Wednesday, August 22, 2007

DANIŞMANLAR, ASLINDA YİNE SİZE DANIŞIRLAR


İlgili olduğum alanlarda bana danışan kişilere çok soru sorarım. Elbette bunun sebebi, onların özel hayatları konusunda meraklı olmam değil değil, onların ihtiyaçlarını ve beklentilerini elimden geldiği kadar anlama çabasıdır. Çünkü aslında, karşımdaki kişilerin sorduğu soruların cevapları yine kendilerinde gizlidir.

Danışmanlar, aslında bunu yaparlar. “Sorularınızın cevapları tamamıyla sizdedir” demiyorum, ama doğru cevapların bulunmasında anahtar işleve sahip olan ipuçları, yine sizdedir.

Sözgelimi yabancı dil öğrenimi konusunda bana danışan kişilere sürekli sorular sorarım. Çünkü hazır reçeteler yoktur. Hazır reçeteler varsa bile, hangisinin size uyduğunu anlamak için yine sorular sormam gerekir. Neden yabancı bir dil öğrenmek istediklerini, bu konuda ne kadar zaman ve bütçe ayırdıklarını, daha çok hangi araçlarla öğrendiklerini veya hangi araçlarla öğrenmeyi sevdiklerini, hedeflerini ve buna benzer şeyleri sorarım. Amacım mutlaka ders vermek değildir. Kendi başına çalışma alışkanlığı olan bazı kişilere mektupla öğrenim kurslarını bile öneriyorum. Ama onlar için hazırlayacağım programı belirlemek için bütün bu soruların cevaplarını bilmem gerekir.

Bu durumda, sorularımızın cevaplarının temeli bizdeyse, başka kişilere danışmak anlamsız mı olmaktadır? Elbette anlamsız değildir. Doğru soruları sorarak, gerekli cevapları arayan kişilere her zaman ihtiyacımız vardır. Aradığınız şeylerin cevapları sizdedir. Ama “öncü” cevapları ortaya koyacak olan soruları sormak, herkesin aklına gelmez veya kişiler genellikle doğru soruları bilmezler. Ama danıştığınız kişinin sizi doğru cevaplara götürmesi için, önce sizden bazı cevaplar alması gerekir ve bunun için de size sorular sorar. Sizin soru sorduğunuz kişinin, size bir sürü sorması önce “farklı” görünebilir. Ama bu gereklidir.

Bu durumda, doğru soruları sormak, danışmanlık yapmanın en önemli şartlarından birisidir. Sözgelimi nasıl yabancı dil öğrenebileceğinizi sorduğunuzda, sizin ilgi alanlarınızı, beklentilerinizi veya buna benzer şeyleri anlamaya çalışmaksızın, hemen cevaplar vermek, aslında “anlamsız” bir tavırdır.

Benim için soru sormanın diğer bir yararı da, söz konusu konuda ciddî bir hedefi olmayan “şakacı” kişilere farkındalık kazandırmasıdır. Bu tür kişiler, bir sohbet konusu ararlar ve
sizin İngilizce öğretmeni, tercüman veya iletişimci kişiliğinizi göz önüne alarak sorular sorarlar. Siz onlara sorular sorunca konunun gayet ciddî olduğunun farkına varırlar, size bir daha sorular sormazlar. Onların net bir hedefi olmaması suç mudur? Elbette hayır. Bu, onları ilgilendiren bir durumdur. Ama bir yere varmayan diyaloglardan kaçınarak, hem kendi zamanımı hem de karşımdaki kişinin zamanını korumanın da benim hakkım olduğunu düşünüyorum.

Net bir sonuçtan kast ettiğim şey, kişilerin benden ders almaları veya bir seminer vermem için beni davet etmeleri değildir. Her gün, temel konularda ciddiyetle sorular soran bir çok kişiye karşılık beklemeden cevaplar öneriyorum ve bence daha önemlisi kaynaklar veriyorum. Yeter ki kendileri için bir şeyler yapmak konusunda kararlı olsunlar.

“Hayat kısa, yapacak işler pek çok!” demişler, ne güzel demişler!
-----------
www.savassenel.com
-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
MSN: savassenel@hotmail.com

Tuesday, July 17, 2007

İNTERNETTEN (SANAL) ALIŞVERİŞ, NEDEN YÜKSELEN BİR DEĞER HALİNE GELDİ?


Sizlerin de farkında olduğunuz gibi internetten alışveriş yapan tüketicilerin sayısı gittikçe yükselmektedir. Bunun yanında çağdaş bireyin de internetten alışveriş yapma sıklığı da artmaktadır. İnsanlar, önceleri, eğlenmek veya bilgi almak için ziyaret ettikleri sanal alemde alışveriş de yapmaya başladılar ve bu kaçınılmaz bir sonuçtu.

İnternete olan rağbetin neden arttığı konusuna, hem bir tüketici hem de bir yazar olarak bazı açıklamalar getirmeye çalışayım.
Öncelikle insanlar zaman sıkıntısı çekmektedirler. Çağdaş yaşamın getirdiği sıkıntılardan birisi de zaman fakirliğidir. İnsanlar, kendilerine, sevdiklerine veya hobilerine fazla zaman ayıramamaktadırlar. Ekonomik anlamda mâkul fiyatları seçen insanlar artık zaman konusunda da mâkul seçimler yapmak istiyorlar. Evlerinde aileleriyle veya sevdikleri şeyleri yaparak geçirebilecekleri zamanı alışveriş merkezlerinde geçirmek istemiyorlar. Elbette alışveriş merkezlerine gidiyorlar ama bunu kendi kontrollerinde ortaya çıkan bir etkinlik olarak yapmak istiyorlar. Bu sebeple internetten alışveriş yapmayı tercih ediyorlar.

İkinci olarak internet ortamında zengin seçenekler bulunmaktadır ve bu zengin seçenekleri kısa zamanda görmek ve incelemek de mümkündür. Bu durumda verebileceğiniz miktardaki parayla satın alabileceğiniz en iyi ürünün veya hizmeti bulmak imkân dâhilidir. Ayrıca bazı şirketler, sadık olan ve aldıkları ürün ve hizmetleri başkalarına tavsiye eden tüketiciyi ödüllendirebiliyorlar da. Oysa bu kadar zengin alternatifleri reeldeki mazağazalarda bulmak neredeyse imkânsızdır ve bunu yapmak mümkün olsa bile, çok zaman gerektirir. Üçüncü olarak internet sitelerinde psikolojik baskı yoktur. Tüketiciyi gözetleyen kameralar veya size bir şeyler satmak için fırsat kollayan tezgâhtarlar bulunmamaktadır. Özel bir stratejiyle düzenlenmiş rafların önünden istediğiniz ürünü bulmak için tekrar tekrar geçmek zorunda değilsiniz. Elbette internet sitelerinde de stratejiler, tüketiciyi çekmeyi planlayan tasarımlar vardır ama bir internet sitesinde tüketici olarak, nispeten daha az bir baskı altında, istediğiniz ürünleri veya hizmetleri çok net olan menülerden seçip rahatça inceleyebilir ve satın alabilirsiniz.


Dördüncü olarak tüketici reel mağazalardan alamayacağı veya almaktan çekinebileceği bazı ürünleri ve hizmetleri internetten rahatça alabilmektedir. Tüketici, sözgelimi yasal ve etik açıdan sakıncasız olsalar da cinsel yaşamla veya sağlıkla ilgili bazı ürünleri veya ilaçları bir mağazadan gidip almak için gereken medenî cesarete sahip olmayabilir. Fakat bu ürünleri bir internet sitesinden satın alabilir.

