Wednesday, April 18, 2007

MSN MESSENGER VEYA YAHOO MESSENGER'DA MİKROFONLA-SESLİ İNGİLİZCE DERSLERİ


SHOW DÜNYASINDA TEVAZUYA YER YOKTUR!


Yıllarca öğretmenlik yaptım ve sınıfa sözlükle girdim. Bildiğim kelimelere bile baktım. Bunu yapmamın sebebi öğrencilerimi sözlüklerle tanıştırmaktı. Çünkü amacım benden bağımsız öğrenebilen bir öğrenci kitlesi yetiştirmekti. Önceleri beni bilgisiz sanırlardı. Ama sonraları bunun bir yöntem olduğunu anlarlardı. Sınıf dışında bana bir soru sorulduğunda, yakınımda konuyu benden daha iyi bilen birisi varsa, cevabı ondan rica ettim. Amacım kişileri her zaman daha iyi kaynaklara ulaştırmaktı.

Fakat sınıflarında “İngilizce bir kelimeyi bilmiyorsam, öyle bir kelime yoktur” diyen arkadaşlarım oldu. “Bu söylediğin şeyin gerçek olmadığını öğrencilerin bilmiyor mu” diye sorduğumda “hepimiz biliyoruz, bu sözüm ama öğrencilerin hoşlarına gidiyor” demişti. Akşamları dersteki bütün kelimeleri ezberleyen ve ertesi gün İngilizceyi yutmuş gibi rol yapan arkadaşlarım oldu. Ama önceden görmedikleri zor bir metni görünce de yorumlama zorluğu çekerlerdi.

Bağlı bulunduğum ekolde kendini kopyalatmak yani her insanın bağımsız olarak öğrenmesini sağlamak esastı. Elbette “tezgâhtarlık” yapıp kendimizi “satıyorduk” ama esas olan öğrencilerin de bizim gibi veya bizden daha iyi olabileceklerine inanmalarını sağlamaktı.

Sonra televizyon programları sundum ve radyo programları yaptım. Orada da eğitimcilik tarzım sürdü; paylaşmayı, öğrenmeyi ve başkalarının öğrenmelerine yardımcı olmayı seviyordum. Ama show dünyasıydı, farklı davranıyordum. Bu normaldi.

Fakat en çok zorluk çektiğim konu seminerler oluyor;Bilgi de meta olmuş ve bir “ürün” gibi pazarlanmayı gerektiriyor. Show dünyasının bir parçasısınız. Kitap önerdiğiniz anda riske giriyorsunuz. Bir keresinde dinleyicilerimin konuyu gözlerinde büyüttüklerini görünce “ben de öğreniyorum, telaşlanmayın, hepimiz öğreniyoruz” demiştim. Katılımcılardan birisi “kendisi daha öğreniyor, bize ne öğretecek” diye yorum yapmıştı. Sanırım başı ağrıyordu veya “her şeyi bilen” seminerciler tarafından uzun bir süre aldatılmıştı!

Artık show dünyasına girdiğimi kabul etmeliyim. Hemen kendime bir menajer tutmalıyım ki ben mutevazı bir tarz takip ederken o beni “satsın”. Yıllarca kendimizi çoğaltmaya çalışırken, bu “kendisine esir” etme tarzı, seminer veren insanları da pop starları gibi değerlendirme alışkanlığı beni yoruyor.

Sorun nedir? Star gibi davranmak çok mu zor? Hayır, böyle davranmak benim için zor değil. Ama kitap veya başka bir kaynak önermenin dezavantaj oluşu içimi acıtıyor. Sen yıllarca paylaşmaya alış, seminer verme fikrini paylaşım olarak gör, ama paylaşmaya değil aslında gösteri yapmaya gittiğin gerçeğiyle yüzleş…

Her şey, bir yere kadar bir gösteridir. Ama benim gösteriyim dinleyenlerimi eşsiz kaynaklarla buluşturmaya dayalı bir gösteri olmalıydı. Yıllardır okuduklarımla, yaşadıklarımla, gördüklerimle ve özümsediklerimle eşsiz bir değeri biriktirdim. Sorun kaynakları değil hâlâ hazır lokmaları almaya çalışan insanlar.

