Sunday, April 30, 2006

LEVENT KIRCA-OYA BAŞAR ÇİFTİ NE YAPMAK İSTİYOR? (123)


Cem Yılmaz’ın tersine, mesaj vererek mizah yaptığını söyleyen Levent Kırca, anladığım kadarıyla “sefalet edebiyatını” çok seviyor. Bir seyirci olarak anladığım kadarıyla mizah işinde büyük bir usta. Açıkçası düzenli olarak televizyon seyreden biri değilim. Bununla birlikte, denk geldikçe ne var ne yok diye mizah programlarına bakıyorum. Fakat anladığım kadarıyla, bazı mizahçıların mesaj vermekten anladıkları, sadece sefalet edebiyatı yapmak. Elbette bütün skeçleri buna dayanmıyor ama bir kaçı bile bence etkili. Bu sefalet edebiyatının insanları rahatlattığını fakat uzun vadede kendilerini aldatmaları konusunda yardımcı olduğunu düşünüyorum.

Sözgelimi memurlara ve işçilere sahip çıkmak adına, hayatı için sürekli başkalarını suçlama ve sorumluluğu onlara yükleme alışkanlığını besleyen espriler yapılmaktadır. Cem Yılmaz, devletten destek gelmedikçe harekete geçmeyen sanatçılara “harekete geçin” mesajını veriyor. Levent Kırca da “devlet harekete geçene kadar sen bekle” mesajını vermektedir.

Cem Yılmaz’a da katılmıyorum. Sanatçılar nahif insanlardır, onlar satıcı değildirler. Bütün sanatçılar, Cem Yılmaz ekolunden gelmiyorlar. Sözgelimi, bir hat sanatçısı bir piyanist ya da bir halk ozanı korunmaya ve desteğe gerek duyabilir. Çünkü onlar gösteri insanı değiller, kendilerini ve sanatlarını “pazarlama” ya da tanıtma becerileri olmayabilir. Fakat Levent Kırca ekolünün, dar gelirli insanları dar bir dünya görüşü içinde kalmaya ikna eden tavrını da hiç benimsemiyorum.

Diploması olan birinin işsiz kalması kötü bir şeydir elbette ama bunun diplomanın sahibiyle de ilgisi vardır. Hakim sistemle alay edilecekse, diplomalıya iş bulmadığı için değil, insanları formatladığı için, iletişim becerilerini “geberttiği” için alay edilmelidir. Okullarımızda iyi birer kitaplık olmadığı, öğretmenleri okuma alışkanlığından yoksun oldukları için hicvedilmelidir. Ama yıllarca işsiz gezdiği halde karın tokluğuna bir işe girip bir alanda odaklanıp uzmanlaşmayan insanla da alay edilmelidir. Sigaraya, kahveye para bulan, ama kendi alanıyla ilgili hiçbir yayına para vermeyen “kurnaz” tiplerle dalga geçilmelidir.

Bütün dünyada maaş oranları belliyken, işsizlik her yerin sorunuyken, iş beğenmeyen, kenarından köşesinden başlayıp kendi işini kurmayanlara da mesaj verilmelidir. İşsizim diye bağırıp-etrafına “borç takarken” simit satmayı gururuna yediremeyenlerle alay edilmelidir.

Levent Kırca, üniversiteyi bitirene kadar bir yabancı dil öğrenmeyi akıllarına getirmeyenlerle neden alay etmiyor? Her şeyi bildiği halde insan ilişkileri üzerine birkaç satır okumayıp, buradan kaybedenlerle neden mesaj vermez?

Bunlar satmaz da ondan. Bunlar arabesk türden ve hüzünlü bir haklılık duygusu vermiyor da ondan. Popüler olmak istiyorsanız, bunu yapamazsınız. Öğretilmiş çaresizlik içinde kıvranmayı seçen bu kadar insana “durun biraz siz de suçlusunuz, evlerinizde televizyonlarınız, uydu antenleriniz var, ama sizi geliştiren kitaplar yok” diyebilir misiniz? Bunu göze alabilir misiniz?