Beşinci olarak tüketicinin kendi bölgesindeki mağazalarda bulunmayan bazı ürünleri veya hizmetleri internetten sağlayabilmektedir.
Özellikle kargo hizmetlerinin kaliteli bir seviyeye geldikleri ülkelerde, tüketici, ihtiyaç duyduğu hizmetleri ve ürünleri internetten rahatça satın alabilmektedir.
Bütün bunların yanında hâlâ İnternet sitelerinin güçlendirmesi gereken bir yanı vardır. O da alışveriş sitesiyle tüketici arasında duygusal bağ kurulmasıdır. Çünkü tüketici bir insandır ve temasa geçtiği her kavramla arasında bir duygusal bağ kurma gereği duyar. İnternet siteleri bu ihtiyacı yazılarla, ilginç köşelerle, reelde açtıkları mağazalarla, tüketiciyle bağlantıya geçen satış temsilcileriyle, tüketicilere yönelik kampanyalar veya organizasyonlarla gidermeye çalışmaktadırlar. Çünkü insanlar bir kuruma, bir alışveriş merkezine veya başka bir insana sadece mantıksal açıdan bağlanmazlar, o kişide, kurumda veya nesnede onları çeken duygusal bir yan da olmalıdır.

Bu açıdan alışveriş yaptıkları bir sitenin de sadece ekranda görünen bazı resimler ve rakamlardan ibaret olmağını hissetmek isterler. Aksi halde o siteye bağlı kalmazlar ve o siteyi başkalarına da tavsiye etmezler.
Sözgelimi Amway şirketinin, Türkiye’ye pazarına girer-girmez internet sitesini açmaması ve yaklaşık on yıl beklemesi, tüketiciyle site arasındaki duygusal ve mantıksal bağı kurmak ve sağlamlaştırma çabası konusunda verilebilecek iyi bir örnektir. Bunun yanında sanal alemde doğan ve tarihe geçen ama bu duygusal bağı kurmakta zorlandığı için, sadık müşteri edinmek konusunda sıkıntı çeken siteler de vardır. Amazon.com, bu konuda çok ilginç bir örnektir ve kâra geçmeye başlaması, sanılanın aksine çok yeni bir olaydır.
----------
www.savassenel.com
-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
MSN: savassenel@hotmail.com

RADYOCULUĞUN SIRLARI


Bir zamanlar radyoculuk yaptığımı öğrenen okuyucularımdan bazıları, bana “radyocu olmanın sırlarını” soruyorlar. Aslında radyoculuğun sırlarını çözmek için, radyo dünyasındaki usta radyocuları takip etmek yeterlidir. Bununla birlikte bana sık sık fikir sorulan bir alan olduğu için bu konuda da yazmam şart oldu(!)

Birincisi, her şeyde olduğu gibi bu konuda da sizi yöneten şey, hayattaki vizyon ve misyonunuzdur. Bunlar net değilse, sadece radyoculukla ilgili olarak değil genel olarak, rüzgârın savurduğu bir insansınız demektir. Çünkü nasıl bir radyocu olmak istediğiniz, sizin hayattaki misyonunuzla ve değerlerinizle ilgilidir.

Daha net açıklamak gerekirse, misyonunuz ve hayatta hangi değerleri beslemek istediğiniz belli değilse, radyoculuğunuz da günlük hayatınızdaki telefon görüşmeleriniz, sohbetleriniz veya ilişkileriniz kadar anlamlı veya anlamsızdır.

İkincisi, kalıcı olmak istiyorsanız, kalıcı anlamda radyoculuk yapan kişilerin bir veya daha fazla ilginç ve farklı yanlara sahip olduklarını görmelisiniz. Sesleri, tarzları, yorumları veya başka bir güçlü yanları vardır ve onlar bu güçlü yanlarını farkındadırlar.

Üçüncüsü, show dünyasının getirdiği ağır yükü farkında olmalısınız. Show dünyasında olmak bambaşka bir yüktür. Kendi tarzınızı yakalayıp kitlenizi oluşturduktan sonra, kitlenizin esiri olursunuz. Bir seçim yaparsınız, ilk seçimde özgür görünseniz de onun devamındaki gelişmeler, her zaman sizin istedikleriniz olmayabilirler ve aslında olmazlar da.

Show dünyasında sürekli parlak kalabilmek, çok yoğun bir çaba ister. İlk önceleri eğlenceli gelir. Yeni insanlar tanırsınız, mikrofonun arkasındaki insanın cazibesine kapılan kişiler sizi etkilerler. Ama zamanla onların sizi değil radyodaki sesi sevdiklerini anlarsınız. Bu durumda özel hayatınızla mikrofon arkasındaki hayat farklılaşmaya başlar. Bu çizginin devam edebilmesi için çaba göstermeniz gerektiğini ve artık diğer insanlar gibi özgür olmadığınızın farkına varırsınız.

Ben radyoculuk yaparken, gündüz devam ettiğim eğitimcilik işime ek olarak ve sadece dinlenmek için radyoculuk yaptım. Programımda daha özgür olmak için sponsor bile aramadım. Bulunduğum radyonun özgür atmosferinden dolayı, (elbette yine de bazı ilkeleri hiçe saymadan) rahat davrandım. Sözgelimi programların jeneriği yoktu, her seferinde başka bir şarkıyla başlardı. Gerçek adımı da kullanmadım. Hatta bir program fazla ilgi çekmeye başladığında veya ben sıkıldığımda bıraktım. Ara verdikten sonra başka bir program yaptım. Ama kalıcı olmak istiyorsanız, daha açık bir tabirle radyoculuktan “ekmek yemek” istiyorsanız, benim gibi davranamazsınız. Dinleyiciye, sponsora ve reytinglere oynamalısınız. Bu kötü müdür? Hayır. Kalıcı olmak istiyorsanız, siz popüler olmak zorundasınız ve kalıcı olmanın yolu “kaybedenlere oynamaktan geçer” denir.

Çok okumalı, çok dinlemeli ve insanları anlamaya çalışmalısınız. Entelektüel ve karmaşık konuşmalar yapın demiyorum. Ama yalın konuşmalarınızın arkasında sağlam bir arkaplan hissedilmelidir.

İyi bir radyocu olmak için çok konuşmanız da gerekmez. Sözgelimi, programınızda gerçekten farklı müzik parçaları yayınlıyorsanız veya alanlarında birer değer olan kişileri davet edip dinleyiciye önemli şeyler sunuyorsanız, yine iyi bir radyocu olabilirsiniz.

Fakat popüler bir radyocu olduğunuz halde, hayattaki vizyonunuz ve misyonunuz olduklarını hissettiğiniz şeylere hizmet etmediğinizi düşünüyorsanız, mutsuzluk hep sizinle olacaktır. Hayatınızda “haz”, olmayacak demiyorum ama “mutluluk” başka bir şeydir.

Baş rollerini Tom Hanks ve Meg Ryan'ın oynadıkları “Seattle’ın Uykusuzu” adlı film, radyoculuk konusunda size iyi bir örnek sunabilir. Bu filmi bana, radyoculuların çok önemli şeyler yapabileceklerine inanan bir dinleyicim önermişti.

Yazdıklarım aslında çok da bilinmeyen şeyler değil. Show dünyasını biraz gözlemlediğinizde siz de bunların farkına varabilirsiniz.
----------------------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN:
:savassenela@hotmail.com

KALİTELİ ÜRÜNLER VEYA HİZMETLER VERİYORSANIZ VEYA ALIYORSANIZ, TÜKETİCİYİ VEYA DOSTLARINIZI BİLGİLENDİRMEK KADERİNİZDİR


Gittiğim seminerlerden birisinde “kaliteli ürünler veya hizmetler sunan kişiler, tüketiciyi-müşterisini eğitmek zorundadır” şeklinde çok ilginç bir ifade duymuştum. Bu ifadeyi duyunca, kendi öğretmenlik sürecimi şöyle bir gözden geçirdiğim gibi, bundan sonra nasıl bir hayat yaşayacağım da belli olmuştu; hayatım, sunacağım fikirler, ürünler ve hizmetler konusunda hem kendimi hem de başkalarını eğitmekle veya bunu sağlayacak kaynakları bulmak ve önermekle geçecekti.

Kaliteli ürünler veya hizmetler, özellikleri, fiyatları vs açısından farklıdırlar. Bu tür farklar, yeni sorular demektir. Çünkü her fark, karşımızdaki insanı soru sormaya iter. İster istemez sorgulanırsınız. Zaten bir farkla karşı karşıya kaldığınızda siz kendiniz de soru sorarsınız ve bu da çok normaldir.