Ama madem oyunun kuralı bu, elden ne gelir! Savulun ben geliyorum! Benden ne bir kitap ne de bir kaynak adı duymayacaksınız. Böylece her zaman bize seminercilere, size tavsiyelerde bulunan insanlara muhtaç olacaksınız ve böylece çark dönecek!

Ama ben gene dayanamam, gene bir kitap, film veya başka bir kaynağın adı veririm. Eski alışkanlıklar zor ölürmüş!
-----------

www.savassenel.com

-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com

MSN: savassenel@hotmail.com

Tuesday, April 17, 2007

USTA ÇIRAĞINA UMUTLA BAKMIYORSA, NE GELİR ELDEN?


İlerlemek, ustalaşmak istediğim ve üzerlerinde çalıştığım birkaç konu var. Bunlardan birisiyle ilgili olarak bir kişinin bilgisinden yararlanmaya çalışıyordum. Bu kişinin kendisi de sık sık çırak yetiştirmek istediğini ama istekli kişiler bulamadığını söylüyordu. Ben de onun eleştirilerine açık olduğumu söyledim ve önerilerini sabırla dinlemeye hazır olduğumu belirttim. Hatta diğer bir arkadaşımla beraber, bize zaman ayırırsa, tavsiyelerini ders şeklinde dinleyebileceğimizi de belirttik. Fakat zaman içersinde aslında öğretmeye pek de istekli olmadığını farkına vardım. Belli zamanlar ayırıp konu hakkında bilgi vermeye yanaşmıyordu. Bir gün konuşurken, ben gülümseyerek hiçbir zaman onun gibi olamayacağımızı söyleyince, boş bulundu ve “tabi ki olamazsınız” dedi. Sesindeki ciddiyetten mesajı almıştım.

Çıraklarının gelişeceklerine inanmıyordu. Düşünün ki ben size İngilizce dersi veriyorum ama sizin bu dili öğreneceğinize de inanmıyorum. Ne kadar verimli bir eğitim süreci yaşayacağımızı tahmin edebilirsiniz! Bir gün onunla sohbet ederken, iddialı konuşmalarına karşılık ona şunu söyledim: “Siz bilen adamsınız, öğreten adam değil. Eğitimci olan benim, az şey değil ama siz sadece biliyorsunuz.” Ne dediğimi umarım anlamıştır.

Kendi alanında gerçekten üstat olan bu kişinin umutsuz olmasında pek çok sebep olabilir; Birincisi kendisini en özel hissettiği bir alanda rakip istemiyor olabilirdi. Çünkü o alan dışında kendisini gösterdiği başka bir alan yoktu. Aslında olması da gerekmiyordu. İkincisi çıraklarının hakkını vermediğinden birazcık bir şeyler öğrenenler onu bırakıyordu. Üçüncüsü takdir etmeyi bilmiyordu. Yani bir çırağın da zaman zaman takdir ve teşvik edilmeye ihtiyacı olduğunu farkında değildi. Bir insanı sürekli eleştirirseniz, en sonunda dayanamaz ve çekip gider.

Bu durumda ben bu üstatla çalışmayı bıraktım. Fakat bunda ana sebep, eserlerini incelemenin onunla olmaktan daha yararlı olduğunu farkına varmamdır. Çünkü öğrenmek istediğim alan, ortaya konmuş olan örnekleri dikkatle inceleyerek kendimi geliştirebileceğim bir alan. Siz hangisini tercih ederdiniz? Sizin gelişeceğinize inanmayan bir üstadı mı, sessizce ve sabırla size eşlik eden birden çok üstadı mı? Ben ikincisini tercih ettim. Eğer ki tek yol yine onunla çalışmak olsaydı yine sabreder ve ondan ipuçlarını alırdım ama beni buna mecbur eden bir durum yok.