Kameraya diplomasını tutup işsizim diye bağıran “zekailer”, diplomanın gerekli olabileceğini- ki bu da kuşkulu- ama yeterli olmadığını ne zaman anlayacaklar? Levent Kırca seyretmeye devam ederlerse zor. Halbuki kitaplarda, dergilerde bu istatistikler yıllardır yayınlanıyor. Bu sorun hiç de eski değil.

Levent Kırca, ne zaman “benim servetim yılların emeğidir. Kardeşim sen de biraz harekete geç. Yapabilirsin” diyecek? “Benim yazı grubumun koca bir kitaplığı var, seni güldürebilmek için habire okuyorlar, dinliyorlar, seyrediyorlar. Sen de biraz etrafa kulak ver” diyecek mi? “Devlet, ağır yürüyor haklısın. Ama sen ilerle” diye haykıracak mı? İnternette saatlerce amaçsızca dolaşanlara “kardeşim, bir amaç edin ve internette araştır, bak neler çıkacak” diye soracak mı?

Umarım sorar. Heyecanla bekliyorum. Yeter gari! Faraza, kısmen ya da bütünüyle haklı olduklarını varsayalım, gene de sefalet edebiyatından yoruldum!
-----------

www.suskunadam.blogspot.com

-----------


Blog güncellemelerinden haberdar olmak ya da yazarla iletişime geçmek istiyorsanız:

MSN:
konudankonuya@hotmail.com

Thursday, April 27, 2006

MADDİ YA DA MANEVİ ORTAK PROJELERİMİZ OLSA DAHA SIK GÖRÜŞMEZ MİYDİK? (119)


Dostlarım sitem ediyorlar, sık sık görüşemiyoruz diyorlar. Bunun nezaketen söylendiği zamanlar da oluyor, ciddi olarak dile getirildiği zamanlar da. Sonra suçlu hissediyorum. Doğru... bir telefonla da halini hatırını sorabileceğimiz ama ihmal ettiğimiz akrabalarımız-dostlarımız var. Bu konuda kendimi aklayamam. Bununla birlikte bir de aramızda kan bağı olmayan-başka bir bağ da kuramadığımız dostlarımız da var. Onlara da ben sitem ediyorum.

Ne gariptir ki sitemci dostlarımın bazıları sadece maddi gelir değil zaman da kazandıracak olan projelere sıcak bakmayan insanlardır. Sadece para için değil, zaman da kazandıracak olan telif gelirleri için kafa yormazlar. Ama başka bir zaman da “ya seninle hiç görüşemiyoruz, zaman bulamıyoruz” gibi şeyler söylerler. Yaşamak için "zaman sattığımız" sürece- ki bu da günde sekiz-on saat demektir- nasıl görüşeceğiz, doğrusu anlamak güç. O zaman çalışma saatlerim dışında yaptığım ve paradan öte beklentilerim olan yazarlık-kitap tercümeleri gibi çalışmalarıma son vermeliyim ki onu ben yapamam. Bazı dostlarımın benim sadece zengin olmak değil, “varlıklı” olmak istediğimi anlayacağı günü iple çekiyorum.

Bunun dışında insanların birbirleriyle görüşmeleri için paylaştıkları bazı hedeflerin olması gerektiğini düşünüyorum. Bu hedefler maddi de olabilir manevi de. Hayat böyle kurgulanmış. Ortak çalışmaları olan insanlar daha sık görüşüyorlar, çünkü bir sebepleri oluyor. Sözgelimi yaşadığımız çevrede hayırsever bayanlar var ve sık sık bir araya geliyorlar. Çünkü bir amaçları var. Yoksul öğrenciler için kermesler, yardım amaçlı etkinlikler düzenliyorlar. Sevecenlikle hazırladıkları yemekleri ya da göz nuruyla hazırladıkları örgüleri, elbiseleri sergiliyorlar. Heyecanla satıyorlar ve ihtiyacı olan gençlere burs olarak sunuyorlar. Bazı bayanlar da ticaret yapıyorlar. Birbirlerine sevdikleri ürünleri tanıtıyorlar. Aynı çalışmalara destek veren beyler de var. Bir grup erkeğin ya da kadının futbol hakkında konuşması ya da dedikodu yapmaları yerine maddi yada manevi bir hedefe odaklanmaları, bana daha güzel geliyor.

