Thursday, March 30, 2006

SANATÇILAR VE AĞUSTOS BÖCEKLERİ (106)


Geçenlerde evimizde kahvaltı ederken, balkondan süzülüp gelen güzel bir melodiyle irkildim. Evimiz, Üsküdar’ın sakin ve gürültüsüz sokaklarından birindedir ve farklı bir sesi hemen fark edersiniz. Bu güzel melodinin nerden geldiğini anlamak için balkona çıktım. İki kişiden erkek olanı, akordeon çalıyor, ona eşlik eden bayan da para veren insanlardan para alıyordu. Hemen ben de bir miktar parayı onlara doğru yavaşça attım. Nereli olduklarını sordum. Romanya’dan, hayallerinin peşine düşüp gelmişlerdi. Attila İlhan’ın bir şiirinde okuduğum “kişi durduk yerde terk-i diyar etmez/ Gurbetin kahrını sebepsiz ihtiyar etmez” dizesi aklıma geldi. Bir anlık duygulanmadan sonra içecek bir şeyler ikram etmek üzere eve davet ettim. Benim heyecanımı şaşırtıcı bulmuşlardı. Gülümsediler. Teşekkür edip yollarına devam ettiler. Hikayeleri neydi, neden buradaydılar, öğrenemedim.

Derslerim gereği Bakırköy’e sık giderim ve metroyu kullanırım. Bir gün metro istasyonuna girdiğimde alıştığım müzik yayını yerine canlı bir icradan gelen melodi kulaklarımı doldurdu. Üç genç konser veriyordu. Çok heyecanlı ve içten çalıyorlardı. Hepsi de üniversite öğrencisiydiler ve birisinin bölümü mühendislikti. Onlarla biraz sohbet ettim. Sonra yola evime gitmek üzere metroya bindim.


Başka bir günde “yalancısın, yalancısın sana inanamam” sözleri kulaklarımı doldurdu. Aşık Mahsuni’den politikacılar için yazılmış bir türküydü bu. Bir sonraki metroyu bekledim ve türküyü sonuna kadar dinledim. Bu türküyü söyleyen kişiyle sonradan konuşma fırsatım oldu. O da tek başına gitar eşliğinde türküler ya da şarkılar söylüyordu. Konuşmasında problemler vardı ama şarkı söylerken hiçbir zorluk çekmiyordu. Müzeyyen Senar’ın yaşadığı durumu yaşıyordu. Çok sıcak ve samimi bir insandı.

Taksim metrosunda da müzik icra edenlere rastlıyorum ve çok hoşuma gidiyor. Taksim metrosunu çok kullanmıyorum ama ara sıra gittiğimde orada da biraz nefes alıyorum. Farklı müzisyenler oluyor ve bazen Türk Halk müziği bazen şarkılar dinleyebiliyorum. Bu sanatçılar sayesinde, insanlar, günün koşuşturması içinde biraz olsun soluk alıyorlar.

Yine bankların sırtlarına ünlü şairlerin dizelerinin yazılması da çok hoş. Bu dizeler, bizi günlük endişelerden biraz olsun çıkarıp insan olduğumuzu hatırlatıyorlar. Sevdiğimizi, özlediğimizi ya da buna benzer şeyler hissedebildiğimizi “hissettiriyorlar.” Bir banka bakıp oradaki dizeleri okuyan insanların duruşları ve yüz ifadeleri çok hoşuma gidiyor. İnsanlar, eğer biri oradaki dizeleri okuyorsa , gidip o banka oturmuyorlar. Bu da çok saygılı bir tavır.

İnsanlar geçim telaşında ya da hayallerinin peşinde koşuşturuyorlar. Okuyarak, dinleyerek ya da icra ederek sanatla bir şekilde ilgili olmak da, hayallerinin bir parçası değilse çok üzülürüm. Çünkü hayatı duyumsamaları çok zor olacak ve sohbetleri, hayalleri onlara da sevdiklerine de tat vermeyecek diye korkarım. Ben de girişimciyim ve ekonomik özgürlüğümü kazanmak istiyorum. Ama bir bardak çay eşliğinde sözgelimi Müzeyyen Senar’ı, Salif Keita’yı dinlemek, Attila İlhan’ı, Sezai Karakoç’u ya da Pablo Neruda’yı okumak, Mustafa Kutlu’nun hikayelerini duyumsamak isterim. Neşet Ertaş bana Zahide’sini her zaman anlatsın isterim.

Sanatçılar, Ağustos böcekleridir. Sezai karakoç’un “Ağustos Böceği Bir Meş’aledir” adlı eşsiz şiirinde dediği gibi, Lafonten onlara haksızlık etmiştir. Sanatçılar da, Ağustos böcekleri gibi kavuran yaz sıcağında bize gecenin serinliğini getirirler. Kışın da bizi ısıtırlar, ilham verirler. Bilgisayar ve para sayma makinelerinin tıkırtıları, araba gürültüleri arasında, onların çalışmalarını duymaya, seyretmeye ve görmeye ihtiyacımız var.
-----------

www.suskunadam.blogspot.com

-----------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com

Saturday, March 11, 2006

ÖĞRENMEKTE OLDUNUZ YA DA ÖĞRENMEYİ PLANLADIĞINIZ DİLİ SEVMEYE ÇALIŞIYOR MUSUNUZ? (ARANIZDA DUYGUSAL BİR BAĞ VAR MI?) (103)


Eğitimcilik hayatımda ve iş hayatına girdiğim günden beri keşfettiğim bir şey var: İnsanlar, duygusal bağ kurmadıkları hiçbir konuda başarılı olamıyorlar. Bu açıdan ya yaptıkları işle ya da o işten bekledikleri şeylerle aralarında duygusal bir bağ kurmak zorundadırlar.

Buz pateni yapmayı hiç sevmediği halde, yurt dışına çıkabilmek, farklı ülkeler görmek için, artistik buz pateninde çalışıp şampiyon olan sonradan da iş dünyasına adım atan Macar bir iş adamını İstanbul’da dinlemiştim. Bir zamanlar bir demirperde ülkesi olan Macaristan’da, yurt dışına çıkmak, herkes için o kadar da kolay değilmiş. Fakat sporcular bu konuda ister istemez avantajlara sahiplermiş. O da, yabancı ülkelere rahatça seyahat edebilmek için bir sporcu olmayı seçmiş.

Bu örnekteki gibi, yabancı bir dili öğrenirken, onu öğrenmenin size getirdiği avantajlara “aşık” olmalısınız. Bunlar, maddi ya da manevi avantajlar olabilir. Onları düşündüğünüzde içiniz titremeli ve heyecanlanmalısınız. Bu duygusal bağ, size zor zamanlarda destek olacaktır. Öğrenmekte olduğunuz dille ya da hayat şartlarıyla ilgili engellerle karşılaştığınızda, yine bu duygusal bağ, sizin elinizden tutacaktır.

Sadece bir yabancı dili öğrendiğinizde sahip olacağınız avantajlara değil o dilin kendisine de “aşık” olabilirsiniz. Diller, hele anadilimiz, Yaratıcının bize hediyesidir. Bir zamanlar Müslüman bir alim, yerde Fransızca bir metin görür ve onu yerden kaldırır. “Kutsal kitapta yazı ve kalem üzerine yemin var. Bütün diller kutsaldır” der.

Bütün dillerde ayrı bir güzellik vardır. Fransızca’daki o zarafet, Arapça’daki derinlik, İspanyolca’daki o erkeksi coşku, Çince’deki uzun geçmiş, Türkçemiz’in o “çıtır çıtır” güzelliği… Örnekler çoğaltılabilir. Dillerin hepsi, ayrı bir güzellik ve gizem taşır. Neden öğrenmekte olduğumuz bir yabancı dili de sevmeyelim ki? Elbette onu da sevmek mümkündür. Sözgelimi, o dilde filmler seyrederek, karikatürler okuyarak, o dili sevimli bir şekilde ve ustalıkla kullanan insanları dinleyerek, o dille aranızda duygusal bir bağ kurabilirsiniz.

Bu yazdıklarım “mantık küpü” olan insanlara garip gelecektir. “Bir şey bana lazımsa öğrenirim, duyguları karıştırmaya ne gerek var?” diyeceklerdir. Ama insan kalbi ve beyni, şükür ki, böyle bilgisayar gibi çalışmamaktadır. Neden vitamin ağacı yok da meyve ağacı var? Bir düşünün. İnsanların kaçı, elmayı önce vitaminler ya da lif almak için yer? Hele bir çocuğa elmayı yediren “sağlıklı beslenme” bilinci midir yoksa elmanın lezzeti ve görünümü müdür? İnsan, önce duygudur, kalptir.

Yabancı dil öğrenen insanların çoğunda bunu görüyorum. Yabancı dil öğrenmeyi, bir angarya gibi algılıyorlar. Maaşlarında artış ya da başka bazı beklentileri için uğraşmaları gereken bir “problem” olarak görüyorlar. Bu tavır, beni çok rahatsız ediyor. Sonucu siz de tahmin edebilirsiniz. “Sevilmediğini bilen” dil, kendisini onlara açmıyor, teslim etmiyor. Hele dilde mantık aramaları beni “öldürüyor”. Matematik gibi algılamaya çalışmaları, dili sadece mantık kurallarına bağlamaya çalışmaları, bana çok ilginç geliyor. Elbette bir dilin kuralları var, ama diller, mantık örgüsü değildirler. Günlük hayatında yaptıklarının yüzde yetmişini kalbiyle yapan insanlar, dil denilen organik ve insanların içinde büyüyen bir yapının “mantıklı” olmasını bekliyorlar. Sanki kendi anadilimiz mantık kurallarına göre yapılanmış gibi. “Neden Fransızca da sıfatlar çoğul oluyormuş?” “ Çince, neden bu kadar farklıymış?” v.s gibi sorular beni çok ama çok düşündürüyor. Bütün bu soruların, dili bir türlü sevemeyişin, onunla arkadaş olamayışın getirdiği bazı “mırıltılar” olduğunu düşünüyorum.