İngilizce dersleri verirken veya bir konuda bir şeyler önerirken, karşımdaki insanın daha iyi olabileceğine inanırım. Çünkü herkes, gelişmesine yardımcı olacak kaynaklara sahiptir veya bu kaynakları bulabilir. Bazen tavsiyelerimin boşa gittiğini farkında olsam da, kendi hüsn-ü zan alışkanlığımın, insana ve yeteneklerime olan inancımın canlı kalması adına samimiyetle tavsiyelerde bulunmaya devam ederim. Karşımdaki bile bazen içinden güler; onu neden bu kadar önemsediğimi anlayamaz, aslında iyi bir alışkanlığımı canlı tutmaya çalıştığımı ve kendi iç disiplinimi koruduğumu farkına varmaz. Ben aslında kendime oynuyorum, bunu bilemez.

Öğrencisinin veya çıraklarının daha iyi olacaklarına inanmayan üstatlar veya hocalar bedbahttırlar, mutsuzdurlar. Çırakları gerçekten umutsuz olduğu halde gösteriye devam etme durumlarını da yaşadım. Ama gösteriye devam ettim. Çünkü bugün olmazsa yarın gösterinin gerçek muhatapları gelecek diye bekledim.

Ama size inanıyorum diye rol yapıp da iş ders vermeye gelince köşe-bucak kaçmadım.

Durum umutsuz da olsa gerçekten umutlu görünmek için değil, gerçekten umutlu olmak için çalışmak en iyisi değil mi? Sonuçta Allah’tan umuyorum. Neden umuduma bir karşılık vermesin ki?
-------
www.savassenel.com
-------

Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com

Monday, April 09, 2007

MSN MESSENGER VEYA YAHOO MESSENGER'DA MİKROFONLA-SESLİ İNGİLİZCE DERSLERİ


SAVULUN SİVİL GİRİŞİMCİLER GELİYOR!


Alışveriş dünyasında bir sürü değişiklik oluyor. Çin’den gelen ürünler v.s. derken ortalığı bir telaş aldı yürüdü. Bana göre Çin’in büyük bir değişimin başlangıcı olmasıyla birlikte, iş dünyasının, özellikle küçük ve küçük kalmaya azmetmiş esnafın görmediği önemli bir nokta var: Sivil girişimciler.

Bugün bazı şirketler, sivil girişimciye, yani girişimci ruh taşıyan ama yeterince sermayesi olmayan tüketicilere ek gelir ve parası olan ama zamanı olmayan kişilere de telif kazanma şansı açarak daha çok zaman vaat ediyorlar. Dağıtım ağı kurmak isteyenlere liderlik eğitimi veren Network21 gibi okullar bile var.

Kısacası bu şirketlerin ürünlerini kullanabilirsiniz, satabilirsiniz veya dağıtım ağı kurarak dönen cirolardan telifler-kalıcı gelirler alabilirsiniz. Özellikle belli bir düzeye gelen telifler sayesinde, bütün gün başka bir işte çalışmanızı gerekmediğinden, bu zamanı kendi hobileriniz, aileniz ve inançlarınıza hizmet için kullanabiliyorsunuz.

Bu sistemde dükkânlar yok, ama kişisel temas var. İnternet siteleri de var ama distribütörleri kişilerle yüz yüze ilişkiler kurdukları için iletişim de sıradışı bir kalitede. İnternet sitesi açıp “zengin olma” hayali kuran bir çok kişinin göz ardı ettiği yüz yüze teması da bu şirketler ihmal etmemiş oluyorlar.

Peki esnafın ve iş dünyasındaki insanların görmedikleri şeyler nelerdir?