Belki de “alengirli” bir kişiliğim olduğu için(!) hep “alengirli” şeyler dikkatimi çeker. (“Alengirli” tabiri bizim İç Anadolu’da “egzantirik, tuhaf” anlamına gelen bir ifadedir.) İlgimi çeken ve tarafı olduğum fikirler de, kullandığım ürünler ve hizmetler de anlaşılması dikkat isteyen şeyler olmuşlardır. İlgilendiğim bu şeyler de, genellikle başlarda insanların yadırgadıkları, ama zamanla dikkatlerini çeken ve değerleri anlaşılan şeyler olur. Bu becerimi ticarete taşıyabilseydim veya konunun “fırsatlar” yanı ilgimi çekseydi, şu anda bu yazıları yatımda yazıyor olabilirdim!

Dolayısıyla küçük yaşımdan beri, bir şeyleri anlatmak izah etmek zorunda kaldım. Çünkü düşüncelerim veya kullandığım şeyler farklıydı ve sürekli sorgulanıyorlardı.

Bu bazen beni çok da zorladı. Çünkü, sizlerin de yaşamış olabileceği gibi, bazen bir konudaki bilgim, o konudaki farkındalığım kadar güçlü olmuyordu ve önerdiğim şeyler konusunda sorgulandığımda gerekli cevapları veremiyordum veya nerede susmam gerektiğini bilmiyordum. İlgi duyduğum konuyla bağlantılı olarak, gerekli donanımı edininceye kadar geçen süreç, benim için ciddî bir sınav haline geliyordu.

Fakat bu süreç insanı olgunlaştıran ve yetiştiren bir süreçtir. Bugün baktığımda kullandığım temizlik maddesinden, savunduğum fikirlere kadar, her şey “alengirli” yani bir bakışta anlaşılmayan, (iknaya değil) açıklamaya gerek duyan şeyler. Çünkü belli bir kaliteleri var. İşporta malı değiller. Bilen biliyor, ama bilmeyenler haklı olarak açıklama istiyorlar.

Örnek vermek gerekirse; internetten alışveriş yapıyorum. Bazı insanlar, bunu sorguluyorlar. Garantili bir alışveriş imkânı olduğunu, oradan alışveriş yapmanın, mahalledeki bakkalımdan daha az güvenilir olmadığını anlatıyorum. Kullandığımız bulaşık sıvısının pahalı göründüğünü, ama konsantre olduğunu sekiz katına kadar sulandırılabildiğini, fiyatının yüksek görünmesine rağmen maliyetinin düşük olduğunu ve çevreye zarar vermediğini belirtiyorum. Bir bulaşık sıvısını, neden bakkaldan değil de internetten aldığımı anlatmak için “fiyat” ve “maliyet” kavramlarının farklı olduklarını anlatmak durumundayım. (Aslında tüketicinin bunu zaten biliyor olması gerekiyor, o başka.)

Veya dersimi vermekle yetinmeyip öğrencilerimin günlük hayatlarını da programladığımı açıklamak, haftanın ilk dersinde öğrencinin günlük hayatında İngilizce’ye ne kadar zaman ayırdığını neden anlamaya çalıştığımı izah etmek zorundayım. İngilizce’nin sadece gramer bilmekle değil, filmlerle, kitaplarla, ses dosyaları dinleyerek gelişebileceğini neden vurguladığımı anlatmak durumundayım. Çünkü “kaliteli” düzeyde İngilizce öğrenmenin yolu budur.

“Hayatımdaki her şey kalitelidir” diyemem. Ama vizyonum, her şeyde kaliteyi yakaladığım bir hayat. Bu durumda sanırım sorgulanmak, öğrenip anlamak ve anlatmak, benim hayatımın önemli birer parçaları olarak kalacaklar.

“Gülü seven dikenine katlanır” demişler. Şikâyet edecek değilim!
-----------
www.savassenel.com
-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com

Sunday, July 15, 2007

(OLMASINI BEN DE İSTERDİM AMA) NE YAZIK Kİ KISA YOLUN KISASI YOK





Saygılar

Savaş ŞENEL

www.savassenel.com

BİR TÜR BAĞIMLILIK: YABANCI ÜLKELER GÖRMEK


Yabancı ülkeler görmek bir tür alışkanlık, hatta bağımlılık yapabilir. Bendeniz bu konuda, “bağımlı” durumuna düşmüş birisi değilim. Uzun zaman yabancı bir ülkeye gitmeyince krizler yaşamıyorum! Fakat bir çok kişi için az denecek sıklıkta yurt dışına çıktığım halde, yine de bunun bir alışkanlık hâline gelmeye başladığını farkındayım.

Yukarıda yazdıklarımı okuyunca, “bu yazar kişi yurtdışında ne yapıyor da, yurt dışına çıkmayı bu kadar özlüyor?” diye kendi kendinize sorabilirsiniz. Bu durumda da durumu “gün gibi aydınlatan” açıklamalar yapmam şart olur!

Efendim benim yurt dışına çıkmam tercümanlık mesleğimden dolayıdır. İngilizce öğretmenliğinin yanı sıra insanlar arası iletişimle
ve yazılı-sözlü tercümeyle de profesyonel anlamda ilgilendiğim için belli aralıklarla yurt dışına çıkmaktayım.

Beni bu konuda en çok heyecanlandıran şeylerden birisi, bir süre önce bindiğiniz bir uçaktan, bir süre sonra başka bir ülkeye; başka bir dünyaya inmektir. Her şey aynıdır, ama bir yandan da farklıdır. Her şey, ülkenizdeki şeylere benzer, ama tatları, görüntüleri ve sizde uyandırdıkları hislerde bir yabancılık vardır.

Yine de yabancı ülkeler görmekten keyif alışımın en temel sebebi, bir eğitimci ve yazar olarak, vizyonumun geliştiğini hissetmektir. Gerçi gittiğim ülkelerin ve kentlerin kültürel ve sosyal havasını çok derinden duyumsadığımı söyleyemem. Sonuçta iş toplantılarına katılıyoruz ve orada da bir çevrem yok. Ama sokaklarda dolaşmak, bir yerlerde oturup kahve veya çay içmek, o ülke insanlarıyla sohbet etmek ve bazı önemli yerleri ziyaret etmek bile bakış açınızı zenginleştirir. Mesela Nürnberg’deki büyük bir kilisenin bulunduğu meydanda kahve içmek ve fotoğraflar çekmek sıra dışı bir keyiftir.

Bir keresinde Almanya’da Hamburg’daydık. Hafta sonuydu ve ben sabaha kadar açık bir Türk kafesine gidiyordum. Elimdeki çantayla tenha sokaklardan geçmemek için barların olduğu bir sokaktan geçmiştim. Burada gördüğüm manzaralar, gece hayatının nasıl bir şey olduğu konusunda bana önemli fikriler vermişti. Yine Hamburg limanında açılan Balık Pazarına gitmiştik. Günlerden pazardı ve sabah saat sekizdi ve kocaman bir hangarda verilen konseri seyretmiştim. Herkes o saatte bira içiyordu. Bu da farklı bir anıydı.

Dubai’de halkın öğle uykusuna yatmaları ve akşam saat dörde kadar sokaklarda hayatın neredeyse durması, Çin’de çubukla yemek yemek; Malezya’da çayın poşette ve pipetle gelmesi; Hong Kong’ta bir dükkânda suyun külahla ikram edilmesi; Singapur’da kocaman bir su bardağında kahve içmek veya Almanya’da otobüslerin engelli vatandaşların kullanımı da uygun tasarlanmış olması gibi basit ayrıntılar bile çok ilgi çekicidirler. Bir keresinde Çin’in başkenti Pekin’e inmiştik ve on gün boyunca, aşağılara doğru inerek Hong Kong’tan çıkmıştık. İndiğimiz yerde, Pekin’de kar, Hong Kong’taysa ılık bir bahar havası vardı. (Hong Kong genellikle çok sıcak bir iklime sahiptir.) Ara sıra yağmur yağıyordu. Yabancı ülkelerde yağmuru seyretmeyi veya yağmura yakalanmayı çok severim.