Öğrendiğiniz dili sevmeye çalışmalısınız. Bir şeyi sevmeye çalışmak size sun’i mi geliyor? Gelmesin. Hiç hayatta bir şeyi sevmeye çalışıp onda sevilmeyi hak eden özellikler aramışlığınız olmadı mı? Sevgi de sonradan gelebilir, emekle beslenebilir. Ben eminim ki her dilin sevilecek, sempati duyulacak yanları vardır. Bu yanları bulamazsanız, dersten derse taşınarak zamanınız, dolayısıyla ömrünüz geçer. İnsan, sevmediği dili gürül gürül bir neşeyle konuşabilir mi? “Evet” derseniz, bu cevabı ne mantık ne de kalp kabul eder.
-----------

www.suskunadam.blogspot.com
-----------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN:
savassenel@hotmail.com

Wednesday, March 08, 2006

OLUMSUZA ODAKLANMAK, TEKNOLOJİ HASTALIĞI VE BAHANELER HAKKINDADIR (102)


Çalıştığım okulun kitaplığında belki 100 tane film vardı. Bunlar DVd formatında olmayan video kaset formatında kaydedilmiş filmlerdi. Bir öğretmen arkadaşıma bunlardan söz ettim. Onlarla ilgilenmediğini, çünkü bu filmlerin DVD formatında olmadığını söyledi. Ben afallamıştım açıkçası. Çünkü o kadar güzel filmlerdi ki bunlar. Üstelik video kaset formatı da oldukça net ve temiz bir formattı ve okulda da zaten bu filmleri seyretmek için gerekli donanım vardı. Onca güzel filmi DVd olmadıkları için kullanamayacağını söyledi. Aslında sinema filmlerini sevmiyordu ama bahanesi başkaydı.

Ben de ders aralarında, dersim olmayan saatlerde bu filmleri oturup “afiyetle” seyrettim. Yani şimdi onca güzel filmi DVD formatında değiller diye seyretmemek biraz “saflık” olmaz mıydı?

Yine ofisimde CD’ler ve kasetler vardır. Ben kaset de dinlerim. Benim dijital ses aletlerim, CD çalarlarım da, iki tane diz üstü bilgisayarım da de var. Ama kaset diye değerli konuşmaları ya da eski albümleri neden dinlemeyeyim ki? O kasetlerin CD sini her zaman arayamam da, bulamam da? Münir Nurettin Selçuk’un bir kaseti elime geçmiş, ne diyeyim “Üstat, bir CD’ni bulursam dinlerim, kaset dinlersem el alem ne der? “ mi diyeyim?

Aşık olduğunuz ya da çok değer verdiğiniz bir insandan kaset ya da video kaset formatında bir mektup gelse, ne diyeceksiniz? “ben DVD olursa seyrederim” mi diyeceksiniz? Ne kadar komik olurdu değil mi?

Ben bu teknoloji hastalığını anlamıyorum. Elbette benim de DVD, MP3 ses arşivim var. Ama eskicide güzel bir kaset bulursam alırım. Bir keresinde Malezya’da Joho Baru’da bir kitapçıyı geziyordum. Bir sürü kaset gördüm. Başarılı iş adamlarının ve iş kadınlarının konuşmalarını içeren kasetlerdi bunlar. Hemen bütçemin yettiği kadarını pazarlık yaparak aldım. CD’leri yoktu, ne yapayım? “Bunların CD’si yok mu birader?” diye havaya mı gireydim?

Yani bir taş plaktan sanat müziği dinlemenin de keyfi başka değil mi? Metallica’nın konserlerinde transistorlü-dijital yükselteçler (amfilifikatörler) değil eski teknoloji lambalı yükselteçler kullandığını duymuşmuydunuz? Sebebini biliyor musunuz? Ses, daha güzel çıkıyormuş.

Teknolojiyi bahane yapmamakta fayda var. İnsan sinema filmlerini seviyorsa, yüz tane filmi DVD değil diye reddeder mi? Ya da bilgi peşindeyse çok önemli şeylerin anlatıldığı ses kasetlerini göz ardı eder mi? Sözgelimi Bill Gates’in çok özel konuşmalarını ses-kaset formatında bulsanız bunlar dijital değil diye dinlemeyecek misiniz? Uzmanlar ya da İstihbarat örgütleri öyle mi yapıyorlar, bilginin mi yoksa formatın mı peşindeler sizce?

Altı yıldır aynı bilgisayarı kullanıyorum. Bedava versem almayacak insanlar var(!) Aman ne gam! Benim amaçlarıma hizmet ediyorsa bir şeyi on yıl da kullanırım. Çantamda kaset çalar da var, Ipod da. Bilgi hangi formatta gelirse alırım, dinlerim.

Teknoloji benim esirim olsun, daha ne diyeyim?
-----------
www.suskunadam.blogspot.com
-----------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com

ORMANDAKİ AYI NE ZAMAN SORUNUM OLUR? (101)


Esnaflarla çok diyaloga girerim. Bu insanların şikayetleri işlerin gittikçe azalmasıdır. Zaman zaman dertleşiriz. İnternetten söz açarım. Site açmalarını, evlere servis yapmalarını, internetten araştırma yapmalarını öneririm. İnternetle ilgilenmediklerini, anlamadıklarını v.s söylerler. İnternet onların “olayı” değildir. Fakat, hayatları boyunca internete girmeseler bile artık onun “krallığında” yaşadığımızı anlamak istemezler.

Ormandaki ayıyla ilgilenmeniz gerekmez. Ama ayı şehre indiyse ve sizinle karşı karşıyaysa artık o sizinle ilgilenecektir. Küçük esnafın anlamadığı budur. İnternetle ilgilenmedikleri için internetin de onlarla ilgilenmediğini sanıyorlar. Evet siz ayıyla ilgilenmiyorsunuz ama o, sizinle ilgileniyor. Bu daha önemli. İnternet, sadece reelde çalışan herkesin müşterisini, adayını ya da fırsatlarını alıyor, hem reelde hem internette çalışanlara veriyor.

MSN’le sipariş alan çaycılar da var, internet sitesi olan taksi sürücüleri de. Bu örnekleri veriyorum. Ama insanlar internetin büyük bir dönüşüm sağladığını farkında değiller, onu hala “Atari salonu” sanıyorlar. İnsanlara örnekler veriyorum. Benim tüketici olarak aldatılmaktan yorulduğumu, aracılardan bezdiğimi, internetten, güvendiğim sitelerden alışveriş yaptığımı, indirim aldığımı hatta gelir elde ettiğimi anlatıyorum. Bir dükkana girip, günlük cirosunu benim ihtiyaçlarımın önünde tutan tezgahtarlarla “boğuşmak” istemediğimi dile getiriyorum. Elbette her tezgahtar ya da satıcı böyle değil ama bunu ayırt etmek için verecek zamanım yok. Bu sefer bana kırılıyorlar. Alışverişle değil, yazarak, düşünerek, ailemle zaman geçirmek istediğimi ve bir çok insanın bunu istediğini anlatıyorum. Günde 14 saatlerini dükkanda geçiren ve bunu aile babası olmanın gereği sanan insanlar benim “romantik” isteklerime uzaktan bakıyorlar.

Aynı şeyi öğrencilerimle de yaşıyorum. Onlara bilgi göndermek için e-mail adreslerini soruyorum. Buna gerek olmadığını, onları arayabileceğimi söylüyorlar. Bir gün eşlerini, çocuklarını v.s’yi içine alacak bir dünyadan uzak kalıyorlar ve kontrolü kaybediyorlar. Onlara telefonla ulaşacağımı söylüyorlar. Ne kadar komik! Hoşuma giden bir resmi ya da yazıyı SMS’le mi göndereceğim? Sponsorum kim olacak? Hele bir keresinde iş arayan bir öğrencime, mail adresi olmadığı için gerektiği zaman onu aramak üzere telefon numarasını sordum. Bana üç tane numara vermek istedi. Hangisini aramam gerektiğini sorduğumda “deneyeceksiniz” dedi. Sürekli kullandığı bir numara yokmuş. Ben de numaralarını almadım tabi. Sonsuza kadar iş arayabilir, bence mahzuru yok.(!)

Ben teknoloji “hastası” değilim ama kontrolü elimde tutmak ve çağımı farkında olmak isterim. Eşim ve çocuklarım internet kullanacaklarsa, ne olup bittiğini farkında olmam gerektiğini düşünürüm. İnternette olabilecek “kazalar”, trafikte olacabileceklerden çok daha fazladır.

Elbette belli bir yaşa gelmeden ve kitap okuma alışkanlığı kazanmadan, çocukların ne bilgisayarla ne internetle tanışmalarını istemiyorum. Bu düşüncem belki bazılarınıza garip gelecek ama bu şekilde düşünüyorum. Bir insana okuma alışkanlığı kazandırmadan, bilgiyle tanıştırmadan bilgisayarla ya da internetle tanıştırmak, onu sadece “intendo” oyunlarında uzman yapar kanısındayım.

Ama zamanı gelince, ki bu konuda araştırmalar yapılmalıdır, herkesin kişisel bir web sitesi, e-mail adresi olmalı ve herkes internet kullanma konusunda eğitim almalı diye düşünüyorum.

Garip mi düşünüyorum?
-----------

www.suskunadam.blogspot.com

-----------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com

VE KARŞISINIZDA YÜZÜNCÜ YAZI (100)


Geldik yüzüncü yazıya. Aslında daha fazla yazı yazdım, ama bazılarını burada yayınlamadım. Bir yerde bekliyor şimdi o yazılar.