Ortak hedefler ve hayallerin önemi evlilikler için de geçerli. Öğrenciyken yanında tercümanlık yaptığım bir Derviş Amcam vardı. Evlenen gençlere eksiksiz bir ev açılmasına karşıydı. Çünkü evin eksiklerini gidermenin yeni evli çifte heyecan ve enerji vereceğini söylerdi. Bunlar kısa vadeli hedefler. Uzun vadeli anlamda da hedefsiz, paylaşımsız kalan evliliklerin çöküp gittiğini biz de görüyoruz. Çünkü eşler arasında kan bağı yok. Ne yazık ki, sadece aşk ya da sevgi de, her zaman yeterli olmamaktadır.

Elbette hiçbir sebep olmasa bile bir araya gelmemiz gereken insanlar var. Bu insanlar yakın akrabalarımızdır. Fakat kan bağı da yoksa hiç bir maddi ya da manevi ortak proje ya da hedefiniz olmayan insanlarla ne kadar sıklıkla görüşebilir misiniz? Bu görüşmeler size heyecan ya da enerji verir mi?

Bazı dostlarıma ihtiyacı olan insanlar için burs, yardım vs. gibi konularda katılımcı olmalarını tavsiye ediyorum ya da başka saygın insanlar aracılığıyla bu tavsiyemi iletiyorum. Sosyal sorunlarda çözümden yana yerlerini alsınlar istiyorum. Parasal güçleri olmadığını söylüyorlar. Başka zaman onlara maddi gelir sağlayacak bir sürü projeyi de geri çeviriyorlar. Çünkü rahatlık bölgelerinden çıkmak istemiyorlar. Kitaplar tavsiye ediyorsunuz, ilgilerini çekmiyor. Yararlı bulduğunuz bir semineri ya da filmi öneriyorsunuz, gereksiz bulduklarını ifade ediyorlar. Yeterince zamanınız ve sabrınız varsa derbi maçları hakkında ya da hükümetin gidişatı hakkında saatlerce konuşarak sizi "esir" alabiliyorlar. Ben de bunu ilginç buluyorum.

Ben çok mu safım dostlar? Onlar iki satır okumadan, iki kelam dinlemeden saatlerce konuşuyorlar da, ben iki satır yazmak-iki laf etmek için saatlerce okuyorum, saatlerce dinliyorum. Sosyal sorunların çözümünde yer almak için zaman bulamayan insanlar, başka şeylere kolayca zaman bulabiliyorlar.


Neden büyük yada küçük bir hedefi olan insanlar bende hayranlık ve tanışma isteği uyandırıyor? Çünkü “gaye-i hayal olmazsa, ezhan enelere döner” demiş büyük düşünür. Yani hedefleri olmayan insanlar, birbirleriyle uğraşır. Yani belli bir amaç olmadan bir araya gelen insanlar, birbirleriyle uğraşmaya başlarlar. Tabiatta boşluk yoktur. İyi ve net bir amaç yoksa, hemen bu boşluk sağlıksız bir şekilde dolacaktır.

Gaye-i hayal olmazsa, ezhan enelere döner diyen aziz insan, ne iyi demiş, ne güzel demiş değil mi dostlar?
-----------

www.suskunadam.blogspot.com

-----------
Yorumlarınız için:
MSN:
savassenel@hotmail.com

Tuesday, April 18, 2006

ANNEMİ ÇOK ÖZLÜYORUM (Sadet Harici Yazılardandır) (116)



Kimi zaman annemi ne kadar çok özlediğimi her zamankinden daha derin bir şekilde fark ediyorum. Uzun bir zaman önce bizi bırakıp gitti. Bizi bırakıp gittiğinde, tenhalarda ne çok ağlamıştım! Fakat buralardan giderken huzurlu olması teselli etmişti bizi. Ben, tanıdık bir sokakta yürürken, kendisini birden bire yabancı, ıssız bir yerde bulan ve bir başına kalmış bir çocuk gibiydim, ama bir fark vardı: Ben bir çocuk gibi ulu orta ve bağıra bağıra ağlayamıyordum.