Yine çok hoşuma giden şeylerden birisi de yabancı ülkelerdeki Türklerle sohbet etmektir. Benim için yabancı bir ülke olan bir yer, onlar için “gurbet” olmuştur. Özellikle Almanya’daki Türklerle sohbet etmek, insana hüzün verir. Onlarda, “Almanya’da yabancı, Türkiye’de Almancı” olarak tanımlanmanın iç burkan hüznü vardır ve bunu rastladığım her Türk vatandaşının yüzünde gördüğümü söyleyebilirim. Yabancı kentlerde Türklere has mekânlarda Türkiye’ye has şeyleri duyumsamak da güzeldir.
Mesela bir keresinde Singapur’da kocaman bir çarşıda yer alan Türk lokantasında Ajda Pekkan’ın “kimler geldi, kimler geçti” diyen hoş sesini dinlerken cam bardakta çay içme keyfini yaşamıştım. Çay sipariş ederken garsona “illâki çay vardır, ama ince belli bardakta mı gelecek, bana onu söyle” demiştim.

Yurt dışındayken, arkadaşlarımdan gelen telefonlara “şu anda Çin’deyim, dönünce görüşürüz” şeklinde cevaplar vermek de çok keyiflidir, laf aramızda biraz da havalıdır da! Bir keresinde, Şangay’da bulunmuştuk ve orada geçen son gecemizde, internet kafede sabahlamıştık. O sırada Türkiye’de gündüz vaktiydi. Arkadaşlarımızla sohbet etmiştik. En keyiflisi de, bir zamanlar Türkiye’de tanıştığınız ama o sıralarda yabancı bir ülkede olan dostlarla konuşmaktır. O sözgelimi Amerika’dadır siz de söz gelimi Çin’de veya başka bir ülkedesinizdir. Eski günleri konuşarak sıcak sohbetler edersiniz. Veya bir sabah siz Hong Kong’tayken sabah saat beşte telefonunuz çalar. Kendisi de yabancı bir ülkede olan dostunuz sizi Türkiye’de sanmaktadır ve o sırada Türkiye de gündüz olduğu için sizi aramıştır. Onun telefonuyla uyanır ve daha sonra internet üzerinden sohbet edersiniz. Bu keyfi ancak yaşayanlar bilirler!

Bu konuda daha pek çok şey yazılabilir. Şimdilik bu kadar diyorum!
----------
www.savassenel.com
-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com

Monday, June 04, 2007

ULUSLARARASI TÜRKÇE OLİMPİYATLARI


“Uluslararası Türkçe Olimpiyatları”, uzun zamandır hakkında yazı yazmak istediğim bir konu olarak karşımda duruyordu.
Bu yıl beşincisi düzenlenen “Uluslararası Türkçe Olimpiyatlarını” görünce, bu konuda yazmakta gerçekten çok geç kaldığımın farkına vardım.

Uzun soluklu ve çok ciddî emeklerin meyvelerinden (sadece) birisi olan Türkçe Olimpiyatlarının, şu anda gerçekten farkına varıldı ama, bu etkinliklerin gerçekte ne denli büyük bir girişim olduklarının aslında zamanla anlaşılacağını düşünüyorum.

Bundan yaklaşık olarak on beş yıl kadar önce, Kuşadası'na bir öğrencimin velisiyle görüşmeye gitmiştim. Öğrencim, müziğe sıra dışı bir kabiliyeti olan bir çocuktu ve Flamenko gitar çalıyordu. Babasının, bu konuda, bir eğitimciden tavsiyeler alması gerektiğini düşünüyordum. Öğrencimin babası turistik bir yer işlettiği için onu orada ziyaret etmiştim ve bu sözü geçen mekânda turistlerle de tanışma fırsatım olmuştu.

Burada bir grup Fransızla konuşurken, bu insanlar Türkçenin müzik gibi bir dil olduğunu ve kulağa çok hoş geldiğini söylediler. Ben de romantizmden mi, vatanseverlikten mi, yoksa safça bir öngörüyle mi bilmiyorum “Türkçenin, öğrenilmesi nispeten olay bir yapıya sahip olduğunu ve bir gün gerçekten bütün dünyada yayılacağını” söyleyiverdim. Bana gülümseyerek baktılar. Karşılarında iyi niyetli, çiçeği burnunda bir İngilizce öğretmeni vardı ve böyle bir şey söylüyordu.

Zaman içinde dünyanın değişik yerlerinde Türk okulları açılmaya başladı. Bugün “Türkçe Olimpiyatları” olarak karşımıza çıkan bu oluşum, işte bu okulların meyvesidir. Bu okullar açılacaklar, ilk öğrencilerini alacaklar ve bu öğrenciler ileri düzeyde Türkçe öğrenip, 100 farklı ülkeden geleceklerdi. Bu uzun soluklu bir hülyaydı ve herkesin hülyası da değildi.
Bir gün bir konuda sabırsızlık gösterdiğim bir anda, merhum annem bana şöyle demişti: “Telaşlanma oğlum, ömrün varsa görürsün.” Gerçekten de o hülyanın başladığından beri uzun zaman geçti ve ömrü olanlar bugün 100 farklı ülkeden gelen bu 550 genç ve çocuğun Türkçe konuştuklarını, Türkçe şiirler okuduklarını, Türkçe şarkılar söylediklerini gördüler.

Bunun bir İngilizce-yabancı dil öğretmeni için anlamı nedir?


Yabancı bir dili öğretirken, önce Türkçeyle, ana dilimizle dost olmamız gerektiğini her zaman belirttim. Dolayısıyla, anadiliylel dost olan birisi olarak, Türkçenin daha fazla ülkede konuşulması hoşuma gider. İkinci olarak, Türkçe Olimpiyatlarına katılan bu çocuklar, bir zamanlar Türkçe bilmiyorlardı ve onların çoğuyla anlaşmak için, belki de önce İngilizce kullanıldı, belki de o ülkelerin dili öğrenildi. Bazı insanların yaptıkları gibi İngilizceye veya yabancı dillere alerjiyle bakmak yerine, İngilizceye ve yabancı dil öğrenimine bir köprü işlevi yüklendi ve zamanla bu gençlere Türkçe öğretildi. Üçüncü olarak da, Türkçe, dünyanın bir çok yerinden gelen ve anadilleri ortak olmayan çocukların ve gençlerin İngilizce yerine kullandıkları iletişim dili oldu. Bu sebeplerden dolayı, bir Türk vatandaşı olarak heyecanlanmanın yanında bir İngilizce öğretmeni olarak da konu hakkında heyecan duyuyorum.

İngilizce öğrenmek isteyen kişilere,
hep konuyla ilgili bir hayal edinmelerini ve bunu belirli tarihleri olan bir hedef halinde yazmalarını tavsiye ederim.
İngilizcenin, Türkçenin tanıtılması için kullanılması, bu konuda konabilecek hedefler konusunda ilham verici bir örnek olabilir. Sizin İngilizce öğrenme amacınız elbette bu olmak zorunda değildir. Fakat, Türkçe Olimpiyatları, yabancı bir dil öğrenmenin, yabancı bir kültürün “kölesi” olmak anlamına gelmediğine, o kültürle kendi kültürünüz arasında bir köprü ve kişiyi zenginleştiren bir araç olabileceğine dair büyük bir vizyon vermektedir.

Türkçemi de yabancı dil öğrenmeyi de seviyorum. Çünkü ilki anayurdum, diğerleri de misafir olduğum diyarlardır.
-----------
www.savassenel.com
-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com

MSN: savassenel@hotmail.com

Sunday, May 06, 2007

ONLINE TÜRKÇE DERSLERİ-ONLINE TURKISH CLASSES (MSN & YAHOO MESSENGER ETC.)