Bu blog furyasına katılışım dostum Gökhan Yorgancıgil sayesinde oldu. Eskiden beri tanıdığım ve kendisini tanıdığım için hem mutluluk hem de gurur duyduğum Gökhan, bana bloglardan söz etti. Benim web sitesi açmak istediğimi ama bir türlü yapamadığımı biliyordu. İşte bu blog, “Konudan Konuya” böyle doğdu. Gökhan’la ve onun gibi sıra dışı insanlarla tanışmanın bir yararını daha gördüm. (Onu daha çok tanımak isterseniz, sayfanın solunda yer alan, "düşler ve erdemler" ve "mahkum" isimli linkleri tıklayınız. Bu siteler ona aittir.

Ağustos ayında başlayan blog serüvenim bu güne kadar, sekiz ay boyunca sürdü. Aklıma gelen her konuda yazdım. Sanat, felsefe, insan ilişkileri v.s. ile ilintili düşüncelerimi buraya aktardım. Aslında amacım, yazılarımın hem depolandığı hem de görücüye çıktığı bir sayfa hazırlamaktı. Amacıma ulaştığımı da söyleyebilirim.

Burada ve diğer bloglarda yazmak beni zihnen rahatlattı. Her yerde, her zaman söyleyemediklerimi, burada bir yazar olarak söyledim. Tepkiler aldım. Uzaklardan yakınlardan dostlar edindim. Bir çoğuyla yüz yüze görüşme fırsatım olmadı, ama bu zaten mümkün de değildi. Sözün özü, bu blogta bir eğitimcinin, halkla ilişkiler ve liderlik eğitimi alan ve bu konuda çok okuyan, dinleyen birinin yazılarını bulma şansınız var. Bu yazıları okumak ne kazandırır? İnanın ben de bilmiyorum. Hangi insanın ne zaman nereden ilham alacağını bilmek çok zor. Bu açıdan insan oğlunun yazdığı, ürettiği her hangi bir şeyin inanılmaz açılımları olabileceğine inandığım gibi, kendi yazılarımın da başkalarına ilham verebileceğine yürekten inanıyorum.

Eğitimcilik hayatım, başkalarını yüceltmekle geçti. Öğretmenin başarısı başkalarının başarısına endekslidir. Hayatta size bilerek kötülük yapmayacak “ender” kişilerdendir öğretmenler. Çünkü, öğrencileri başarılı olursa, öğretmenler de başarılı olurlar. Gittiğim ülkelerde eğitimcilik geçmişimi öğrenen herkesten saygı görmemin sebebi bu olsa gerek. Bu açıdan, yazarken de bu amacı, insanlara güç vermek amacını gözettim. Öncelikle tavır üzerinde durdum. İnsanların ileriye doğru gitmelerine sebep olan şeylerin hep zihinden ve kalpten kaynaklandığını düşünürüm. Bir insanı felç etmek istiyorsanız, düşünce dünyasını felç edin. Kitaplardan, yeni fikirlerden uzak tutun, işi bitmiş demektir.

Bilginin de “ürüne” dönüştüğü bir ortamda işe yarar reçetelerin de eskitilip yerine yenilerini piyasaya sürülmesi de kaçınılmaz olur. Yeni sistemler, yeni terimler birbiri ardına piyasaya sürülür. Elbette her şey yerinde durmuyor, ama bu hızlı dönüşümün biraz da yapay olduğunu kabul etmekte yarar var. Bu açıdan yazılarımı “entelektüel bir bilgiçlikten” uzak, yalın bir üslupla yazmaya çalıştım. Yine de size “light” gelebilecek bu yazılardaki mesajların “keskin” olduğunu sizler de fark etmişsinizdir.

Bu arada yazmaya özendirdiğim dostlarım da oldu. Eğitimcilik hayatım boyunca yetenek avcılığı yaptığım söylenebilir. Kendi yeteneklerini “dikkatsiz” öğretmenler sebebiyle geç fark eden biri olarak, başkalarının bu hataya düşmesini istemedim. Orta okul öğrencisiyken edebiyat öğretmenime gidip yazar olmak istediğimi söylediğimde bana bıyık altından gülmüş ve “zor iş çok okumalısın” demişti. Bana sadece bir dakika ayırmıştı ve bir daha da bana ne yaptığımı sormadı. Halbuki bu fırsatı değerlendirip benim hiç değilse bir okur olmam için yardımcı olabilirdi. Bugün ben farklı bir yanını gördüğüm herkese, o özelliği hakkında farkındalık kazandırmaya çalışıyorum. Bu açıdan sizlerin de bir blog açıp yazmanızı isterim. Çünkü sizlerin de anlatacak çok şeyi olduğundan eminim. Bu yazma ya da sevdiğiniz yazıları, resimleri v.s. paylaşma süreci size çok farklı deneyimler kazandırabilir.

Ben yazmaya devam ediyorum. Sizleri de bu maceraya beklerim.
-----------

www.suskunadam.blogspot.com

-----------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com

Monday, March 06, 2006

FİYAT VE MALİYET KAVRAMLARI ARASINDAKİ FARKI BİLİYOR MUYUZ? (99)


Kendi işimi kurma sürecine geçtiğimden ve daha çok insanla tanışmaya başladığımdan beri, fiyat ve maliyet kavramları arasındaki farktan yeterince haberdar olmadığımızı daha çok anladım. İnsanlar, bir şeyin fiyatıyla onun maliyetinin farklı kavramlar olduğunu bilmedikleri için sıkça yanılıyorlar/ yanıltılıyorlar.

Konuyu açıklamak gerekirse şöyle diyebiliriz: bir şeyin fiyatı ucuz görünebilir, ama onu almak, kullanmak size büyük bir maliyet çıkarabilir ya da tam tersi, fiyatı yüksek görünen bir şeyin de size olan maliyeti düşük olabilir. Hatta kısa ya da uzun vadede kazançlı olabilir. Bu konuda size örnekler vereyim.

Sözgelimi, çok ucuza satılan Tetris oyunlarından bir tane hem de eskiciden satın almıştım. Fiyatı oldukça düşüktü, iki YTL’ydi sanırım. Fakat sonra ben ve ev halkı bu oyuncağı elimizden düşüremez olduk. İnsanlar, işlerini yapmak, yabancı dil çalışmak, okumak, film seyretmek v.s. yerine Tetris oynar olmuştu. Evde bilgisayar da vardı ama bu küçük elektronik cihaz her an el altındaydı ve ulaşılması kolaydı. Anladım ki bu küçük cihazın fiyatı çok düşüktü ama bize olan maliyeti gittikçe artıyordu. Çünkü zamanımızı çalıyordu. Önce biraz dinlenmek için başlayan oyunlar, saatlerce sürmeye başlamıştı. Hemen bu fiyatı küçük, ama maliyeti büyük cihazı kırıp çöpe attım.

Televizyonu da böyle düşünebiliriz. Pek çok dar gelirli aile indirimden televizyon alırlar ve ucuza geldiğini düşünürler. Fakat yabancı dil öğrenmek ya da bir konuda uzmanlaşmak için okumak yerine bu “ucuz” cihazı seyrederler. Ucuza aldıkları bu alet, onlara aslında bir “hayata” mal olur ve bir türlü dar gelirlilikten kurtulamazlar.

Başka bir örnek de alışveriş dünyasından vereyim. Ucuz deterjanlar alınır. Bunlar hesaplıdır, çünkü çevreci değillerdir, alerjiktirler. Mutfak bütçesinde yapılan bu tasarruflar, alerji, kaşıntı v.s. den dolayı doktorlar ve ilaçlara gider, hem de fazlasıyla. Bu tür ürünlerin çevreye verdiği zarar da cabasıdır. Çünkü ve ne yazık ki, bir çok şirket AR-GE çalışmaları dolayısıyla ürünlerinin yeterince sağlıklı olmadıklarını bilseler de, hukuk danışmanları onlara yasalardaki boşlukları kullanmayı öğrettiği için, sağlıksızlığı bunu sorun yapmazlar. Başka bir örnek daha vereyim : Fiyatları yüksek ama tüketici açısından maliyetleri düşük de olsa, genellikle mağazalarda konsantre ürünler satılmaz. Çünkü, konsantre ürün alan müşteriler, daha az sıklıkta alışveriş yapmaya gelirler.

Aynı şekilde size fiyatı yüksek gelen bir şeyin maliyeti de düşük olabilir. Hatta size kazanç da getirebilir. Sözgelimi yabancı dil öğrenmek masraflıdır. Fakat bir ya da iki yabancı dil bilmek size iyi bir gelecek sağlayabilir. Sözgelimi size ayda bin YTL kira getirebilecek bir evi belki on yılda satın alamazsınız ama, iki ya da üç yılda bir dili iyice öğrenip, bu dönem boyunca ve sonunda bin YTL’ik bir gelir artışı yakalayabilirsiniz.

Fiyat ve maliyet arasındaki farkı bildikleri için, girişimciler, bir şeyin sadece fiyatına bakmazlar, maliyetine de bakarlar. Fiyatı düşük bir şeyin aslında çok pahalı olabileceğini ya da fiyatı yüksek görünen bir şeyin maliyetinin az hatta kazançlı olabileceğini bilirler. Bir şeyi fiyatı ucuz diye almazlar ya da bir kazançlı bir fırsatı, fiyatı yüksek diye reddetmezler.

Ne dersiniz “ucuzcu” hayata veda edelim mi?
-----------

www.suskunadam.blogspot.com


-----------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com

MSN: savassenel@hotmail.com

HEDEFLER BELİRLEMEK VE YOL HARİTASI ÇİZMEK BU KADAR ZOR OLMAK ZORUNDA MI? (98)


Hemen hemen konuştuğum her insanda hedeflerle ilgili bir sıkıntı gözlemliyorum. Hedef koymanın ne anlama geldiğini ve her fırsatın/ seçimin bir maliyeti olduğunu bilmiyorlar ya da bunu göz ardı ediyorlar ya da sorumluluktan kaçınıyorlar. Bazı insanlar da hedef koymanın önemini farkındalar, ama bu konuda "antremanlı" değiller.