Hayatın gittikçe karmaşıklaşan yapısı içinde, annemle kurduğumuz yalın ve hesapsız bağı çok özlüyorum. O, benim annemdi, onun karşısına çıkarken bin bir türlü hesap yapmıyordum, yanında ağlamaktan utanmıyordum. Ne dişlerimin arasındaki maydanoz parçası, ne beden dilimi yanlış kullanmam ne de diğer “ıvır zıvır” şeyler, onun gözlerinde gördüğüm şefkati azalttı. Bende gördüğü veya benden duyduğu hiçbir şeyi aleyhimde kullanmayacağını, benim için üzülse de veya beni şefkatle ayıplasa da, beni "rüzgârda savrulmak" üzere terk etmeyeceğini, kusurlarımı başkalarına anlatmayacağını ve beni hep seveceğini ve beni hep sevdiğini biliyordum. Beni dünyaya getirmeden önce, beni sağlıklı görmek sonra da, beni büyütmek için bütün umutlarını seferber etmişti. Yıllarca ilk bebeğini, yani beni bağrına basmıştı, mutluluğunu benimle paylaşmıştı. Ve belki de çok üzüldüğü zamanlarda yüzü yüzümde ağlamış ve benim kokum sebebiyle hayatla yeniden barışmıştı.

Okuma yazma bilmediğim yaşlarda, beni yanına alır ve bana kitaplar okurdu. O dakikalar, ne kadar da güzel anlarmış... Çocuk ruhum, elbette bunu o zamanlar da hissediyordu. Ama şimdi o anlar, bana daha da değerli geliyor. Bir insanın çocuğuyla nasıl ilgilenmesi gerektiğini annemde görmüştüm. Çocuklarının büyümelerine, insan oluşlarına, sevgiyle, sabırla, ilgiyle emek vermesi sıra dışıydı.

Onunla konuşmadan anlaşıyorduk. Yanında nefes alıyordum. Çok üzüldüğüm zamanlarda beni seyredip, bilgelikle teselli edişini ve “oğlum sen artık büyüdün, bunları hep yaşayacaksın” deyişini, beni kucaklayışını çok ama çok özlüyorum.

Beni sabırla dinlerdi. Keşke daha çok o anlatsaydı ve ben onu daha çok dinleseydim. Uzun ve bunaltıcı konuşmalarımı sabırla dinlemeyi nasıl da başarırdı! Onun da dertleri vardı. Ama annelik ve liderlik rolü, onun sınırlarını çizmişti. Çok sevindiğini ya da çok üzüldüğünü anlardım. Kadın olmak, anne olmak zordu. Madem ki herkes ona anlatıyordu, hep dinleyecekti. O, eşinin ve çocuklarının sığındığı liman olacaktı. Duruşu ve tavrı hep bunu anlatırdı.

Zor bir hastalıkla pençeleşiyordu. "Pençeleşmek" kelimesini özellikle kullanıyorum. Hepimiz en az bir kez, denizde, gölde veya benzeri bir yerde boğulma tehlikesi geçirmişizdir. Bir insanın suda değil, herkesin rahatça nefes aldığı bir yerde nefes alamadığını düşünün. Annem bu nefessiz kalma nöbetlerinin gelişlerini ve geçmelerini sabırla beklerdi. Bazı günler, onu görmek bana acı verirdi. Basit bir problemi çözemedikleri için ağlayan sızlanan insanları gördüğümde, "Acaba nefes darlığı çeken bir insanı görmek onları biraz olsun teselli eder miydi?" diye düşünürüm.

Annem, bütün çektiği sıktığı sıkıntılara rağmen hep gülümserdi. Bir gün doktoru “bu hastalık nasıl oluyor da sizi çökertmiyor” demeye getirdiğinde, annemin cevabı şu olmuş: “Her şeyim var. Çocuklarım, ailem benimle birlikteler, birbirimizi seviyoruz ve birbirimize saygı duyuyoruz. Bu hastalık da Allah’ın takdiri. Dilerim mükâfatlandırır.” Doktor neredeyse afalamış. Annem, bu diyaloğu bana sonradan anlatmıştı. Bir gün, onun için çok üzüldüğümü görünce, beni teselli etme gereği duymuştu sanırım.