YOU WANT TO PRACTISE TURKISH?- TÜRKÇE PRATİK Mİ YAPMAK İSTİYORSUNUZ? -NO TIME TO ATTEND A TURKISH CLASS OR YOU NEED SOMEONE TO PRACTISE TURKISH? DERSANEYE GİDECEK ZAMANINIZ MI YOK VEYA TÜRKÇE PRATİK YAPMAK İÇİN BİRİSİNE Mİ İHTİYAÇ DUYUYORSUNUZ? -
WE CAN STUDY TURKISH TOGETHER ONLINE-SİZİNLE ONLİNE OLARAK TÜRKÇE DERSLERİ YAPABİLİRİZ. (MSN MESSENGER OR YAHOO MESSENGER)

savassenel@hotmail.com
savassenel@yahoo.com

Wednesday, April 18, 2007

MSN MESSENGER VEYA YAHOO MESSENGER'DA MİKROFONLA-SESLİ İNGİLİZCE DERSLERİ


SHOW DÜNYASINDA TEVAZUYA YER YOKTUR!


Yıllarca öğretmenlik yaptım ve sınıfa sözlükle girdim. Bildiğim kelimelere bile baktım. Bunu yapmamın sebebi öğrencilerimi sözlüklerle tanıştırmaktı. Çünkü amacım benden bağımsız öğrenebilen bir öğrenci kitlesi yetiştirmekti. Önceleri beni bilgisiz sanırlardı. Ama sonraları bunun bir yöntem olduğunu anlarlardı. Sınıf dışında bana bir soru sorulduğunda, yakınımda konuyu benden daha iyi bilen birisi varsa, cevabı ondan rica ettim. Amacım kişileri her zaman daha iyi kaynaklara ulaştırmaktı.

Fakat sınıflarında “İngilizce bir kelimeyi bilmiyorsam, öyle bir kelime yoktur” diyen arkadaşlarım oldu. “Bu söylediğin şeyin gerçek olmadığını öğrencilerin bilmiyor mu” diye sorduğumda “hepimiz biliyoruz, bu sözüm ama öğrencilerin hoşlarına gidiyor” demişti. Akşamları dersteki bütün kelimeleri ezberleyen ve ertesi gün İngilizceyi yutmuş gibi rol yapan arkadaşlarım oldu. Ama önceden görmedikleri zor bir metni görünce de yorumlama zorluğu çekerlerdi.

Bağlı bulunduğum ekolde kendini kopyalatmak yani her insanın bağımsız olarak öğrenmesini sağlamak esastı. Elbette “tezgâhtarlık” yapıp kendimizi “satıyorduk” ama esas olan öğrencilerin de bizim gibi veya bizden daha iyi olabileceklerine inanmalarını sağlamaktı.

Sonra televizyon programları sundum ve radyo programları yaptım. Orada da eğitimcilik tarzım sürdü; paylaşmayı, öğrenmeyi ve başkalarının öğrenmelerine yardımcı olmayı seviyordum. Ama show dünyasıydı, farklı davranıyordum. Bu normaldi.

Fakat en çok zorluk çektiğim konu seminerler oluyor;Bilgi de meta olmuş ve bir “ürün” gibi pazarlanmayı gerektiriyor. Show dünyasının bir parçasısınız. Kitap önerdiğiniz anda riske giriyorsunuz. Bir keresinde dinleyicilerimin konuyu gözlerinde büyüttüklerini görünce “ben de öğreniyorum, telaşlanmayın, hepimiz öğreniyoruz” demiştim. Katılımcılardan birisi “kendisi daha öğreniyor, bize ne öğretecek” diye yorum yapmıştı. Sanırım başı ağrıyordu veya “her şeyi bilen” seminerciler tarafından uzun bir süre aldatılmıştı!

Artık show dünyasına girdiğimi kabul etmeliyim. Hemen kendime bir menajer tutmalıyım ki ben mutevazı bir tarz takip ederken o beni “satsın”. Yıllarca kendimizi çoğaltmaya çalışırken, bu “kendisine esir” etme tarzı, seminer veren insanları da pop starları gibi değerlendirme alışkanlığı beni yoruyor.

Sorun nedir? Star gibi davranmak çok mu zor? Hayır, böyle davranmak benim için zor değil. Ama kitap veya başka bir kaynak önermenin dezavantaj oluşu içimi acıtıyor. Sen yıllarca paylaşmaya alış, seminer verme fikrini paylaşım olarak gör, ama paylaşmaya değil aslında gösteri yapmaya gittiğin gerçeğiyle yüzleş…

Her şey, bir yere kadar bir gösteridir. Ama benim gösteriyim dinleyenlerimi eşsiz kaynaklarla buluşturmaya dayalı bir gösteri olmalıydı. Yıllardır okuduklarımla, yaşadıklarımla, gördüklerimle ve özümsediklerimle eşsiz bir değeri biriktirdim. Sorun kaynakları değil hâlâ hazır lokmaları almaya çalışan insanlar.

Ama madem oyunun kuralı bu, elden ne gelir! Savulun ben geliyorum! Benden ne bir kitap ne de bir kaynak adı duymayacaksınız. Böylece her zaman bize seminercilere, size tavsiyelerde bulunan insanlara muhtaç olacaksınız ve böylece çark dönecek!

Ama ben gene dayanamam, gene bir kitap, film veya başka bir kaynağın adı veririm. Eski alışkanlıklar zor ölürmüş!
-----------

www.savassenel.com

-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com

MSN: savassenel@hotmail.com

Tuesday, April 17, 2007

USTA ÇIRAĞINA UMUTLA BAKMIYORSA, NE GELİR ELDEN?


İlerlemek, ustalaşmak istediğim ve üzerlerinde çalıştığım birkaç konu var. Bunlardan birisiyle ilgili olarak bir kişinin bilgisinden yararlanmaya çalışıyordum. Bu kişinin kendisi de sık sık çırak yetiştirmek istediğini ama istekli kişiler bulamadığını söylüyordu. Ben de onun eleştirilerine açık olduğumu söyledim ve önerilerini sabırla dinlemeye hazır olduğumu belirttim. Hatta diğer bir arkadaşımla beraber, bize zaman ayırırsa, tavsiyelerini ders şeklinde dinleyebileceğimizi de belirttik. Fakat zaman içersinde aslında öğretmeye pek de istekli olmadığını farkına vardım. Belli zamanlar ayırıp konu hakkında bilgi vermeye yanaşmıyordu. Bir gün konuşurken, ben gülümseyerek hiçbir zaman onun gibi olamayacağımızı söyleyince, boş bulundu ve “tabi ki olamazsınız” dedi. Sesindeki ciddiyetten mesajı almıştım.

Çıraklarının gelişeceklerine inanmıyordu. Düşünün ki ben size İngilizce dersi veriyorum ama sizin bu dili öğreneceğinize de inanmıyorum. Ne kadar verimli bir eğitim süreci yaşayacağımızı tahmin edebilirsiniz! Bir gün onunla sohbet ederken, iddialı konuşmalarına karşılık ona şunu söyledim: “Siz bilen adamsınız, öğreten adam değil. Eğitimci olan benim, az şey değil ama siz sadece biliyorsunuz.” Ne dediğimi umarım anlamıştır.

Kendi alanında gerçekten üstat olan bu kişinin umutsuz olmasında pek çok sebep olabilir; Birincisi kendisini en özel hissettiği bir alanda rakip istemiyor olabilirdi. Çünkü o alan dışında kendisini gösterdiği başka bir alan yoktu. Aslında olması da gerekmiyordu. İkincisi çıraklarının hakkını vermediğinden birazcık bir şeyler öğrenenler onu bırakıyordu. Üçüncüsü takdir etmeyi bilmiyordu. Yani bir çırağın da zaman zaman takdir ve teşvik edilmeye ihtiyacı olduğunu farkında değildi. Bir insanı sürekli eleştirirseniz, en sonunda dayanamaz ve çekip gider.