Bir hedef seçip diğer bazı seçeneklerden vaz geçmeleri gerektiğini biliyorlar ama bu sorumluluğu almak yerine genel-geçer kurallara uyup hayallerinden vazgeçiyorlar. Sonra da belki de ömür boyu hayıflanmayı seçmiş oluyorlar.

Daha önceli yazılarımda da belirttiğim gibi “eylemsizlik” “seçimsizlik” değildir. Eyleme girmemiş olmak da bir seçimdir. Dolayısıyla net seçimler yapmaktan ve riske girmekten kaçıp genel-geçer eğilimlere ayak uydurmak da bir seçimdir. Ve bu seçiminiz de, öz çoğunuz kadar size aittir. Ondan ve sonuçlarından kaçamazsınız.

Seçim yapmak, hedefler koymak ve gereğini yapmak konusundaki zayıflığımız, eğitim sisteminden ve ailelerden kaynaklanıyor. Çocuk, ilk kez dondurma yemeye başladığında bile sadece birkaç çeşit dondurma yiyebileceğini ona öğretmiyor ve ne yemesi gerektiğini biz ona söylüyoruz. Çocuklar neden hangi dondurmayı yiyeceklerini seçemiyorlar? Elbette başta zor olacak, bizden yardım alacaklar ama sonra seçim yapmayı öğrenecekler. Seçim yapmalarını engellediğimizde, özellikle zeki çocuklar, zamanla rahatlık bölgelerine çekiliyor ve seçimlerini ve sorumluluklarını anne-babalarına delege ediyorlar. Seçtikleri bu yol, gerçek potansiyellerine ulaştırmıyor ama bunu ya fark ediyorlar ya fark etmiyorlar.

Büyüyen ve birer yetişkin olan insanlar, seçim yapmayı bilmiyorlar. Bir şeyi seçip gereğini yapmak ve reddedilen diğer seçimler için de artık “ağlamamak”, “ağlasalar” da yollarına devam etmek onlara zor geliyor. Elbette her seçimin bir sancısı olacaktır ve bunu her insan yaşar. Ama benim üzüldüğüm şey, seçim yapmaları gerektiğinde insanların felç olmuş gibi davranmalarıdır.

Pot kırmamak, risk yaşamamak, amca oğlunu, dayı oğlunu v.s. yi güldürmemek için insanların düştüğü komik durumları görüyorum. İnsanların düştüğü duruma amca oğlu gülmüyor ama aklı başında insanlar gülüyorlar. İnsanların bana gülmelerini elbette istemem, ama bu, herkesi de her konuda önemsediğim anlamına gelmemeli. Sağlıklı bir şekilde düşünerek aldığınız kararlar için bırakın bazı insanlar size gülsün. Bazı insanlar zaten her girişime gülüyor. Siz, başarılı ve kaliteli insanları ölçü alın derim.

Bu konuda bol bol okumalı. Başarılı bulduğunuz insanların hayatlarını okuyun öğrenin. “Başarı arkasında iz bırakır” demişler. Bu insanlar, seçimler yapmışlar, seçimlerinin arkasında durmuşlar ve bir daha geriye dönüp bakmamışlardır. Savaşlarda en çok kaçakların vurulduğunu biliyor musunuz? Hem de sırtlarından vurulurlarmış. Seçimlerinizi başkalarına delege etmeyin. Üç gün sonra sizin ne halde olduğunuzu unutacak, bir daha sizinle ilgilenmeyecek olan ve hiçbir konuda başarılı olmamış insanlara danışmayın. Başarısız olduğu bir konuda, başkalarının başarılı olmasını isteyebilecek olgunluktaki insan sayısı çok azdır.

Bir gün metroda yolculuk yaparken Çince çalışıyordum. Birisi bana seslendi. “Bu dil çok zor! Öğrenemezsiniz” Tanımadığım birinin bana verdiği mesaja bakın! Kendisi Çince öğrenememiş ve artık kimsenin de Çince öğrenmesini istemiyor gibiydi. Onu sabırla dinledim, sonra da çalışmama devam ettim. Ona neden zaman ayırayım ki? Ben başarmak istiyorum, bana nasıl başaracağımı anlatın.

Seçimlerini başkalarına delege ederek yaşayanlar, savaşmaktan kaçanlar gibidirler. Sırtlarından değil ama “hayallerinden ve umutlarından” vurulurlar.
----------

www.suskunadam.blogspot.com

-----------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN:
savassenel@hotmail.com

NASIL OLUYOR DA DEĞİŞİK ÜLKELERE GİDEBİLİYORUM? (97)


Zaman zaman gerek yazılarım gerekse değişik vesilelerle tanıştığım insanlar bana soruyorlar: nasıl oluyor da yabancı ülkelere gidiyorum diye? Bazıları zengin olduğumu düşünüyor. Onlara “siz de gidebilirsiniz diyorum” bana acı acı gülümsüyorlar. “Nerde” diye hayıflanıyorlar.

Bir insanın öncelikleri varsa ve bunları gerçekleştirebilmek için yurt dışına geziler yapmayı erteliyor hatta bundan bütünüyle vazgeçiyorsa, ona saygı duyarım. İnsan, hayatta her istediğini yapamayabilir. Bazılarından vazgeçmek zorunda kalabilir. Anlayışla karşılarım.

Fakat “ben yapamam, bana nasip olmaz, çok para lazım” v.s tarzındaki mesajları “çocukça” buluyorum. Yabancı ülkelere gidebilmek için çok para gerekmiyor, zengin olmanız da gerekmiyor. Ayrıca neden zengin de olmayasınız ki? Her gün bir sürü insan, bunlar her neyse, hayallerine kavuşuyor. Siz neden kavuşmayasınız ki? Size yurt dışına çıkmak, başka ülkeler tanımak v.s. gibi hayallerinize bile kavuşmayacağınızı telkin eden bir çevrede yaşıyorsanız ve bunu seçiyorsanız, bu sizin sorununuzdur. “Bana nasip olmaz, bize zor” v.s. gibi ifadeler biraz da Tanrı adına konuşmaktır. Siz elinizden geleni yapın, isteyin Allah’tan bakalım neler oluyor?

Ben nasıl oluyor da yurt dışına çıkıyorum? Yıllarca yabancı dil çalıştım. İnsan ilişkileri üzerine kitaplar okudum. Yılmadan, kırılmadan insanları tanımaya çalıştım. Yurt dışına çıkmayı, başka ülkelere gitmeyi ve yabancı kültürler tanımak istediğimi yeri geldikçe anlattım. Hayallerimi anlatmaktan utanmadım. Çevremde böyle tanındım, insanlar bana bununla ilgili iş teklifleri yapmaya başladılar.

İnsan kişiliklerini tanımaya çalıştım. Herkesin birlikte zaman geçiremeyeceği sıkı çalışan, lider insanları anlamaya, onların dillerini ve beklentilerini çözmek konusunda uğraş verdim. Tercümanlık, aynı zamanda yol arkadaşlığı ve insan ilişkilerinde ustalaşmak anlamına gelir. Dolayısıyla insanları anlamanız, sabırla dinleyip anlamaya çalışmanız gerekir. Elbette bu öğrenme süreci benim için de bitmiş değil. İnsanlara nasıl yardım edebileceğimi, benden neler bekleyebileceklerini ve neleri beklememeleri gerektiğini açıklıkla anlatırım. Lider tipli ve ne istediğini bilen insanlara ya da genel olarak insanlara kapalı davranmanın gereği yoktur, böyle davranırsanız onları kaybedersiniz. İster kabul ederler ister etmezler. Sonuç ne olursa olsun açıklık, ödüllendiricidir. İş ortağınız olmasalar bile, size yardımcı ve destek olurlar. Birlikte çalışma sürecine girerseniz, iki taraf da rahat eder ve iş ilişkisiyle başlayan ama dostluğa doğru yol alan bir süreç başlar.

Bu arada kendi işimi de kuruyorum. Takım çalışmasına, insanı anlamaya dayanan bir iş bu. Yakın zamanda kendi paramla da yurt dışına çıkacağım, ailece farklı ülkeleri dolaşacağız. Bunları açıklıkla istiyorum. İnsanlardan istemiyorum ki, Allah’tan istiyorum, neden çekineyim? Ama insanlardan da takım çalışmalarına katılımda bulunmalarını, iki tarafın da kazanacağı çalışmalar için yanımda olmalarını isterim. Bundan da hiç sıkılmam. Allah, bize yardımlarını insanlarla da gönderiyor, değil mi?

Sizler de yurt dışına çıkabilirsiniz. Çok ta keyiflidir laf aramızda. Kendi yaşadığınız yere döndüğünüzde, insanlar aynı hayatı yaşamış, ama siz bir sürü yer görmüş olursunuz. Bir yere ait olduğunuzu bilmekle beraber yavaş yavaş bir dünya vatandaşı olduğunuzu hissedersiniz. Yabancı dil öğrenme arzunuz artar, ailenize ve çocuklarınıza bakış tarzınız değişir ve gelişir. Eğer yabancı ülkelere onlarsız gitmişseniz, onları özler ve onlara daha çok değer verirsiniz.

Öğretmenlik günlerimden kalma bir alışkanlıkla size bir ödev vereyim. Bir dünya haritası alın, odanızın duvarına asın ve gitmek istediğiniz yerleri işaretleyin. Sonra bu hedefe ulaşmak için yapmanız gereken şeylerin listesini yapın ve işe koyulun. Kim tutar sizi, Allah’tan istedikten sonra. Takdir O’nun.
-----------

www.suskunadam.blogspot.com

-----------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com

Friday, March 03, 2006

OLUMLU OLMAYI SEÇİYORUM: SON KARARIMDIR





Saygılar

Savaş ŞENEL

www.savassenel.com

TEK BAŞINA DAHA ÇOK KAZANABİLİR MİYİZ? (93)


İnsanın bütün işlerinde takım çalışması olmayabilir. Bazı işleri hobi olarak ya da dinlenmek için yaparız. Dolayısıyla çok daha fazla kazanmayı amaçlamıyor olabiliriz. Fakat, bütün işlerimizde yalnız olmakla ve sadece kendi kazandığımızla yetinmek dar görüşlülük olur diye düşünüyorum.