Her sivil, artık her dükkânın rakibidir. Benim de üyesi olduğum şirketin internet sitesinde şu anda binlerce ürün var. Ben teorik olarak kullanabildiğim gibi satabiliyorum ve de distribütörlük verebilirim. Yani ben, ofisimin bulunduğu iş merkezindeki parfümeri dükkânının da, temizlik malzemeleri satan esnafın da, gözlükçünün ve diğer ürünleri satan bir çok kişinin de rakibiyim. Onların pastasından dilim alabilirim. Bazen kargo dağıtımcıları, bizi evde bulamadıkları için kendi ürünlerimi almak amacıyla kargo şirketlerine gidiyorum ve diğer insanlara gelen koli koli ürünleri de görüyorum.

Bu durumu zaman zaman esnaflar anlattığımda bana gülümsüyorlar. Ben de onlara gülümsüyorum. Hâlâ insanların dolaşarak alışveriş yapmaktan keyif aldıklarını, internet sitesinde ürün alınmayacağını, bunun Türkiye’ye uymayacağını söylüyorlar. Dükkânlarında müşteri bekliyorlar. Bu “uçakların uçmadığına” inanmak kadar büyük bir saflık! Dükkanlar birer birer kapanıyor, sebeplerini sadece krize bağlıyorlar.

Bugün bu kriz ortamında, kişiler, sabah dokuzdan akşam yedilere hatta işlerini kaybetmemek için dokuzlara kadar çalışıyorlar. Bu kişilerin geri kalan azıcık zamanlarını markette kasa önlerindeki kuyruklarda beklemek için can attıklarına inanmak gerçekten zor. Bunun yerine tavsiyeyle tanıdıkları ve kullanmış bulundukları ürünleri telefonla, internet aracılığıyla veya başka bir sivil girişimciye sipariş vererek almaları çekici bir çözüm olarak duruyor.

Güler yüz, kaliteli ürünlerle ve hizmetler önemli. Ama zaten bunları bir çok kurum vaat ediyor. Tüketici artık ek gelir ve soluk alabileceği daha fazla zaman peşinde. Aile ve dostluk ilişkileri sadece ekonomik sebeplerden dolayı değil zamansızlık sebebiyle de kopma noktasında. Bunu gören şirketler, ciddî bir fark sunuyorlar.

Otuz yıldır kullandığınız bir ürünün yanında, onunla aynı kalitede veya ondan kaliteli ama bir yandan da size ek gelirler ve daha ötesinde zaman sunan bir marka var. Hangisini tercih ederdiniz? Elbette “vefa” duygusuyla, sizi birey olarak hiçbir zaman tanımamış olan bir şirkete bağlı kalabilirsiniz. Çünkü çocukluğunuzdan beri yaptıkları reklamlarla sizinle aralarında bu duygusal bağı kurmuşlardır. Ama bugün pek çok insan ikinci şirketi tercih ediyor. Çünkü hem duygusal bağ var hem de sizi üretken bir tüketici olarak tanıyorlar.

Biz tüketicileri tek taraflı bir “aşkla” kendilerine bağlayan ve ondan sonra işin “duygusal” pastasını kendileri yiyen şirketlerin saltanatı artık yetmedi mi?

Ne dersiniz?
-----------
www.savassenel.com
-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com

“RANDEVUSUZ ÇIKMAM!” DESEM ÇOK HAVALI MI OLUR?


Kendisinden randevu istediğinizde, karşınızdaki kişi “randevuya ne gerek var yahu? İstediğin zaman gel” diyorsa, Sakın ola fazla sevinmeyin. Eğer beş dakika uğrayıp selam verecekseniz sorun yok. Ama ciddî bir şeyler konuşacaksanız, ziyaret edeceğiniz kişinin sizi çok ciddiye almadığını bilin.

Bazı kişiler zaten çok yoğundurlar, gerçekten de randevu veremezler ama siz de kırmak istemezler. Sizi davet ederler. Bu kişiler, aslında sizinle ilgilidirler ama hayat tarzları bir anda bir kaç kişiyle görüşmelerini gerektiriyor olabilir. Bu yazı, bu tür kişilere sitem içermiyor.