Bu durumda ben bu üstatla çalışmayı bıraktım. Fakat bunda ana sebep, eserlerini incelemenin onunla olmaktan daha yararlı olduğunu farkına varmamdır. Çünkü öğrenmek istediğim alan, ortaya konmuş olan örnekleri dikkatle inceleyerek kendimi geliştirebileceğim bir alan. Siz hangisini tercih ederdiniz? Sizin gelişeceğinize inanmayan bir üstadı mı, sessizce ve sabırla size eşlik eden birden çok üstadı mı? Ben ikincisini tercih ettim. Eğer ki tek yol yine onunla çalışmak olsaydı yine sabreder ve ondan ipuçlarını alırdım ama beni buna mecbur eden bir durum yok.

İngilizce dersleri verirken veya bir konuda bir şeyler önerirken, karşımdaki insanın daha iyi olabileceğine inanırım. Çünkü herkes, gelişmesine yardımcı olacak kaynaklara sahiptir veya bu kaynakları bulabilir. Bazen tavsiyelerimin boşa gittiğini farkında olsam da, kendi hüsn-ü zan alışkanlığımın, insana ve yeteneklerime olan inancımın canlı kalması adına samimiyetle tavsiyelerde bulunmaya devam ederim. Karşımdaki bile bazen içinden güler; onu neden bu kadar önemsediğimi anlayamaz, aslında iyi bir alışkanlığımı canlı tutmaya çalıştığımı ve kendi iç disiplinimi koruduğumu farkına varmaz. Ben aslında kendime oynuyorum, bunu bilemez.

Öğrencisinin veya çıraklarının daha iyi olacaklarına inanmayan üstatlar veya hocalar bedbahttırlar, mutsuzdurlar. Çırakları gerçekten umutsuz olduğu halde gösteriye devam etme durumlarını da yaşadım. Ama gösteriye devam ettim. Çünkü bugün olmazsa yarın gösterinin gerçek muhatapları gelecek diye bekledim.

Ama size inanıyorum diye rol yapıp da iş ders vermeye gelince köşe-bucak kaçmadım.

Durum umutsuz da olsa gerçekten umutlu görünmek için değil, gerçekten umutlu olmak için çalışmak en iyisi değil mi? Sonuçta Allah’tan umuyorum. Neden umuduma bir karşılık vermesin ki?
-------
www.savassenel.com
-------

Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com

Monday, April 09, 2007

MSN MESSENGER VEYA YAHOO MESSENGER'DA MİKROFONLA-SESLİ İNGİLİZCE DERSLERİ


SAVULUN SİVİL GİRİŞİMCİLER GELİYOR!


Alışveriş dünyasında bir sürü değişiklik oluyor. Çin’den gelen ürünler v.s. derken ortalığı bir telaş aldı yürüdü. Bana göre Çin’in büyük bir değişimin başlangıcı olmasıyla birlikte, iş dünyasının, özellikle küçük ve küçük kalmaya azmetmiş esnafın görmediği önemli bir nokta var: Sivil girişimciler.

Bugün bazı şirketler, sivil girişimciye, yani girişimci ruh taşıyan ama yeterince sermayesi olmayan tüketicilere ek gelir ve parası olan ama zamanı olmayan kişilere de telif kazanma şansı açarak daha çok zaman vaat ediyorlar. Dağıtım ağı kurmak isteyenlere liderlik eğitimi veren Network21 gibi okullar bile var.

Kısacası bu şirketlerin ürünlerini kullanabilirsiniz, satabilirsiniz veya dağıtım ağı kurarak dönen cirolardan telifler-kalıcı gelirler alabilirsiniz. Özellikle belli bir düzeye gelen telifler sayesinde, bütün gün başka bir işte çalışmanızı gerekmediğinden, bu zamanı kendi hobileriniz, aileniz ve inançlarınıza hizmet için kullanabiliyorsunuz.

Bu sistemde dükkânlar yok, ama kişisel temas var. İnternet siteleri de var ama distribütörleri kişilerle yüz yüze ilişkiler kurdukları için iletişim de sıradışı bir kalitede. İnternet sitesi açıp “zengin olma” hayali kuran bir çok kişinin göz ardı ettiği yüz yüze teması da bu şirketler ihmal etmemiş oluyorlar.

Peki esnafın ve iş dünyasındaki insanların görmedikleri şeyler nelerdir?

Her sivil, artık her dükkânın rakibidir. Benim de üyesi olduğum şirketin internet sitesinde şu anda binlerce ürün var. Ben teorik olarak kullanabildiğim gibi satabiliyorum ve de distribütörlük verebilirim. Yani ben, ofisimin bulunduğu iş merkezindeki parfümeri dükkânının da, temizlik malzemeleri satan esnafın da, gözlükçünün ve diğer ürünleri satan bir çok kişinin de rakibiyim. Onların pastasından dilim alabilirim. Bazen kargo dağıtımcıları, bizi evde bulamadıkları için kendi ürünlerimi almak amacıyla kargo şirketlerine gidiyorum ve diğer insanlara gelen koli koli ürünleri de görüyorum.

Bu durumu zaman zaman esnaflar anlattığımda bana gülümsüyorlar. Ben de onlara gülümsüyorum. Hâlâ insanların dolaşarak alışveriş yapmaktan keyif aldıklarını, internet sitesinde ürün alınmayacağını, bunun Türkiye’ye uymayacağını söylüyorlar. Dükkânlarında müşteri bekliyorlar. Bu “uçakların uçmadığına” inanmak kadar büyük bir saflık! Dükkanlar birer birer kapanıyor, sebeplerini sadece krize bağlıyorlar.

Bugün bu kriz ortamında, kişiler, sabah dokuzdan akşam yedilere hatta işlerini kaybetmemek için dokuzlara kadar çalışıyorlar. Bu kişilerin geri kalan azıcık zamanlarını markette kasa önlerindeki kuyruklarda beklemek için can attıklarına inanmak gerçekten zor. Bunun yerine tavsiyeyle tanıdıkları ve kullanmış bulundukları ürünleri telefonla, internet aracılığıyla veya başka bir sivil girişimciye sipariş vererek almaları çekici bir çözüm olarak duruyor.

Güler yüz, kaliteli ürünlerle ve hizmetler önemli. Ama zaten bunları bir çok kurum vaat ediyor. Tüketici artık ek gelir ve soluk alabileceği daha fazla zaman peşinde. Aile ve dostluk ilişkileri sadece ekonomik sebeplerden dolayı değil zamansızlık sebebiyle de kopma noktasında. Bunu gören şirketler, ciddî bir fark sunuyorlar.

Otuz yıldır kullandığınız bir ürünün yanında, onunla aynı kalitede veya ondan kaliteli ama bir yandan da size ek gelirler ve daha ötesinde zaman sunan bir marka var. Hangisini tercih ederdiniz? Elbette “vefa” duygusuyla, sizi birey olarak hiçbir zaman tanımamış olan bir şirkete bağlı kalabilirsiniz. Çünkü çocukluğunuzdan beri yaptıkları reklamlarla sizinle aralarında bu duygusal bağı kurmuşlardır. Ama bugün pek çok insan ikinci şirketi tercih ediyor. Çünkü hem duygusal bağ var hem de sizi üretken bir tüketici olarak tanıyorlar.

Biz tüketicileri tek taraflı bir “aşkla” kendilerine bağlayan ve ondan sonra işin “duygusal” pastasını kendileri yiyen şirketlerin saltanatı artık yetmedi mi?

Ne dersiniz?
-----------
www.savassenel.com
-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com

“RANDEVUSUZ ÇIKMAM!” DESEM ÇOK HAVALI MI OLUR?


Kendisinden randevu istediğinizde, karşınızdaki kişi “randevuya ne gerek var yahu? İstediğin zaman gel” diyorsa, Sakın ola fazla sevinmeyin. Eğer beş dakika uğrayıp selam verecekseniz sorun yok. Ama ciddî bir şeyler konuşacaksanız, ziyaret edeceğiniz kişinin sizi çok ciddiye almadığını bilin.