İnsanlar, takım çalışmasına ya da başkalarıyla birlikte kazanmaya bazen “kullanılmak” olarak bakıyorlar. Başkalarının da kazanmasına izin vererek gelirlerini arttırmak yerine, başkalarının da kazanmasına izin vermeyerek dar gelirli olarak yaşayıp gidiyorlar.

Bu iki bakış açısı farklı sonuçlar veriyor elbette. Takım çalışmasına ve başkalarıyla birlikte kazanmaya açık insanların maddi-manevi daha varlıklı olduklarını görebiliyorum. Egoları/ gururları ve başka sebeplerden dolayı takım çalışması yapmayı reddeden “İnsan kahrı çekemem”, “başkaları benim sırtımdan kazanmasın” diyen bir sürü insan, günde on saat sadece başkalarına kazandırdıklarını, emekli oldukları zaman ellerine bir şey kalmadığını görmüyorlar.

Hayatta her şeyin bedeli var. Keşke öyle olmasaydı. Ama öyle. Hayatın güzelliği de burada, zira bedavanın tadı olmaz, kıymeti bilinmez. Eğer daha çok kazanmak, yaşımız ilerleyip bizim “emekleme” sürecimiz başlamadan önce ciddi anlamda emekli olmak istiyorsak, takım çalışmalarına açık olmak gerekiyor. Yurt içinde ve yurt dışında bir sürü insanla tanıştım. Başarılı olup da diğer insanlarla ortak çalışma yapmayan, başkalarına kazandırmayan kimseyi görmedim. Sıra dışı yetenekleri olan insanlar için bile durum aynı. Cem Yılmaz’ın DVD’lerinden birini seyrettiyseniz, gösterinin sonunda emeği geçen insanların listesinin ne kadar uzun olduğunu görmüşsünüzdür. Yanlış hatırlamıyorsam, elli kişiden fazlaydı.

Takım çalışması derken aslında her açıdan bakmaya çalışıyorum. Sözgelimi bir televizyon yayınını beğenmediğinizde, aynı şekilde düşünen ve hisseden arkadaşlarınızla birlikte tepki verebilirsiniz. Bir çok insanın aynı tepkiyi vermesi, sizin tek başınıza verdiğiniz tepkiden daha etkili olacaktır. Tepki verme ve ses getirme konusunda da, örgütlenen, takım çalışması yapan insanların daha başarılı olduğunu görüyoruz.

İnsanlar, örgütlenmek istemiyorlar. Şu ya da bu isim altında anılmak hoşlarına gitmiyor. Ama örgütlenen insanların elde ettikleri imkanları da istiyorlar. Klasik tabirle, cennete gitmek istiyorlar ama ölmek istemiyorlar. Halbuki insanlar, bize nasılsa bazı isimler koyacaklar, neden bu isimleri biz seçmeyelim?

Ofisteki arkadaşlarını idare etmek ya da patronlarını daha iyi anlamak için eşini ve çocuklarını anlamak için okuduğundan fazla kitap okuyan insanlar var. Halbuki Takım çalışması ve insan ilişkilerini geliştirerek çok daha fazla gelir, çevre ve sosyal tatmin sağlanabilir. Zaten okumaya, gelişmeye açıksam, neden sadece maddi-manevi üst tavanı “besbelli” olan potansiyel için kendimi yorayım. “Geçimsiz” ofis arkadaşımı kızdırmamak için harcadığım sabır ve potansiyelle, sözgelimi her akşam bir iş adamına kitap tanıtabilir ve hem para hem çevre kazanabilirim. Eğitim sürecimi biraz daha büyüterek hem çalıştığım kurumda seçkin bir takım oyuncusu olabilir hem de kendi işimi kurabilirim.

Takım çalışması ve başkalarına kazandırmakla ilgili aklıma gelenler bunlardı.

-----------
Schenzen, Çin
-----------

www.suskunadam.blogspot.com

-----------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com

RADYOCULUK GÜNLERİMDEN EDİNDİKLERİM, ÖĞRENDİKLERİM (92)


Dünyanın her yerinde radyolar dinleniyor biliyor musunuz? Televizyon çıktığında insanlar, sinema ve radyonun öleceklerini düşündüler. Fakat bir kararsızlık döneminden sonra televizyonun her şeyin yerini alamayacağı ve de almaması gerektiği anlaşıldı. İnsanlar günlük hayatlarında, televizyon ya da diğer görsel araçların kendilerini terk ettiği yerlerde, ofislerinde, toplu taşıma araçlarında, arabalarında, radyonun ve diğer sesli yayınların iyi birer yol arkadaşı ve dost olduklarını yeniden fark ettiler.

Peki radyocu olmak, radyo programları yapmak nasıl bir şeydir? Bunu biraz anlatmaya çalışayım sizlere.

Radyo programları yapmak çok özel bir şeydir. Ben gündüz programları yapmakla birlikte daha çok gece programlarını tercih ettim. Çünkü iş saatlerim dışında kalan ve uygun olan zamanlar gece saatleriydi. Radyoculuğu hiçbir zaman tek işim olarak görmedim. Daha doğrusu bütünüyle gösteri dünyasına girmeyi planlamadım. Çünkü gösteri dünyası başka bir alemdir ve o dünyada yer almak, sonuçları çok farklı olan ciddi bir seçimdir.

Gece işlerim bitince radyoya giderdim. Ciddi bir hazırlık yapardım. Ele almak istediğim konuları, dinletmek istediğim şarkıları ve müzik çalışmalarını hazırlardım. Programlarımda çok müzik yayınlar, az konuşmaya çalışır ve daha çok dinlerdim. Popüler programlar yapmak istemedim. Popüler programlar yapmak kötü bir şey değildir. Fakat, gösteri dünyasında popüler olmanın getireceği yükü kaldırmak zordur.

Programlarıma dinleyici telefonları alırdım. Bazen bir köyden telefon alırdım. Kurtların uluduğunu duyar, köydeki zifiri karanlığı hissederdiniz. Uzaklarda bir yerde bir insana arkadaşlık ettiğinizi duyumsamak çok güzeldi. Bazen yurt dışından dinleyenler arardı. Uzaklarda, gurbette sizi dinlediklerini, özlem giderdiklerini söylerler ve teşekkür ederlerdi. Dinleyenlerime kitaplar, sanatçılar kendimce iyi olan ne biliyorsam radyo dili ve üslubuyla önerirdim. Çok mesaj vermeye çalışmazdım, işe yaramazdı bu. Beni unutsalar bile önerdiğim kitapları okumalarını isterdim. Gecenin karanlığında arkamda bir sürü şarkı, şiir ve kitap isimleri bırakarak kaybolup gitmeyi severdim.

Dinleyenlerinin bir yerde, bir seviyede kalmalarını hedefleyen programlar yapmadım. Daha çok okuyup, kendilerini daha çok geliştirip, bana da bir şeyler öğretmelerini, benimle yeni şeyler paylaşmalarını istedim. Bir gün beni aşmaları da en büyük hayalimdi. Bir radyocu için ne kadar garip bir hayal değil mi?

Ben de durmuyordum tabi ki yerimde. Kitaplar okuyor, yeni müzik albümleri araştırıyor, bu albümler radyoda yoksa satın alıyordum. Bir ara evimde geniş bir arşiv oluşmuştu.

Bazı dinleyenler yayında konuşmazlardı. Onlar ben şarkı yayınlarken beni ararlardı. Sanatçılar, yazarlar, ressamlarla konuştuk. Bir kere bile programımı övmezlerdi. Bundan hoşlanmazdım. Bana zaman ayırmalarının, beni dinlemelerinin bir işaret olduğunu ben de onlar da bilirdik. Bir keresinde bir dinleyicim Tom Hanks’in baş rolünü oynadığı “Seattle’ın Uykusuzu” adlı bir filmi önermişti. “Siz radyocular, insanlar üzerinde sandığınızdan çok daha fazla etkilisiniz. Bunu kötüye kullanmayın, iyiye kullanın demişti.”

Programlarımda adım geçmezdi. Programlarım her gün başka bir şarkıyla başlar ama aynı şarkıyla biterdi. Sabaha doğru bittiği için Beatles’ın “Here Comes The Sun” adlı şarkısını tercih ederdim. Yerli şarkılar yayınladığım programlar da yaptım.

Radyoculuk bana insanlar hakkında çok şey öğretti. Dengeleri, insanların değişik yanlarını farkına vardım. Zaman zaman bundan yoruldum da. Sonra program biter, ben eşyalarımı toplar giderdim. En güzeli de buydu bana göre. Kimse beni tanımıyor, bilmiyordu. İstediğim yerde oturup çayımı içebilir, bilinmezdim. Dinleyicilerimle hiç görüşmedim. Beni tanıyanlara radyocu olduğumu söyledim, ama beni radyodan tanıyanlara “ben oyum” demedim. Böylesi daha güzeldi.

Yağmur gibi olmak istedim hep. Beslemek, yenilemek sonra da buhar olup uçmaktı bütün istediğim. Çünkü gösteri dünyası bana göre değildi.
-----------

www.suskunadam.blogspot.com

-----------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN:
savassenel@hotmail.com

SİZE DELİ, BANA YAZAR DERLER


Yazar olmak çok güzel bir şey, biliyor musunuz? Gördüğünüz, yaşadığınız ya da duyumsadığınız her şey size yazmanız için ilham verebilir. Gördüğünüz bir çocuk, dalgın bir kadın, çalışmaktan yorulmuş bir erkek, komik bir olay, kendi saflığınız, düştüğünüz komik ya da acı durumlar, kısaca her şey.