Fakat randevu almak neden önemli, size açıklamak isterim

Beni en çok bekletenler veya en verimsiz görüşmeleri yaptığım kişiler, “randevuya ne gerek var?” diyenlerdir. Çünkü size randevu vermemeleri aslında sizinle çok da ilgilenmeyecekleri veya ilgilenemeyecekleri anlamına gelir. Çünkü “randevu vermedikleri” için sizin gittiğiniz süre zarfında başka misafirleri de olur ve sizinle tam olarak ilgilenemezler.

Randevu vermeyişlerinin diğer bir sebebi de, sizi günlük hayatlarına monte etme alışkanlıkları olabilir. Başka bir ifadeyle sizinle birlikteyken bilgisayarlarının monitörüne bakmaya devam ederler. Telefon görüşmelerine ara vermezler. Size randevu vermeye gerek duymamalarının anlamı, “ben zaten işlerime yapmaya devam edeceğim, sen merak etme, benim programımı bozamazsın” anlamına geliyor olabilir.

Görüşmek istediğiniz kişi size “on dakikam var. Sizinle on dakika görüşebilirim, şu saat gelin” diyorsa bu güzel işarettir. Sizinle on dakika da olsa büyük ihtimalle dolu dolu ilgilenecektir.

Buradan yola çıkarak, tevazu işareti sandığımız şeylerin aslında ilgisizlik işareti olduklarını söyleyebilirim. “Randevuya gerek yok canım” ifadesi aslında tevazudan çok özensizlik anlatır. Sizin olaya yüklediğiniz ciddiyeti ortadan kaldırıp, kendi özensizliklerini hoş gösterme çabasıdır.

Konu biraz farklı olsa da ”paranın ne önemi var” diyenlerin tavrı da aslında budur. Para gibi “önemli” bir kavramın önemini göz ardı ederek, sanki ilerde size açacakları maddî yaraların pansumanını daha önceden yapıyor gibidirler. “Randevuya ne gerek var” diyen kişi de “paranın ne önemi var” diyen kişi de sonunda sizi göz ardı eder ve kendi işlerine bakarlar. Bu iki ifadenin ortak yanı, telaffuz edenlerin sizi değil, sadece kendilerini düşünmeleridir.

Bu sebeple bütün görüşmelerimde randevu almaya veya randevu vermeye çalışırım. Kendimi görüşmeye hazırlarım. Kendi ofisimi düzenlerim. Eksikleri gideririm. Görüşmeye hazır hissetmek hoşuma gider. Randevu almadan ziyaret ettiğim dostlarım eğer benimle ilgilenemezlerse fazla şaşırmam veya alınmam. Aslına bakarsanız, mekânlarına girmeden önce telefon ederim geldiğimi haber veririm. Müsait değilse de yanına gitmem. Baskın yapmak hoşuma gitmez!

Bu sebeple randevu almadan bir yere gitmeyin ve bütün ayrıntıların net olduğundan emin olmadan da iş anlaşması yapmayın derim.

Yanlış mı derim?
-----------
www.savassenel.com
-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
MSN: savassenel@hotmail.com

Wednesday, April 04, 2007

BU SEFER SİZE ÜSKÜDAR-EYÜP SULTAN HATTINDAN YAZIYORUM



Eyüp Sultan’da bulunan ve genellikle online çalıştığım şirkete haftada iki gün giderim. Bu günlerde gidiş ve dönüş programımı ayarlayarak Eyüp Sultan-Üsküdar seferi yapan motorlara-şimdi gemi sınıfına dâhil dolmuşlara-binerim. Bu hat, İstanbulluların değerini bilmedikleri bir hattır. Sadece 1,3 YTL’ye eşsiz bir gezi yapabiliyorsunuz. Bu hattaki motorlar, Üsküdar’dan yola çıkar ve sonra Karaköy, Eminönü-Haliç, Kasımpaşa, Fener, Balat, Hasköy, Ayvansaray, Sütlüce’ye uğradıktan Eyüp’e ulaşırlar. Sonra da aynı rotayı Üsküdar’a doğru takip ederler.