Kadınlara karşı beslediğim saygı ve duyarlığın temelinde anneme duyduğum saygı ve sevgi vardır. Kadınların, çocuklarının ve eşlerinin hayatlarına neler katabileceğini ilk kez, kendi gözlerim ve algımla annemde görmüştüm. Annemin bilge, zarif ve şefkatli bir kadın oluşu, bende bütün kadınların öyle olduğu ya da olabileceği hissini uyandırmıştır. Güzel bir kadındı, ama onun dişiliğine-görüntüsüne değil, kadın ruhuna dikkat çeken duruşu ve tavrı, hep gözümün önündedir.

Annem zarif bir Anadolu kadınıydı. Yıllar sonra ilkokulu dışardan girdiği sınavlarla bitirmişti. Bazen kendi kendime soruyorum: "Acaba" diyorum "o zarifliğini, derinliğini ve arı zihnini buna mı borçlu?" Kendince bazı "doğruları" dikte etmekten, başka erdemlere ağırlık veremeyen eğitim sistemi onu da değiştirir miydi? Bilmiyorum.

Annemi çocukça, kalbimin kirlenmiş ve kirlenmemiş her yanıyla ve çok, ama çok özlüyorum. Fena özlüyorum

.-----------------------
Savaş ŞENEL
İngilizce Eğitim Danışmanı
İletişim ve Yazarlık Koçu

-----------------------------
Lütfen Facebook sayfamızı ziyaret edinizİletişim Okulu.
-----------------
İNGİLİZCE ÖĞRENİMİ VE ÖĞRETİMİ İLE İLGİLİ PAYLAŞIM SAYFALARIMIZ.
(İlginizi çeken konuya ait satırı tıklayınız)

Yüz yüze veya Online olarak verdiğimiz Dersler-Eğitimler


Facebook: Genel İngilizce Paylaşım Grubu

SAYFALARA VEYA YAZARA SPONSOR OLMAK İÇİN:

Sayfalara veya yazara sponsor veya destek olmak için bilgi
-----------------
Savaş ŞENEL
İngilizce Öğretmeni-Eğitim Danışmanı
İletişim ve Yazarlık Koçu
savassenel@yahoo.com
savassenel@savassenel.com

“SEN ARTIK BÜYÜDÜN OĞLUM, ARTIK BUNLARI HEP YAŞAYACAKSIN” (114)





Saygılar

Savaş ŞENEL

www.savassenel.com

ÖĞRENCİLİK HİKAYELERİM/ BELKİ BAZI DERSLER ÇIKAR (Sadet Harici Yazılardandır) (113)


Lisedeyken iyi bir çocuk ama kötü bir öğrenciydim. Ülkemizde danışmanlık-rehberlik sistemi o zamanlar gelişmediği için lisede yanlış bir bölüm seçmiştim. Derslerim çok kötüydü. Elektroniği seviyordum ama ben durmadan okumak, insanlarla konuşmak istiyordum. Konuşmayı seviyordum çünkü o zamanlar dinlemeyi bilmiyordum! Şu sıralar, başka insanları da dinlemek gerektiğini yavaş yavaş öğreniyorum! (Umarım başarırım) Elektronik atölyesindeki çekmecemde her zaman şiir kitapları, dergiler ve buna benzer şeyler olurdu.

Durmadan çeşitli kitaplar ve dergiler okuduğum ve “çaktırmadan” İngilizce çalıştığım için, Yabancı Diller Bölümünü kazanıverdim. Ailem dışında herkes şaşırmıştı. Çünkü elektronikle ilgilenmediğim için derslerimde zayıf olmam beni diğer insanların gözünde bitirmişti! Bana imajım konusunda yardımcı olacak bir menajerim de yoktu!

Üniversiteyi kazanmama en çok sevinen kişi merhum annemdi. Oğlunun “kapasitesiz” olmadığını herkes görmüştü. Annemin özgüveni ve ailesine olan güveni çok yüksekti. Fakat sanıyorum ahbaplarımız, zaman zaman benim hakkımda konuşarak onu üzüyorlardı. Notlarım çok kötüydü ve durmadan bir şeyler okuyordum. Bundan daha anlaşılmaz ne olabilirdi? Hatta bir komşum yerde bulduğum bir kağıdı okuduğumu görmüştü ve her fırsatta (övgüyle) anlatırdı.

Üniversiteyi kazandığımda, anneme, arkadaşlarımla kalmama izin vermezse ertesi yıl İstanbul dışında bir yer yazacağımı söyledim. Bu söylediğim şakaydı ama kadıncağızın neredeyse yüreğine inecekti. “Şantajıma” üzülerek boyun eğdi.