Ben asansörde yanlış katta inip başla bir odanın kapısını açmaya çalıştığımı, Çince konuşurken etrafımdaki Çinlilerin bana güldüklerini, yağmurun beni duygulandırdığını ve buna benzer bir sürü şeyi anlatabilirim ve “karizmam” çizilmez. Okurların bana gülmeleri ya da benimle duygulanmaları beni güçlendirir, benim başarım olur. Kimse beni zayıf görmez. Başkalarının anlatmaya çekindikleri şeyleri ben, rahatça anlatabilir, dile getirebilirim. Size “dalgın”, “aşık”, “deli” diyebilirler ya da başka bir isim takabilirler. Ama benim adım sadece “yazar” olarak kalacaktır.

Peki her şeyden konu çıkarmak o kadar kolay mıdır? Konu çıksa da onu duyumsayabilmek, sonra da en zoru onu kelimelere dökmek o kadar basit midir? Elbette hayır. Önce alıcıları açmak gerekir. Bir fotoğrafçıyı anlatmışlardı bana. Fotoğraf makinesini almadan kendisini sokağa atar ve fotoğraflık görüntüler arar, böyle bir an yakaladığında fotoğraf çeker gibi bir gözünü kırparmış. Böylece kendisindeki o sanatçı farkındalığını güçlendirirmiş.

Yazarlık ta fotoğrafçılıktan farklı değildir. Her yerde bir şeyler oluyor, ama bunu farkında olmalısınız, farkında olduğunuz şeyleri duyumsamalısınız. Hüznünü ya da neşesini hissetmelisiniz. Okumalısınız, yazmalısınız, dinlemeli, görmelisiniz. Elbette her şeyi göremezsiniz ve her şeyi farkında olamazsınız. Ama farkındalığınız geliştikçe gördüklerinizden, okuduklarınızdan, dinlediklerinizden ve yaşadıklarınızdan size çok şey kalır. Sonra bunları sabırla yazmalısınız. Yazdıklarınızı tekrar okumalısınız, düzeltmelisiniz. Yazdıklarınızla anlatmak istedikleriniz birbirine yaklaşana kadar vazgeçmemelisiniz.

Bu arada çok beslenmelisiniz. Şiirler, filmler, kitaplar, sohbetler, insanlar sizin yol arkadaşınız olmalıdır. İnsanları görmelisiniz, onları farkında olmalısınız. Ortada dolaşan bir çocukta, bir gençte ya da kimsenin dikkatini çekmeyen bir adamda herkesin görmediği bir şeyi görmelisiniz.

Sözgelimi, bu yazıyı, Hong Kong’ta ve gitmeyi alışkanlık haline getirdiğim bir kafede yazıyorum. Şu anda burada herkes maç seyrediyor. Büyük bir perde var duvarda. Heyecanlarını anlamadığım yerel dilde dışa vuruyorlar. Alın size bir yazı konusu: erkekler ne bulur şu futbolda?
Yazarlık ne güzel bir şey derken, çok da hor görmeyin. Herkesin başka bir şeyler yaptığı bir zaman parçasında siz oturup yazıyorsunuz. Yazmakla, diğer alternatiflerden vazgeçiyorsunuz. Bu, o kadar da kolay değil. Bunu iktisatçılar daha iyi anlar.

Herkes yazabilir. Biraz sancılıdır, emek ister. Bazen farkındalıktan kurtulup rahatlamak ister, gereğinden fazlasını görmekten yorulursunuz. Ben yine de seviyorum yazmayı. Cennette olsam gene yazmak isterim. Dünya dediğimiz bu yerde yaşadıklarımız ya da yaşayacaklarımız az şey mi?
-----------
www.savassenel.com
-----------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com

KADIN OLMANIN DAYANILMAZ AĞIRLIĞI (90)


Bazen: "Kadın olmak zor olsa gerek!" diye düşünüyorum. Kadın, ilginç bir şekilde ve her hâliyle dikkat çeken bir varlık. Nasıl davranırsa- davransın ilgi odağı olmaktan kurtulamayacak bir yapıda yaratılmış veya bana öyle geliyor. Söylemek istediğim, sadece yalın cinsellik anlamında değil, aynı zamanda kadının estetik ve duruş/ hal anlamında, ilgi merkezi olmasının neredeyse kaçınılmaz oluşu ve ne yazık ki bu çekiciliğin çoğunlukla yalın cinsellikle karıştırılması.

Bu açıdan, günümüzde kadın olmanın gerçekten ağır bir yük olduğunu ve stres yönetimine dönüştüğünü düşünüyorum. Nerede olursa-olsun bir kadının kadın olduğunu unutabileceğimize inanmıyorum. Ama aklımıza öncelikle gelmesi gereken şeyler, karşımızdaki kişinin aynı zamanda iyi bir takım oyuncusu, farklı bir bakış açısına sahip birisi olduğu ya da buna benzer şeyler olmalıyken, neden bu konuda sıklıkla başarısız oluyoruz?

Kadının erkeklerce en zor anlaşılan yanı şudur: Onun çekiciliği, seçeneklerini çoğaltmak ve hayatını ve çocuklarını paylaşmak için en iyiyi seçmek konusunda avantajlı olmak içindir. Neredeyse bütün canlılarda çekici olan taraf dişi olandır. Peki bu ne demektir? Bunun neresi sorundur?

Burada sorun olan erkeklerin algısıdır. Kadının çekici olması ve ilham verici konumu, onu tensel haz nesnesi olabielcek bir araç yapmaz. Ne yazık ki, medyada kadına böyle bir rol giydirilmiş ve kadınların tensel anlamda çekici olma yanları öne çıkarılmıştır. Fakat görüntüsünün aksine ve aslında aradığı şeyin sadece tensel iletişim veya anlamsız bir tensel iletişim süreci olmadığı kitlelere unutturulmuştur. Bazı kadınların medyanın onlara biçtiği bu "rolü" kabul ediyor görünmeleri de, bütün kadınları zor bir sürece sokmuştur. Kadının yanlış anlamda kullanıldığı "tasarımlar" ölçü olmayabiliyor. Yani moda olduğu için “çekici” giyinmiş ya da elbiselerini tasarlayanların ana fikrini farkında olmayan bir çok kadının aradığı, aslında genellikle güven verici bir sohbet ya da saygın bir yakınlıktır. Fakat erkekler, moda tasarımcılarının, modanın ve trendin kadınlarla aralarına koymuş olduğu bulanık imajı aşıp arkadaki beklentiyi görmekte zorlanıyorlar.


Medyanın ve reklamcıların yüklediği anlamda değil, kadına onun ötesinde bakmak gerekir diye düşünüyorum. Bir kadına bakış açımız kendimize has olmalıdır. Kadınlar, “kışkırtılmış” erkekliğin duygularını tatmin etmek için yaratılmamışlardır. Aslında erkekler de, “acıkıp acıkıp” tatmin olmak için yaratılmamışlardır. Fakat, nedense bugün böyle bir eğilim ortaya çıkmıştır. Çünkü reklam sektörünün, medyanın “sık sık acıkan erkeklere” ihtiyacı vardır. Çünkü cinsellik, bunaltıcı kent yaşamında, fazla emek gerektirmeden alınabildiği için kolayca satılabilen bir hazdır ve başka şeylerin satılmasına da yardımcı olabilen iyi bir “çağrışım” maddesidir.

Bu sorun nasıl aşılır bilmiyorum. Fakat, bu durum, bir erkek olarak beni de rahatsız ediyor. Başka insanlarla karıştırılmamak için sıra dışı bir çaba sarf etmek zorunda kalabiliyoruz. Bir kadınla konuşurken yanlış anlaşılmamak ve maksadı aşan ifadeler kullanmamak için çok dikkatli olmanız gerekiyor. Ulusal bir radyoda geçen programcılık yıllarımdan sonra bunu yapmak bana zor gelmiyor. Ama, “ürkek” hale gelmiş kadın kimliğiyle karşılaşmak her zaman yorucu.

Kadınlar ve erkekler her zaman birbirlerine karşı farklı davranacaklar. Bu çok doğal geliyor bana. Elbette bir kadına bir erkeğe davrandığım gibi davranamam. Fakat, kadının sadece fiziksel olarak değil her anlamda zarif ve estetik bir varlık olduğunu farkında olduğumuzu anlatmakta zorlanabiliyoruz. Çünkü bu durumda onun sadece görüntüsüne önem veren kişielrle karıştırılabiliriz. Bunu anlatmak neden önemli? sözgelimi, ben bir kadına ses renginin güzel olduğunu ve radyoculuk yapmayı düşünebileceğini söyleyebilmeyi ve bunu söyeldiğim zaman da, bunun "erkeksi" bir stratejinin parçası değil, teknik bir tespit olduğunun anlaşılmasını isterim. Çünkü bunu bir erkeğe de söyleyebiliyorum. Fakat neyin neden söylendiğinin anlaşılmadığı bir ortamda, bu netlik nasıl mümkün olur? Bu netliiğin olması, sağlıklı bir iletişim kurmak için önemli. Kadınlara ya da erkeklere değişik iş amaçlı ya da kültürel önerilerle gidiyoruz. Bir kadınla konuşurken, temel amacın, başka endişeler nedeniyle kararmasını istemiyoruz. Fakat erkeklerin "avcı kültürüyle" yetiştikleri ve kadınların da "önce fiziğimle dikkat çekeyim, sonra beynime dikkat çekerim" şeklinde bir strateji takip ettikleri böyelsi bir ortamda, net olmak veya netliğin yanlış anlaşılmaması gittikçe zorlaşıyor.

Kendisine ciddi bir projeden söz ederken “bakalım bu sohbetin devamında ne çıkacak?” diye düşünen birisinin hali sizi de rahatsız etmez mi? Şükür ki çoğu kadın, neler olup bittiğini hissedebiliyorlar.

