylerden birisi de yabancı ülkelerdeki Türklerle sohbet etmektir. Benim için yabancı bir ülke olan bir yer, onlar için “gurbet” olmuştur. Özellikle Almanya’daki Türklerle sohbet etmek, insana hüzün verir. Onlarda, “Almanya’da yabancı, Türkiye’de Almancı” olarak tanımlanmanın iç burkan hüznü vardır ve bunu rastladığım her Türk vatandaşının yüzünde gördüğümü söyleyebilirim. Yabancı kentlerde Türklere has mekânlarda Türkiye’ye has şeyleri duyumsamak da güzeldir.
Mesela bir keresinde Singapur’da kocaman bir çarşıda yer alan Türk lokantasında Ajda Pekkan’ın “kimler geldi, kimler geçti” diyen hoş sesini dinlerken cam bardakta çay içme keyfini yaşamıştım. Çay sipariş ederken garsona “illâki çay vardır, ama ince belli bardakta mı gelecek, bana onu söyle” demiştim.

Yurt dışındayken, arkadaşlarımdan gelen telefonlara “şu anda Çin’deyim, dönünce görüşürüz” şeklinde cevaplar vermek de çok keyiflidir, laf aramızda biraz da havalıdır da! Bir keresinde, Şangay’da bulunmuştuk ve orada geçen son gecemizde, internet kafede sabahlamıştık. O sırada Türkiye’de gündüz vaktiydi. Arkadaşlarımızla sohbet etmiştik. En keyiflisi de, bir zamanlar Türkiye’de tanıştığınız ama o sıralarda yabancı bir ülkede olan dostlarla konuşmaktır. O sözgelimi Amerika’dadır siz de söz gelimi Çin’de veya başka bir ülkedesinizdir. Eski günleri konuşarak sıcak sohbetler edersiniz. Veya bir sabah siz Hong Kong’tayken sabah saat beşte telefonunuz çalar. Kendisi de yabancı bir ülkede olan dostunuz sizi Türkiye’de sanmaktadır ve o sırada Türkiye de gündüz olduğu için sizi aramıştır. Onun telefonuyla uyanır ve daha sonra internet üzerinden sohbet edersiniz. Bu keyfi ancak yaşayanlar bilirler!

Bu konuda daha pek çok şey yazılabilir. Şimdilik bu kadar diyorum!
----------
www.savassenel.com
-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com