Bu motorlar Eyüp Sultan’dan başlayarak iki taraftaki iskelelere tek tek uğrayıp mekik dokuyarak Üsküdar’a doğru süzülürler.

Ben bu motorlarda çay ocağının olduğu büfe kısmına geçerim. Büfe kısmında genellikle bir masa vardır ve orada oturmayı tercih. Burada kitap okur, büfe çalışanlarıyla ve oraya sohbete gelen gemi çalışanlarıyla söyleşiler yaparım, bazen de bilgisayarımı açıp çalışmalarımı gözden geçiririm veya yeni bir yazı yazarım. Bu motorlarda güzel çay yapılır. Mevsim kışsa salep de hoştur. Bazen dalgalar, motora beşik muamelesi yaparlar. İçiniz ürperir. Deniz, içinizde varsa “dünyaya kazık çakma arzunuzu” şöyle bir sallar.

Yazları eğer ilk motora binmişsem güvertede kestirdiğim olur. Uyuyup kalmak sorun olmaz, görevliler veya yolculardan biri uyuyanlara dokunarak son durağa geldiğimizi hatırlatırlar. Özellikle Ramazan Günlerinde, iftar öncesi, ılık havada güverteye oturup açlıkla terbiye olan ve toksinden arınmış bitkin bedeninizi duyumsamak çok hoştur. Uzaktan Üsküdar, görünür, ezan yakındır ve sokaklarda sessizlik hâkimdir.

Şimdi de motorun büfesindeyim, masamdayım. Karşımda deniz, sağımda deniz. Bazen başımı kaldırıp üzerine akşam çöken denize bakıyorum. Uzaktan geçen bir geminin dalgası bizi sallıyor. İkinci bardak çayımı da içmişim, yanımda duruyor. Üsküdar bize yaklaşıyor. Birden birisi camı tıklatıyor. Başımı kaldırıp bakıyorum. Cama vuran kişi, yolculuğun başında sohbet ettiğimiz Amerikalı turist. Eminönü iskelesinde inerken bana bir selam veriyor. Üsküdar-Eyüp hattında bir çok turistle tanışıp sohbet ettiğimi de söyleyebilirim. Bu da ayrı bir keyiftir.

İstanbul’u seviyorum. Yabancı ülkeler gördüm. Oraları da sevdim. Bir kadını seven, bütün kadınlara saygı, bir çocuğu olan bütün çocuklara şefkat duyarmış. Bir kenti ve insanlarını seven de bütün kentlere yakınlık hissedermiş. Ben de bu gruptanım.

Üsküdar’a yaklaşırız, toplanma zamanım gelir. Eşyalar toplarken, büfe çalışanlarına son bir şaka yapılır. Gülüşürüz. Biraz sonra karaya ayak basıp kalabalığa karışırım. Bir dahaki Eyüp seferine kadar karadayımdır.

Bu keyfi siz de yaşayabilirsiniz. İstanbul’a gelen tanıdıklarınızı da bu keyifli yolculuğa çıkarabilirsiniz. Motorla Eyüp’e geçebilir, orada Eyüp Sultan Hazretlerini ziyaret edip, semtin huzur dolu atmosferini soluyup sonra da bir motorla yeniden Eminönü’ne veya Üsküdar’a dönebilirsiniz.

Neden olmasın?
----------
www.savassenel.com
----------------------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN:
savassenel@hotmail.com

Monday, April 02, 2007

MSN MESSENGER VEYA YAHOO MESSENGER'DA MİKROFONLA-SESLİ İNGİLİZCE DERSLERİ


KİTAPLAR TEORİK ŞEYLER MİDİR?