Sanıyorum, aslında bütün ilişkilerde olduğu gibi, kadın-erkek ilişkilerinde de "çerçeveleme" önemli. ilginizin farklı bri şekilde yorumlanmasını ve karşınızdaki kişinin anlamsız yere incinmesini istemiyorsanız, ilişkinizin ortak vizyonu olmalı. onunla kurduğunuziletişim sürecinin içermekte olduğu amaçlar ve beklentiler net olmalı. Çerçevesi net olmayan katma değerler, iki insan ve özellikle kadın ve erkek arasında çok büyük bir çekici unsurdur. Bu katma değerleri anlamlandıran, hangilerini önemsemeniz ve hangilerine odaklanmanız gerektiğini size söyleyen şey, bu çerçevedir. Bu çerçeve, iş, eğitim, ortak bir proje vs olabilir.

Dünya Kadınlar Gününüz Kutlu Olsun...
-----------


Savaş Şenel

İngilizce-Yabancı Dil Öğrenim Danışmanı
&
İletişim Danışmanı

Savaş ŞENEL hakkında bilgi alabileceğiniz linkler

http://savassenel.com/
Savaş ŞENEL'in çalışmalarına destek veren kişiler-kurumlar

(Alfabetik sırayla)
http://nedenkitap.com/
http://tavsiyet.com/
http://uskudar34.com/
http://yusufsert.com.tr/

Savaş ŞENEL'in İletişim adresleri:
savassenel@savassenel.com
savassenel@hotmail.com
savassenel@gmail.com

Skype: savas.senel
Facebook: Savaş ŞENEL
Twitter: www.twitter.com/savassenel
Linkedin: Savaş ŞENEL
------------------
Kitabın İkinci baskısı özel-Cep Boyutunda yapılmıştır.
Okurlarıma teşekkür ediyorum.
Kendiniz ve dostlariniz icin guzel bir hediye:
Kitap hakkında bilgi almak için bu satırları tıklayınız.

HAYATI FARKLI ALGILAMAK AYIP MIDIR? (89)


Bir keresinde öğrencilerimden birini başka sınıfa aldırmam gerekmişti. Öğrencim mükemmelci melankolikti, yani ders sırasında tahtanın defalarca dolup boşalmasını isteyen, durmadan not alan, ders arasında anlatılan bir fıkrayı bile zaman kaybı gören bir öğrenciydi. Bense neşeli bir öğretmen olarak, sınıfta, sözgelimi, kelime ezberletmek için oyunlar organize etmek v.s. gibi etkinliklerde bulunuyordum. Dersimiz matematik değildi ve İngilizce, sadece formüllerle öğrenilecek bir konu olmaktan uzaktı.

Ama yine de onu rahat hissetmesi için başka bir sınıfa almayı planladım. İdareyle görüştüm ve bunu yaptım. Bir öğretmen arkadaşım, bunun başarısızlık olarak görüleceğini söyledi. Bu bana çok komik gelmişti. Algı sistemleri benimle uyuşmayan bir insanı, onun daha iyi öğrenebilmesi başka bir yere almanın başarısızlık olarak görülmesi beni bayağı bir güldürmüştü. Bu durum, öğretmenin başarısızlığı ya da başarılı olmayışıyla değil başka bir sürü sebeple ilgili olabilirdi.

Ne yazık ki biz zavallı öğretmenler çok ağır bir yük verilmiş durumda. Yirmi – otuz kişilik sınıflarda hatta daha fazla sayıda öğrenciye aynı konuyu anlatmak zorundayız. Bu neye benziyor biliyor musunuz? Farklı dilleri anlayabilen insanlara, tek bir dille sunum yapmaya benziyor. Bu benzetme size abartılı gelebilir ama şöyle bir durup düşünün, bana hak vereceksiniz.

Sözgelimi görerek daha iyi öğrenen bir öğrenci, dinleyerek daha iyi öğrenen bir öğrenciyle aynı sınıfta ders alıyor. Tümden gelimle öğrenen bir mühendislik öğrencisi tüme varımla öğrenmeye yatkın olan sosyal bilimler öğrencisiyle aynı sınıfta İngilizce öğreniyor. Öğretmen için tam bir sorun. Birisi formüllerden hoşlanıyor, birisi de ilkeleri kendisi bulmaktan. Bu örnekler, daha fazla da uzatılabilir.

Bunun çözümü nedir? Herkes özel ders alamayacağına göre en iyisi öğrencileri ders dışında, konuyu kendi algılarına göre öğrenmek için kullanabilecekleri araçlarla tanıştırmak derim. Ders içinde tam anlayamadığı bir konuyu ders dışında pekiştirebilir ve kimseyle de yarışmak zorunda kalmaz.

Bana iş teklifi getiren dersane ve okullara sorduğum ilk soru, bir kitaplıkları ve öğrenciye sundukları araç ve gereçler olup olmadığıdır. Bunlar yoksa orada çalışmak neredeyse işkenceye dönüşür. Çünkü öğretmen orada yorucu bir çabaya girer, karşılıklı birbirini kandırma süreci başlar. Dersaneler ve okullar da genellikle masrafları azaltmak için bu tür araç ve gereçlerden kaçınır. Ve delege edilmesi mümkün olmayan bir çok görev öğretmene delege edilir. Koltuklar, tabelalar pırıl pırıl parlarken ve her sene yenilenirken, kuruma kitaplık, sinema salonu kurulmaz ya da sesli yayınlar, diğer görsel araçlar alınmaz. Öğrencinin dersleri anladığını varsaysak bile ders dışında kendi algısına uygun bir şekilde tekrar yapmadığı için ertesi gün yine aynı şekilde gelir. Halbuki, önemli olan öğrencilerin algısına uygun araçlarla tanışması ve kesintisiz öğrenme sürecine girmesidir.

Bir insan ve eğitimci olarak çok çalışmaktan yorulmam, ama boşa ve anlamsız çalışmak beni tüketir. Hiçbir öğretmen süper değildir. Benim en süper bulduğum öğretmenlerim bana kitap ya da diğer araçları önerenler olmuştur. Bu bana özgürlük vermiştir.
-----------

www.suskunadam.blogspot.com

-----------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN:
savassenel@hotmail.com

Thursday, March 02, 2006

TÜKETİCİNİN EN BÜYÜK SUÇU SAF OLMAK VE ÖRGÜTLENMEMEKTİR (85)


Tercümanlık hayatım ve kendi işimi kurma sürecim başladığından beri, tüketicinin nasıl bir ağ içinde olduğunu daha çok farkına vardım. Tüketici ne yazık ki çoğu yerde yanıltılıyor ve kullanılıyor. İş adamlarının neden çok sıkı pazarlık ettiklerini hiç düşündünüz mü? Bir ürünün gerçek değerini ve son kullanıcıya/ tüketiciye gelene kadar fiyatının nasıl arttığını biliyorlar.

Bir ürünün kalitesi artmadığı halde neden fiyatı artar? Bu kalitesizlik işareti değil midir? İşte işin püf noktası burada. Ben 19.yüzyılda işlevsel olmuş ama şu anda işlevlerini yitirmiş olan aracı kurumları besliyorum. Gelirimin yüzde yetmişini başkalarına aktarırken onlar hayat standartlarını durmadan yükseltiyorlar.

Alışveriş yaparken elbette daha makul fiyatları aramak isterim ama benim sözünü ettiğim şey her gün indirim peşinde, mağaza mağaza dolaşmak da değil. Bunu yapmak yerine yabancı dil çalışıp gelirimi arttırmayı tercih ederim. Ucuz yaşamak için indirim kuponları kovalamak yerine gelirimi sürekli arttıracak şeylere zaman ayırmayı daha mantıklı bulurum. Ama gerçek şu ki tüketicilerin örgütlenmemesi başkalarının ekmeğine yağ sürüyor ve bu durumda iki tarafın da kazandığı bir süreçten uzaklaşıyoruz.

Bu noktaya çalışan yabancı şirketlerin başlattığı ve tüketici örgütlenmesine dayalı ticaret şekli gittikçe yaygınlaşıyor. İnsanlar daha pahalı da olsa, ki değil, kendilerine pay veren bir şirketin ürünlerini kullanmayı tercih ediyor. Kendilerine sadece indirim veren bir şirketin ürünlerini kullanmak yerine onlara da gelir olanağı veren şirketleri tercih ediyorlar. Çevrelerini kullanıyor gibi görünseler de, aslında yeni insanlarla tanışarak konuyu sıradan eş-dost alışverişinden daha geniş bir konuma taşıyorlar. Zira her iş adamı ve iş kadını bilir ki sadece eşe-dosta güvenerek ticaret yapılması mümkün değildir.

Tüketici dernekleri de başka bir örgütlenme şekli ve oldukça önemli bir yapılanma. Radyoculuk günlerimden biliyorum. Aklı başında beş kişinin aynı konuda radyoyu araması ve ciddiyetle düşüncelerini ifade etmeleri bile ses getirirdi. Bir mağazaya bir kişi gitmekle, on binleri temsil eden bir kurum adına gitmek arasında fark vardır. Bırakın on binleri elli kişi olsanız bile yeter. Her insan ortalama olarak on kişiye ulaşabilir. O mağazanın/ kurumun gözünde, elli kişi, beş yüz kişi demektir. Bunu sadece biz, tüketiciler farkında değiliz.

Tüketici hayatının çok az bir kısmını alışverişe ayırır. Konunun felsefesiyle de hiç ilgilenmez. Ama ticari kurumların ar-ge/ araştırma-geliştirme birimleri vardır ve yirmi dört saat bu konuya kafa yorarlar. Tüketicinin algısını yanıltan ama yasal olan her yolu kullanırlar. Sizin daha çok ve onların istediği şekilde alışveriş yapmanız için araştırmalar yapmak üzere her yıl bir sürü para harcarlar.