Üniversite hayatı, çok güzeldi. Her gün Beyazıt’taki sahaflara gidip yeni kitaplar almaya başladım. Lisede yaşadığım bazı olayların açtığı yaraları kitaplar iyileştirdi diyebilirim. Kaprisleri yoktu, onları sevdiğinizde, hep yanınızda oluyorlardı.

Bayağı bir okudum üniversite hayatım boyunca. Kitaplar, kendimi ve insanları sevmem, kendimi ve diğer insanları daha iyi anlamamam konusunda bana çok yardımcı oldular. Hiç kimse masum değildi ama bir yandan da hepimizin çocuk bir yanı vardı.

Arkadaşlarımla kalıyordum. O zamana kadar her şeyimi annem, benim için hazırlıyordu. Arkadaşlarımla kalırken, yemek yapmayı öğrendim. Yemek yapmak çok hoşuma gidiyordu. Mutfakta yemek yapmak, karmaşık şeyler düşünmekten yorulmuş ruhumu dinlendiriyordu. Çok üzgün ve dalgın olduğum bir gün, pilava tuz yerine şeker attığımı hatırlıyorum. Her zaman nezaketiyle dikkat çeken bir arkadaşımız “böyle de güzel oluyormuş” deyip pilavı yemeğe devam etti. Herkes, gülümseyerek ona katıldı. İlerleyen yaşımla birlikte onların ne kadar zarif davrandıklarını daha iyi anlıyorum.

Yemek ya da bulaşık yıkama sıram geldiğinde, kütüphaneden ödünç aldığım İngilizce tiyatro, seminer vs. kasetlerini dinliyordum. İngilizce öğrenirken, bu kasetlerin çok yararını gördüm.

Öğrenci evinde annemin değerini daha çok anladım. Burada alıngan insanları idare etmeyi, evi derleyip toplamayı, başkalarına yük olmamayı ve bunlara benzer daha bir şeyi öğrendim. Bazen komşu çocuklarına ders çalıştırırdık. Ders çalıştırmayanlar, çay ya da ona benzer ikramlar hazırlar, sonra hep birlikte uzun sohbetler yapardık.

Karlı kış gecelerinde sobanın başında yaptığım okumaları hatırlıyorum da, ne kadar çok şey kazandırmışlar bana. Başka bölümlerde okuyan arkadaşlarımla yaptığımız sohbetlerden de çok şey öğrenmiştim. Bazı komşular, bizlerden zaman zaman tedirginlik duyarlardı. Çünkü gürültü yapmazdık, kendi dünyamızda kimseyi rahatsız etmeden yaşar giderdik. Genç insanların bu kadar sakin olmaları onlara şaşırtıcı gelirdi. Zaman zaman bizi tanımaları için onları çaya davet ederdik. Sanırım o günlerin bana kattığı şeylerin yansımaları bende sonsuza uzanacak.

Sonra okul bitti ve bu rüya da bitti. Arkadaşlarım hepsi bir yerlere dağıldılar. Kimi doktor, kimi öğretmen, kimi idareci oldular. Bazıları yurt dışındaki Türk okullarında görev aldılar. Onları çok, ama çok özlüyorum. Hepsi de zarif delikanlılardı.

Kim bilir, belki bir yerde yeniden bir araya geliriz. Eminim çok güleceğiz ve bir yandan da çok duygulanacağız.
-----------

www.suskunadam.blogspot.com

-----------
Yorumlarınız için:
MSN:
savassenel@hotmail.com

Monday, April 03, 2006

HEDEFLERLE PAZARLIK YAPILIR MI? (107)


Hedeflerinizle pazarlık yapar mısınız? Bu pazarlıkta ne kadar başarılı olursunuz? Hedefleriyle pazarlık yapan insanlara sık sık rastlıyorum. “İngilizce’yi bir yılda öğrenirsem öğrenirim, yoksa bırakırım” gibi sözler duyuyorum. İnsanlar her konuda hedefleriyle pazarlık yapıyorlar ve yazık ki pazarlık yapmak alışverişte işe yarasa da hedefler konusunda işe yaramıyor.

