Thursday, February 15, 2007

OKUMANIN ÇOCUKLUKTA BANA KAZANDIRDIKLARI


Sanırım ortaokul son sınıftaydım. Aktif ve hareketli bir arkadaşım bir sohbet esnasında bana nasıl bir dünya kurmaya çalıştıklarını anlattı. 12 eylül ihtilalinden belki bir yıl önceydi ve bu arkadaşım azı toplantılara katılıyordu. Beni de bu toplantılardan birisine davet etti. Herkesin eşit olduğu, zulmün, açlığın ve haksızlığın olmadığı bir dünya ve sistem kurmak istediklerini anlattı. Ben onu sadece dinledim ve davet ettiği toplantıya da gitmedim.

Bu çocuk, belki benden daha zekî ve akıllı bir çocuktu ama bir eksiği vardı: Anlattıklarının ütopya olduğunu farkında değildi. Çünkü okumuyordu. Kendisine anlatılanların ne derece doğru olduğunu ölçebilecek bir bilgi birikimi yoktu ve ne yazık ki zekâ da her zaman yeterli olmuyordu.

Benim farkım neydi? Ben okuma yazma bilmediğim günlerde bile annemin okuduğu kitapları dinledim. Sonra gariptir ki ilkokulda babamın konuya el atmasıyla zar-zor okuma yazmayı öğrendim. Fakat ondan sonra sürekli okudum. Çizgi romanlar, romanlar, hikâyeler, tarih kitapları, şiirler vs. Evet ortaokulu bitirene kadar da bayağı okumuştum.

İnsanların hatasız olamayacaklarını, tamamiyle barış dolu, hiç kimsenin aç ve yoksul olmadığı bir dünyanın sadece bir hayal veya skoru yüksek tutmaya yarayacak bir hedef olduğunu farkına varmıştım. İnsanların olduğu yerlerde çatışmaların kaçınılmaz olduğunu, dünyanın bir cehennem olması gerekmese bile bir cennet de olamayacağını anlamıştım. Gariptir ki bunu bilmek bana derin bir acı vermiyordu ve umut dolu bir çocuktum. Fakat herkesin eşit olduğu bir dünya masalına inanmamıştım.

Buna inanmayışım da bana mesajı veren arkadaşımın etkisi vardı. Serseri, düzensiz ve ağzı bir çocuktu. Fakat işin ilginç yanı, başka çocukları etkiliyordu. Konunun diğer bir ilginç yanı da, elçinin aslında mesajın kendisi olduğunu veya öyle göründüğünü biliyordum. Aile terbiyemden ve daha çok da okuduğum kitaplardan şunu öğrenmiştim: Kirli bir ağızdan ve yaşamdan nezih bir dünya kurulabileceği iddiasını duymak hiç de inandırıcı değildi. Peki nezih birisi anlatsa ne fark ederdi? Sanırım bir şey fark etmezdi. Çünkü anlatılanın bir masal olduğunu farkındaydım.

Okumak, beni her zaman yapılandırmıştır. Merkezinde kitap olan etkinlikler, beni her zaman çekmiştir. Gördüğüm her çalışmaya veya harekete katılmam, hepsi de doğru olsa bile mümkün değildir. Ama kitapla ve eğitimle büyüyen organizasyonlar, sadece sözle büyüyen organizasyonlardan daha çok ilgimi çekmiştir. Çünkü kitaplar ve kayıtlar, tekrar tekrar okunabilir, dinlenebilir. İnandığınız bir hareketin kitapları ve diğer kaynakları varsa, ağzınız laf yapmasa bile başka insanlara bu kaynakları ulaştırarak, onlara sizin anladıklarınızı veya ilginizi çeken şeyleri değil bütün menüyü sunabilirsiniz. Bu açıdan, bana soru sorulduğu zaman, cevabını bilsem de kitap veya başka bir dokuman önerme alışkanlığıma hep sahip çıktım. Sürekli hazır lokmaları almaya alışmış insanlar olan kişiler, bunu bir ehliyetsizlik veya tembellik işareti olarak algıladılar ama onlar için sadece üzülüyorum.

Okumak, özgürleşmektir. Bu, hiç bir değeri tanımamak anlamına gelmez. Okumayı ve araştırmayı önemseyen kişiler, her zaman öğrenirler. Soruları anlamlı ve geliştirici olur. İnsanlara kitaplar önermek, sizi rahata alıştırmaz. Okuyan kişiler veya öğrenciler, yeni sorularla size geri dönerler. Sadece okumak da demiyorum. Zihinlerinde net vizyonlarla seminerlere giden, sesli kitaplar, radyo tiyatroları veya nitelikli filmler seyreden kişilerin de çabalarını küçümsemiyorum. Bütün bunların da kişilere çok şey kazandırdığını düşünüyorum.

Sanırım ben okumayı her zaman çok seveceğim.
-----------
www.savassenel.com
-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com