Ben, internet üzerinden alışveriş yapıyorum. Üye olduğum bir mağaza var ve hemen hemen her ürün için tatmin garantisi bulunmakta. Açıkçası mağazalara gidip “paranoya” yapmaktan yoruldum. Pazarlık etmeyi de beceremiyorum. Ürünleri kullandığım ve tavsiye ettiğim zaman hem indirim hem de odaklanırsanız gelir elde etme olanağı var. Önceleri tüketirken kazanmak garip gelmişti ama tüketicinin gücünü farkına vardım. Meğer biz ne kadar güçlüymüşüz!

-------------
Hong Kong
-------------
www.suskunadam.blogspot.com

-----------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN:
savassenel@hotmail.com

SANAT ESERLERİ NE İŞE YARARLAR? (84)


Çocukluğuma ve gençliğime şöyle bir baktığımda, dinlediğim, okuduğum, seyrettiğim ya da incelediğim sanat eserlerinin bana ne çok şey kattığını farkına varıyorum. Bu düşüncenin vardığı nokta da, sanatçılara teşekkür ve onlara derin ilhamlara veren Yaratıcıya şükran duymak oluyor. Çünkü sanatçılar, bir şeyi sadece düşünmemize değil aynı zamanda yürekten hissetmemize yardımcı olurlar.

Çocukken okuduğum romanlar ve hikayeler, hayal gücümü genişletti. Hediye olarak aldığım ilk kitap “Uyuyan Prenses”ti ve hala renklerini hatırlayabiliyorum. Kitaplardan, insanlara karşı daha hoşgörülü olma duygusunu edindim. “İnsanlara karşı daha hoşgörülü olma fikrine sahip oldum” demiyorum. Zira bir şeyi “fikretmekle” onu hissederek edinmek arasında çok fark var. İnsanları hoş görebiliyordum, çünkü onların kusursuz olmadığını çok küçük yaşta öğrenmiştim. Bazı kavramları da kitaplardan öğrendim. Sözgelimi “Pal Sokağı Çocukları” adlı roman, bana adanmışlığı ve takım çalışmasını öğretti. Nemeçek Erno adlı küçük kahraman, arkadaşları için yaptığı bir fedakarlık sonucu hasta olup ölüyordu. Günlerce ağlamıştım onun için. İlk okuldaydım ve babamın odasına koşarak ona kitabı verip okumasını tavsiye etmiştim. Şu anda da odamda o kitaptan iki tane var.

Ailemin kitaplar konusunda dikkatli seçimleri de, bu konuda asıl yardımcı etken olsa gerek. Elbette ağır kitaplar okumadım. Öyle olsaydı insanlara küsebilirdim de. Bazı kitapları tekrar tekrar okudum. Sözgelimi, lise öğrencisiyken Stratis Mirivilis’in “Mezarda Hayat” adlı romanını dört kez ve orta okul öğrencisiyken Nihat Sami Banarlı’nın edebiyat kitabını tekrar tekrar okuduğumu hatırlıyorum.

Edebiyatla okuyucu olarak tanıştıktan sonra müzikle de dinleyici olarak tanıştım. Müzik beni başka alemlere götürüyordu. Sonraları müziğin sadece eğlence amaçlı bir sanat olmadığını farkına vardım. Aslına bakarsanız hiçbir sanat türü sadece eğlendirmeyi amaçlamıyordu. Zaman içinde Eric Clapton’ı, Dire Straits’i, Neşet Ertaşı, Nusret Fatih Ali Han’ı ve diğer büyük sanatçıları keşfettim. Kitap okur gibi dinliyordum onları. İnsan sesinin ne kadar güzel bir enstrüman olduğunu farkına vardım. Her seste, her müzisyende ayrı bir tat ayrı bir hüzün ve neşe vardı.

Sonraları sinemayı keşfettim. Yine lise öğrencisiyken “Guguk Kuşu” adlı filmi dört kere seyretmiştim. “Selvi Boylum Alyazmalım” adlı filmiyse son birkaç yıldır kaç kere seyrettiğimi hatırlamıyorum. Bir sanat eserinin sadece konusu için seyredilmediğini farkına varmıştım. İnsanların sadece enformatik canlılar olmadığını, sadece bilgi vermek için değil duygularını aktarmak için de konuştuklarını, yazdıklarını ya da ürettiklerini öğrendim. Sinema, bana insan ilişkileri konusunda çok şey öğretti. Anladım ki, hem yaşadığımız dünya, hem insanın kendi dünyası çok genişti.

Elbette “bir müzik eseri dinledim, bir kitap okudum ya da bir film seyrettim ve hayatım değişti” demiyorum. Değişmem ve bazı şeyleri edinmem için çok kitap, çok film ve çok şarkı gerekti ve bu değişim ve edinim süreci sona erecek gibi de görünmüyor.

Şimdi evlerinde son model elektronik cihazlar olan ama kitaplar, seçkin filmler ya da müzik eserleri olmayan insanlara şaşırıyorum. İnsanlığın birikimini çocuklarına kendilerimi taşıyacaklar, kendileri mi iletecekler acaba? Bütün gün şirketinin vizyonu ya da patronlarının hayalleri için çalışıp eve yorgun argın gelen bu insanlar, bu ağır yükü neden üzerlerine alıyorlar? Biz, bir roman, bir film, bir müzik eseri ya da başka bir sanat eserinin yerine geçebilir miyiz? Çocuklarına ev, arsa ya da araba bırakabilmek için mi kitaplardan tasarruf ediyorlar? Daha iyi bir hayat edinmek için para kazanma arzusunu saygıyla karşılıyorum. Ama hayatı duyumsamayanlara para da saadet getirmiyor. Para gelse de tat vermiyor.

Çocuklarıma, içi kitap, müzik arşivi ve sanat eserleriyle dolu güzel bir ev bırakmak istiyorum. Ev yeni olabilir, ama diğer her şey okunmaktan, dinlenmekten ya da kullanılmaktan dolayı eskimiş olmalı.
-----------

www.savassenel.com

-----------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com

ARTIK ZAMAN KAZANMAK İSTİYORUM (83)


Reklamları seyreder misiniz? Ben çok reklam seyrederim. Reklam tabelalarını okurum, radyo reklamlarını dinlerim. Reklam metinlerine göz atarım. Neden biliyor musunuz? Reklam yazarları, konunun can damarını bulurlar. Ben de bazen onlara kızsam da, reklam yazarlarını küçümsemem. Sanatçı, düşünür, şair kısaca yeri geldikçe sırayla hepsi birden olmak zorundadırlar. Hayatı duyumsamak, insanları tanımak konusunda iyi olmak durumundadırlar.

Şu sıralar en çok hangi konuyu vurguluyorlar, farkında mısınız? Zaman konusunu. Bir ürünün reklamını yaparken, onun zaman kazandıran bir yanı varsa, üzerinde çok duruyorlar, bu özelliği öne çıkarıyorlar. Ben de bir ara çalıştığım kurumun duvarları için reklam afişleri hazırlamıştım ve biri sürpriz bir şekilde büyük bir gazetede basılmıştı. İşin ilginç yanı benim hazırladığım ve basılan ilanda da, üzerinde durduğum şey, verilen hizmetin insanlara zaman kazandırdığı gerçeğiydi.

İnsanların zamanımızda “zamana” her zamankinden daha çok ihtiyaçları var. İlişkiler karmaşık hale geldi. Her gün binlerce mesajla kafası dolan, kendisini duyumsamayan, bunun için zamanı olmayan, kenara çekilip “ben neyim, bu hal neyin nesi?” diye soramayan insanlarla iletişim halindeyiz. Çocuklarımızla, eşimizle ilişkilerimizi olgunlaştırmak için daha çok zaman harcamamız gerekiyor, ama aksine onlara ayırabildiğimiz zaman da gittikçe azalıyor.

Reklamcılar, bunu farkında. Bu nedenle, bir çamaşır makinesinin reklamını yaparken, onun zaman kazandırdığını özellikle vurguluyorlar. Eşinizle, çocuklarınızla, sevdiklerinizle ya da sevdiğiniz şeylerle geçirebileceğiniz o birkaç dakikacığın altını çiziyorlar. “Bu makineyi, bu cihazı v.s.yi kullanırsanız size biraz daha zaman kalır” diyorlar.

Çalışkan insanlar, hayat seviyesini arttırmak için gelirlerini arttırmaya çalışıyorlar. Ama vizyon sahibi olan insanlar hem gelirlerini hem de onlara kalan zamanlarını arttırmaya çalışıyorlar. Çünkü ilişkiler sadece değerli hediyelerle gelişmiyor, ilişkilere odaklanıp onları olgunlaştırmak için zaman da gerekiyor.

Bu açıdan iş adamları ve iş kadınları, işlerini delege etmeyi öğrenmek için seminerlere gidiyorlar. Bu, dar gelirli, hayatta sadece geçinmeyi hedefleyen ve bu yüzden de geçim sıkıntısı çeken insanlara ve paranın her şeyi satın alabileceğini sanan iş adamlarına ve iş kadınlarına garip geliyor. Birinci grubun “hayatta kalma çabasından” “gerçekten yaşamak” düzeyine geçmeleri ve ikinci grubun da çatırdayan ilişkilerini farkına varmaları için zamana ihtiyaçları var. Umarım onlar için geç olmaz.

Bu açıdan bana ayda bir on milyarlarca lira kazandıran ve bütün günümü alan bir iş yerine daha az geliri olan ama bana zaman bırakan bir işi tercih ederdim.

Evet, param olursa bir çok işi delege edebilir, başkalarının zamanını satın alıp onlara iş olanakları sunabilirim hem de aileme, inançlarıma zaman ayırabilirim. Ama ne kadar çok şeyi delege edersem edeyim yine de beni bütün gün ve gece meşgul eden şeyleri/ servetleri istemiyorum.

Çocuklarımla ya da eşimle başkalarının ilgilenmesini ya da bir insanın benim yerime film seyredip şiir yazmasını isteyemem ya!
-----------

www.suskunadam.blogspot.com

-----------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN:
savassenel@hotmail.com