Bir keresinde sokakta yürüyordum ve arkadaşıyla sohbet eden bir gençten şu ifadeyi duydum: “Bir yıl hazırlık okudum yetmez mi? Artık İngilizce öğrenmek için uğraşamam!” Ne kadar ilginç bir ifade! Bir insan İngilizce’yi ister öğrenir ister öğrenmez kendi sorunudur. İngilizce öğrenmediği zaman kimse yas tutmayacak ya da kimse onu ikna etmeye çalışmayacak. Ne İngiltere başbakanından ne de Amerikan başkanından ona ikna mektupları gelmeyecek. İnsanlar, İngilizce’yi ya da başka bir dili kendileri için öğrendiklerini ya da hedeflerine kendileri için ulaşmaları gerektiğini farkına varmıyorlar.

Ben hayatımı geliştirmek, kendimle ve sevdiğim önemsediğim değerlerle/ insanlarla ilgili hedeflerime ulaşmak için kitap okur ya da yabancı dil öğrenirim. Bunların gerekli olduğuna inanıyorsam, yola koyulmam gerekir. Yabancı bir dili öğrenmem gerekiyorsa ve bunun için sözgelimi üç yıl harcamam gerekiyorsa harcarım. Çünkü hedefe ulaşma sürecim üç yıldır ve ben bu bedeli ödemek zorundayım. Başkasının iki yılda öğrenebilmesini gurur mevzu yapmam. Üç yıl sonra hedeflediğim yabancı dili öğrendiğimde, bir sürü insandan farklı olacağımı bilirim.

Bir öğrencim iki yıl üniversiteye hazırlandığı halde istediği bölümü kazanamadı ve yeniden üniversiteye hazırlanmaktan vazgeçti. Hemen onunla oturup konuştum ve hatırlı insanların da onunla konuşmasını sağladım. Birinci yıl konuyu ciddiye almamıştı. İkinci yıl çok çalışmıştı, ama bu çalışması yetmemişti. Artık üçüncü yılda kazanacağından emindik. Üniversiteyi bitirdiği zaman kimse ona üniversite sınavına kaç kez girdiğini sormayacaktı ama gururu kırılmıştı, kötü hissediyordu. Başkalarıyla yarışmaması gerektiğini, elinden geleni yaptığını belirttik. Başkalarının birinci ya da ikinci yılda üniversite kazanmasının onu küçültmeyeceğini anlattık. Sonra ikna oldu ve yeniden denedi. Şu anda öğretmenlik hayatının yedinci yılında ve işini çok seviyor. Eğer yeniden denemeseydi, hedefiyle pazarlık etseydi ne olacaktı? Dünyanın sonu gelmeyecekti ama çok sevdiği öğretmenlik mesleğini icra edemeyecekti.

Bu açıdan, kendi koyduğu hedeflerle pazarlık edenleri anlayamıyorum. Kiminle pazarlık ediyoruz? Karşımızda indirim yapma ihtimali olan bir satıcı yok ki! Ben iletişim konusunda iyi olmak için, sözgelimi beş yüz seçkin kitabı okumak ya da binlerce insanla iletişime geçmek zorundaysam, bu işin tabiatı buysa, bu konuda nasıl pazarlık yapabilirim? Bu rakamları nasıl azaltabilirim? Bu mümkün mü? Ekmeğin pişmesi için belli bir ısı ve belli bir süreç gerekiyorsa, elden ne gelir?

Süreden ve ısıdan kıstığım zaman, insanlara "pişmemiş ekmek yedirme" tehlikesiyle karşılaşmaz mıyım? Yeterince pişmeksizin büyük makamlara, büyük gelirlere kavuşmak isteyenlerin gittikçe arttığı bir ortamdayız. Bu "acelecilerin" tavırları, sohbetleri ya da ilişkileri, pişmemiş ekmek gibi. Bu insanlar, çevrelerindeki insanlarda “arızalar” meydana getiriyorlar.

Ben pişmek isterim. Bu yolda insanı bekleyen, bazen gözyaşı, bazen düşünce nöbetleri, bazen mutluluk anlarıdır. “Olsun, insanın da pişmişi, olmuşu güzel” derim başka şey demem.
-----------

www.suskunadam.blogspot.com

-----------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com