Kitap okumayı önerdiğim zaman, sık duyduğum cevaplardan biri de şudur: “Kitaplar teorik bilgiler, hayata uymayabilirler.” Bu cevap, bir açıdan doğru bir açıdan da yanlıştır. Neden doğru olduğuna bakalım:

Siz bir kitaptan okuduğunuz veya seminerden edinmiş olduğunuz bilgileri uygulayana kadar, o bilgiler “teorik” kalacaklardır. Yazarın sizin geleceğinizi gördüğünü varsaysak bile, siz ayağa kalkıp öğrenmiş olduğunuz şeyleri uygulayana kadar, her şey teoriktir. Okuduğunuz kitap Kutsal kitabınız bile olsa aynı şey geçerlidir.

Ayrıca, insanların yazdığı metinler için konuşursak, hiçbir insanın gerçekliği tam olarak size uymaz. Bir kitap yazılıp basılana kadar bir çok şey değişebilir. Bu kitabın 1 saniyede yazılıp-basıldığını ve sizin de onu o 1 saniye içinde okuduğunuzu varsaysak bile, o 1 saniyede birçok şey değişmiş olabilir ve olacaktır da. Dolayısıyla sizin hayatınız, yazarın yaşadıklarından veya gördüklerinden farklı bir gerçekliktir. Başka bir deyişle sizin hayatınız yazarın hayatına hiçbir zaman tam olarak uymaz. Pekiyi bu kitap okumanın veya başkalarının deneyimlerini öğrenmenin yararsız olduğu anlamına mı gelir? Elbette hayır. Burada misyon devreye girer; hayattaki misyonunuz ve vizyonunuz netse, her yerde işinize yarayan bir şey bulabilirsiniz. Sözgelimi internette gezinmek, başkaları için zaman kaybı olurken, sizin için verimli bir etkinlik olabilir.

Gelelim kitapların teorik kaldıkları iddiasının doğru olduğu yerlere; ben de bazı kitaplar için bunu düşünürüm. Özellikle yapmadıkları işlerle ilgili kitaplar yazan kişilerin yazdıkları bana bu izlenimi verir. Mesela liderlik konusunda kitaplar okurken bu duyguyu yaşarım. Hayatlarında on kişiye bile liderlik yapmamış, hatta iyi birer takipçi bile olmamış insanların kitapları bana bu hissi verir. Değişik kitapları inceleyerek derledikleri şeyleri yazarlar. Yazdıkları yararsız mıdır? Hayır. Ama konuyla içli dışlı olmadıklarını sadece gözlemlediklerini hissedersiniz. Bununla birlikte profesyonel bir okuyucu yine de bu kitaplardan yararlı şeyleri toplayabilir. Özellikle bazı okullarda okutulan ve hayatında hiçbir zaman kapıdan veya tezgâh arkasında satış yapmamış insanların, bu konuları anlatmaları biraz gariptir. Elbette herkes satış yapar, ama kapıdan veya tezgâh arkasında satış yapmamış birisinin sunumları bana eksik gelir. Zaten bu tür kitaplar, kapaklarıyla ve tasarımlarıyla çok itici bir görünüm çizerler. Kitabın yazarı daha kendi kitabını sevimli gösterememiştir. Bir de satış sanatını öğrettiğini iddia ettiği bir kitap yazmıştır.

Bununla birlikte yaşadıklarını anlatan kişilerin kitapları yararlıdır. Sadece gözlemlerin veya hayallerin anlatıldığı kitaplar da yararlıdır. Kitaptan sizin için gerekenleri toplayacak, bunları hayatınıza uygulayıp sonuçları test edecek kişi sizsiniz. Dünyanın en doğru bilgisini de alsanız, o bilgiyi doğru olarak uygulamanız ve sonuçlarını bizzat yaşayıp-ölçmeniz gerekir. Bunu yapmak biraz zahmetli görünebilir ama gittikçe zenginleştiğinizi ve seçeneklerinizin çoğaldığını göreceksiniz. Keşfetmek için yıllarınızı harcamanız gereken şeyleri, kitaplardan öğrenebilirsiniz. Yok “eğer benim zamanım çok” diyorsanız, siz bilirsiniz. Hayat, “bir demet seçimlerden ibarettir” derim.
----------
www.savassenel.com
---------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com

MSN: savassenel@hotmail.com

“İNSAN KAHRI” ÇEKMEDEN LİDER OLUNUR MU?