Bazı kişiler zaten çok yoğundurlar, gerçekten de randevu veremezler ama siz de kırmak istemezler. Sizi davet ederler. Bu kişiler, aslında sizinle ilgilidirler ama hayat tarzları bir anda bir kaç kişiyle görüşmelerini gerektiriyor olabilir. Bu yazı, bu tür kişilere sitem içermiyor.

Fakat randevu almak neden önemli, size açıklamak isterim

Beni en çok bekletenler veya en verimsiz görüşmeleri yaptığım kişiler, “randevuya ne gerek var?” diyenlerdir. Çünkü size randevu vermemeleri aslında sizinle çok da ilgilenmeyecekleri veya ilgilenemeyecekleri anlamına gelir. Çünkü “randevu vermedikleri” için sizin gittiğiniz süre zarfında başka misafirleri de olur ve sizinle tam olarak ilgilenemezler.

Randevu vermeyişlerinin diğer bir sebebi de, sizi günlük hayatlarına monte etme alışkanlıkları olabilir. Başka bir ifadeyle sizinle birlikteyken bilgisayarlarının monitörüne bakmaya devam ederler. Telefon görüşmelerine ara vermezler. Size randevu vermeye gerek duymamalarının anlamı, “ben zaten işlerime yapmaya devam edeceğim, sen merak etme, benim programımı bozamazsın” anlamına geliyor olabilir.

Görüşmek istediğiniz kişi size “on dakikam var. Sizinle on dakika görüşebilirim, şu saat gelin” diyorsa bu güzel işarettir. Sizinle on dakika da olsa büyük ihtimalle dolu dolu ilgilenecektir.

Buradan yola çıkarak, tevazu işareti sandığımız şeylerin aslında ilgisizlik işareti olduklarını söyleyebilirim. “Randevuya gerek yok canım” ifadesi aslında tevazudan çok özensizlik anlatır. Sizin olaya yüklediğiniz ciddiyeti ortadan kaldırıp, kendi özensizliklerini hoş gösterme çabasıdır.

Konu biraz farklı olsa da ”paranın ne önemi var” diyenlerin tavrı da aslında budur. Para gibi “önemli” bir kavramın önemini göz ardı ederek, sanki ilerde size açacakları maddî yaraların pansumanını daha önceden yapıyor gibidirler. “Randevuya ne gerek var” diyen kişi de “paranın ne önemi var” diyen kişi de sonunda sizi göz ardı eder ve kendi işlerine bakarlar. Bu iki ifadenin ortak yanı, telaffuz edenlerin sizi değil, sadece kendilerini düşünmeleridir.

Bu sebeple bütün görüşmelerimde randevu almaya veya randevu vermeye çalışırım. Kendimi görüşmeye hazırlarım. Kendi ofisimi düzenlerim. Eksikleri gideririm. Görüşmeye hazır hissetmek hoşuma gider. Randevu almadan ziyaret ettiğim dostlarım eğer benimle ilgilenemezlerse fazla şaşırmam veya alınmam. Aslına bakarsanız, mekânlarına girmeden önce telefon ederim geldiğimi haber veririm. Müsait değilse de yanına gitmem. Baskın yapmak hoşuma gitmez!

Bu sebeple randevu almadan bir yere gitmeyin ve bütün ayrıntıların net olduğundan emin olmadan da iş anlaşması yapmayın derim.

Yanlış mı derim?
-----------
www.savassenel.com
-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
MSN: savassenel@hotmail.com

Wednesday, April 04, 2007

BU SEFER SİZE ÜSKÜDAR-EYÜP SULTAN HATTINDAN YAZIYORUM



Eyüp Sultan’da bulunan ve genellikle online çalıştığım şirkete haftada iki gün giderim. Bu günlerde gidiş ve dönüş programımı ayarlayarak Eyüp Sultan-Üsküdar seferi yapan motorlara-şimdi gemi sınıfına dâhil dolmuşlara-binerim. Bu hat, İstanbulluların değerini bilmedikleri bir hattır. Sadece 1,3 YTL’ye eşsiz bir gezi yapabiliyorsunuz. Bu hattaki motorlar, Üsküdar’dan yola çıkar ve sonra Karaköy, Eminönü-Haliç, Kasımpaşa, Fener, Balat, Hasköy, Ayvansaray, Sütlüce’ye uğradıktan Eyüp’e ulaşırlar. Sonra da aynı rotayı Üsküdar’a doğru takip ederler.

Bu motorlar Eyüp Sultan’dan başlayarak iki taraftaki iskelelere tek tek uğrayıp mekik dokuyarak Üsküdar’a doğru süzülürler.

Ben bu motorlarda çay ocağının olduğu büfe kısmına geçerim. Büfe kısmında genellikle bir masa vardır ve orada oturmayı tercih. Burada kitap okur, büfe çalışanlarıyla ve oraya sohbete gelen gemi çalışanlarıyla söyleşiler yaparım, bazen de bilgisayarımı açıp çalışmalarımı gözden geçiririm veya yeni bir yazı yazarım. Bu motorlarda güzel çay yapılır. Mevsim kışsa salep de hoştur. Bazen dalgalar, motora beşik muamelesi yaparlar. İçiniz ürperir. Deniz, içinizde varsa “dünyaya kazık çakma arzunuzu” şöyle bir sallar.

Yazları eğer ilk motora binmişsem güvertede kestirdiğim olur. Uyuyup kalmak sorun olmaz, görevliler veya yolculardan biri uyuyanlara dokunarak son durağa geldiğimizi hatırlatırlar. Özellikle Ramazan Günlerinde, iftar öncesi, ılık havada güverteye oturup açlıkla terbiye olan ve toksinden arınmış bitkin bedeninizi duyumsamak çok hoştur. Uzaktan Üsküdar, görünür, ezan yakındır ve sokaklarda sessizlik hâkimdir.

Şimdi de motorun büfesindeyim, masamdayım. Karşımda deniz, sağımda deniz. Bazen başımı kaldırıp üzerine akşam çöken denize bakıyorum. Uzaktan geçen bir geminin dalgası bizi sallıyor. İkinci bardak çayımı da içmişim, yanımda duruyor. Üsküdar bize yaklaşıyor. Birden birisi camı tıklatıyor. Başımı kaldırıp bakıyorum. Cama vuran kişi, yolculuğun başında sohbet ettiğimiz Amerikalı turist. Eminönü iskelesinde inerken bana bir selam veriyor. Üsküdar-Eyüp hattında bir çok turistle tanışıp sohbet ettiğimi de söyleyebilirim. Bu da ayrı bir keyiftir.

İstanbul’u seviyorum. Yabancı ülkeler gördüm. Oraları da sevdim. Bir kadını seven, bütün kadınlara saygı, bir çocuğu olan bütün çocuklara şefkat duyarmış. Bir kenti ve insanlarını seven de bütün kentlere yakınlık hissedermiş. Ben de bu gruptanım.

Üsküdar’a yaklaşırız, toplanma zamanım gelir. Eşyalar toplarken, büfe çalışanlarına son bir şaka yapılır. Gülüşürüz. Biraz sonra karaya ayak basıp kalabalığa karışırım. Bir dahaki Eyüp seferine kadar karadayımdır.

Bu keyfi siz de yaşayabilirsiniz. İstanbul’a gelen tanıdıklarınızı da bu keyifli yolculuğa çıkarabilirsiniz. Motorla Eyüp’e geçebilir, orada Eyüp Sultan Hazretlerini ziyaret edip, semtin huzur dolu atmosferini soluyup sonra da bir motorla yeniden Eminönü’ne veya Üsküdar’a dönebilirsiniz.

Neden olmasın?
----------
www.savassenel.com
----------------------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN:
savassenel@hotmail.com

Monday, April 02, 2007

MSN MESSENGER VEYA YAHOO MESSENGER'DA MİKROFONLA-SESLİ İNGİLİZCE DERSLERİ


KİTAPLAR TEORİK ŞEYLER MİDİR?