Saygılar

Savaş ŞENEL

www.savassenel.com

İNTERNETİN NE OLDUĞUNU FARKINDA MIYIZ?


Bugünlerde bir internet tutkusu başladı. Kitaplarla fazla tanışık olmayan yurdumun anne ve babaları “mızıldanan” çocuklarının ve işgüzâr öğretmenlerin etkisiyle evlerine internet sokmaya başladılar. Öğrencilerin okuması konusunda fazla endişeli olmayan bir çok öğretmenin, internet konusunda bu denli tutkulu olmaları da ayrıca traji-komik bir konudur.

İnternet nedir? Çağın en büyük bilgi havuzu olmakla beraber, insan zihninin odaklanması konusunda en büyük engeldir de. Çağımız insanı bunu farkında bile değil. İnternet size milyarlarca sayfa dokuman, imaj ve milyonlarca film sunar. O gördüğünüz ekran, çağın en büyük dikkat dağıtıcısıdır. Kaç kişinin bunu farkında olduğunu merak ediyorum.

Belli bir yaşın insanı olarak, online olan bir bilgisayarda çalışmadığımı söylemeliyim. Benim evimde internet yoktur ve kitap tercümelerini evimde yaparım. Çünkü online olan bir bilgisayarda yapılabilecek yegane çalışmalar, araştırma, haberleşme veya önceden hazırladığınız çalışmaları internet ortamına aktarmaktır. MSN messenger gibi şeyleri açık tutuyorsanız veya e-mail kutunuza sadece belli saatlerde bakma alışkanlığınız yoksa, zaten internet sizin “can düşmanınızdır”. Herhangi bir çalışmaya odaklanmayı beklemeyin.

Bir gencin belli bir yaşta sürücü ehliyeti alarak araba kullanabilmesi gibi, internet konusunda da ehliyet gerektiğine inanıyorum. İnternet, kuşkusuz harika bir icat. Ama insana yapabileceği katkının veya verebileceği zararların sınırlarını kaç kişi biliyor?

Fotoğraflarda illa ki bir laptopun veya bilgisayarın önünde poz veren insanlara da gülümseyerek bakıyorum. Bununla nasıl bir mesaj vermek istiyorlar anlamıyorum: Zihinlerinin internetle darmadağın olduğunu mu, çok zekî ve modern olduklarını mı veya başka bir mesajı mı?

İnternet iki şekilde dikkat dağıtır: Yararlı ve ilgili olduğunuz bir konuda çalışırken ve diğer görevlerinizi ihmal ederek, internette kaybolursunuz. İkincisi tamamen zararlı veya sizin için hiçbir amaca hizmet etmeyen konularla zamanınızı öldürürsünüz. Sözgelimi e-maillerinizi okursunuz, ama üye olduğunuz e-grupları dikkatle ve hedefleriniz doğrultusunda seçmediğiniz için, vaktiniz heba olur gider. Elbette kumar veya ona benzer kötü bir şey yapmıyorsunuzdur ama belli bir hedefe doğru da gitmiyorsunuzdur.

Dolayısıyla bırakın interneti, bilgisayarın bile ne olduğunu bilmeyen anne ve babaların evlerine ve çocuklarının odalarına internet sokmaları ve çocuklarını onunla baş başa bırakmaları hiç de akıllıca değil. Bu konuda ciddî bir eğitim almaları gerektiğini düşünüyorum.

Ben temelde yararlı ve zaten hayatımıza girmiş olan bu icada, internete karşı değilim. Ehliyetsiz ve bilinçsiz kullanımına karşıyım. Hayattaki öncelikleri ve hedefleri konusunda yeterince bilinçli olmayan kişilerin, interneti kurtarıcı olarak görmelerine yanlış buluyorum.
-----------
www.savassenel.com

-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com

MSN: savassenel@hotmail.com