Kitap okumayı önerdiğim zaman, sık duyduğum cevaplardan biri de şudur: “Kitaplar teorik bilgiler, hayata uymayabilirler.” Bu cevap, bir açıdan doğru bir açıdan da yanlıştır. Neden doğru olduğuna bakalım:

Siz bir kitaptan okuduğunuz veya seminerden edinmiş olduğunuz bilgileri uygulayana kadar, o bilgiler “teorik” kalacaklardır. Yazarın sizin geleceğinizi gördüğünü varsaysak bile, siz ayağa kalkıp öğrenmiş olduğunuz şeyleri uygulayana kadar, her şey teoriktir. Okuduğunuz kitap Kutsal kitabınız bile olsa aynı şey geçerlidir.

Ayrıca, insanların yazdığı metinler için konuşursak, hiçbir insanın gerçekliği tam olarak size uymaz. Bir kitap yazılıp basılana kadar bir çok şey değişebilir. Bu kitabın 1 saniyede yazılıp-basıldığını ve sizin de onu o 1 saniye içinde okuduğunuzu varsaysak bile, o 1 saniyede birçok şey değişmiş olabilir ve olacaktır da. Dolayısıyla sizin hayatınız, yazarın yaşadıklarından veya gördüklerinden farklı bir gerçekliktir. Başka bir deyişle sizin hayatınız yazarın hayatına hiçbir zaman tam olarak uymaz. Pekiyi bu kitap okumanın veya başkalarının deneyimlerini öğrenmenin yararsız olduğu anlamına mı gelir? Elbette hayır. Burada misyon devreye girer; hayattaki misyonunuz ve vizyonunuz netse, her yerde işinize yarayan bir şey bulabilirsiniz. Sözgelimi internette gezinmek, başkaları için zaman kaybı olurken, sizin için verimli bir etkinlik olabilir.

Gelelim kitapların teorik kaldıkları iddiasının doğru olduğu yerlere; ben de bazı kitaplar için bunu düşünürüm. Özellikle yapmadıkları işlerle ilgili kitaplar yazan kişilerin yazdıkları bana bu izlenimi verir. Mesela liderlik konusunda kitaplar okurken bu duyguyu yaşarım. Hayatlarında on kişiye bile liderlik yapmamış, hatta iyi birer takipçi bile olmamış insanların kitapları bana bu hissi verir. Değişik kitapları inceleyerek derledikleri şeyleri yazarlar. Yazdıkları yararsız mıdır? Hayır. Ama konuyla içli dışlı olmadıklarını sadece gözlemlediklerini hissedersiniz. Bununla birlikte profesyonel bir okuyucu yine de bu kitaplardan yararlı şeyleri toplayabilir. Özellikle bazı okullarda okutulan ve hayatında hiçbir zaman kapıdan veya tezgâh arkasında satış yapmamış insanların, bu konuları anlatmaları biraz gariptir. Elbette herkes satış yapar, ama kapıdan veya tezgâh arkasında satış yapmamış birisinin sunumları bana eksik gelir. Zaten bu tür kitaplar, kapaklarıyla ve tasarımlarıyla çok itici bir görünüm çizerler. Kitabın yazarı daha kendi kitabını sevimli gösterememiştir. Bir de satış sanatını öğrettiğini iddia ettiği bir kitap yazmıştır.

Bununla birlikte yaşadıklarını anlatan kişilerin kitapları yararlıdır. Sadece gözlemlerin veya hayallerin anlatıldığı kitaplar da yararlıdır. Kitaptan sizin için gerekenleri toplayacak, bunları hayatınıza uygulayıp sonuçları test edecek kişi sizsiniz. Dünyanın en doğru bilgisini de alsanız, o bilgiyi doğru olarak uygulamanız ve sonuçlarını bizzat yaşayıp-ölçmeniz gerekir. Bunu yapmak biraz zahmetli görünebilir ama gittikçe zenginleştiğinizi ve seçeneklerinizin çoğaldığını göreceksiniz. Keşfetmek için yıllarınızı harcamanız gereken şeyleri, kitaplardan öğrenebilirsiniz. Yok “eğer benim zamanım çok” diyorsanız, siz bilirsiniz. Hayat, “bir demet seçimlerden ibarettir” derim.
----------
www.savassenel.com
---------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com

MSN: savassenel@hotmail.com

“İNSAN KAHRI” ÇEKMEDEN LİDER OLUNUR MU?





Saygılar

Savaş ŞENEL

www.savassenel.com

İNTERNETİN NE OLDUĞUNU FARKINDA MIYIZ?


Bugünlerde bir internet tutkusu başladı. Kitaplarla fazla tanışık olmayan yurdumun anne ve babaları “mızıldanan” çocuklarının ve işgüzâr öğretmenlerin etkisiyle evlerine internet sokmaya başladılar. Öğrencilerin okuması konusunda fazla endişeli olmayan bir çok öğretmenin, internet konusunda bu denli tutkulu olmaları da ayrıca traji-komik bir konudur.

İnternet nedir? Çağın en büyük bilgi havuzu olmakla beraber, insan zihninin odaklanması konusunda en büyük engeldir de. Çağımız insanı bunu farkında bile değil. İnternet size milyarlarca sayfa dokuman, imaj ve milyonlarca film sunar. O gördüğünüz ekran, çağın en büyük dikkat dağıtıcısıdır. Kaç kişinin bunu farkında olduğunu merak ediyorum.

Belli bir yaşın insanı olarak, online olan bir bilgisayarda çalışmadığımı söylemeliyim. Benim evimde internet yoktur ve kitap tercümelerini evimde yaparım. Çünkü online olan bir bilgisayarda yapılabilecek yegane çalışmalar, araştırma, haberleşme veya önceden hazırladığınız çalışmaları internet ortamına aktarmaktır. MSN messenger gibi şeyleri açık tutuyorsanız veya e-mail kutunuza sadece belli saatlerde bakma alışkanlığınız yoksa, zaten internet sizin “can düşmanınızdır”. Herhangi bir çalışmaya odaklanmayı beklemeyin.

Bir gencin belli bir yaşta sürücü ehliyeti alarak araba kullanabilmesi gibi, internet konusunda da ehliyet gerektiğine inanıyorum. İnternet, kuşkusuz harika bir icat. Ama insana yapabileceği katkının veya verebileceği zararların sınırlarını kaç kişi biliyor?

Fotoğraflarda illa ki bir laptopun veya bilgisayarın önünde poz veren insanlara da gülümseyerek bakıyorum. Bununla nasıl bir mesaj vermek istiyorlar anlamıyorum: Zihinlerinin internetle darmadağın olduğunu mu, çok zekî ve modern olduklarını mı veya başka bir mesajı mı?

İnternet iki şekilde dikkat dağıtır: Yararlı ve ilgili olduğunuz bir konuda çalışırken ve diğer görevlerinizi ihmal ederek, internette kaybolursunuz. İkincisi tamamen zararlı veya sizin için hiçbir amaca hizmet etmeyen konularla zamanınızı öldürürsünüz. Sözgelimi e-maillerinizi okursunuz, ama üye olduğunuz e-grupları dikkatle ve hedefleriniz doğrultusunda seçmediğiniz için, vaktiniz heba olur gider. Elbette kumar veya ona benzer kötü bir şey yapmıyorsunuzdur ama belli bir hedefe doğru da gitmiyorsunuzdur.

Dolayısıyla bırakın interneti, bilgisayarın bile ne olduğunu bilmeyen anne ve babaların evlerine ve çocuklarının odalarına internet sokmaları ve çocuklarını onunla baş başa bırakmaları hiç de akıllıca değil. Bu konuda ciddî bir eğitim almaları gerektiğini düşünüyorum.

Ben temelde yararlı ve zaten hayatımıza girmiş olan bu icada, internete karşı değilim. Ehliyetsiz ve bilinçsiz kullanımına karşıyım. Hayattaki öncelikleri ve hedefleri konusunda yeterince bilinçli olmayan kişilerin, interneti kurtarıcı olarak görmelerine yanlış buluyorum.
-----------
www.savassenel.com

-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com

MSN: savassenel@hotmail.com