Tuesday, February 28, 2006

BANA HİKAYE ANLATIN KEYİFLE DİNLERİM (81)


Bir toplantıda düşüncelerim bana sorulduğunda bir hikayecik anlatmak istemiştim. Toplantıdaki arkadaşlarımdan biri “hikayeleri değil gerçekleri” konuşalım diye bana itiraz etmişti. Olayın asıl komik yanı, benim hikaye anlatmama itiraz eden arkadaşım, o sıralar sinema üzerine doktorasını tamamlamak üzere hummalı bir faaliyet içindeydi.

Sinema üzerine doktora yapan birinin gerçekçi olmayı bu şekilde önermesi bana komik gelmişti. Toplantı sonrasında ona düşüncelerimi anlattım. O da hatasını kabul etti. Sinemanın, kısaca kurgunun atası, hikayeler ve masallardır.

Hikaye anlatmak insanlara zaman kaybı gibi gelir. Fakat aslında hikayeler, uzun sürebilecek mesajları, kısa zamanda vermenizi sağlar. Ayrıca, hikayeler sadece bilgi verici değil, mesajı hissettirici bir türdür. Başka bir deyişle, mesajın sadece anlaşılmasını değil, duyumsanmasını da istiyorsanız, hikayeleme iyi bir anlatım yoludur. Karşımızdaki insanı da emek vermeye, düşünmeye davet eder. Hikayeler, mesajı tamamıyla yutulmaya hazır-çiğnenmiş bir lokma gibi vermez. Çelişki gibi görünebilir ama elbette kendi çiğnediğimiz lokmayı yemek isteriz. İşin sırrı budur. Doğrudan verilen “dijital mesajlar”, sadece bilgisayarlar için anlamlıdır.

Ayrıca, hikayeler, zihinde resimler çizer, konuyu görselleştirirler ve konunun sadece anlaşılmasını değil aynı zamanda hissedilmesini sağlarlar. Bir mesajın sadece bilinmekle kalmayıp aynı zaman da hissedilmesi de çok önemlidir. Çünkü çoğu iletişim sürecinde sorun sadece anlaşılmamak değil duyumsanmamaktır. Bunun sonucunda da empatiden, karşılıklı duygu alışverişinden yoksun kalırız. Hissetmediğimiz bir mesajın da gereğini yapmayız.

Bu açıdan, görsel araçların olmadığı zamanlarda hikayeleme çok kullanılan bir yöntem olmuştur. Hikayeler yoluyla mesajlar duygusal bir bağlama oturtulmuş ve görselleştirilmiştir. Beynin duygusal bağlam içinde aldığı ve görselleştirebildiği şeyleri daha iyi ve kalıcı bir şekilde öğrendiği söyleniyor. Yeni araç ve gereçler keşfedilmiş olsa bile bugün de masalların ve hikayelerin önemli olduğuna inanıyorum.

Ne yazık ki bu konu ihmal ediliyor. Sözgelimi son zamanlarda vizyona giren Keloğlan filmine çocukların fazla gitmediğini öğreniyoruz. Mehmet Ali Erbil’in oynadığı bir Keloğlan karakterinin çocuklara ne vereceği tartışılabilir ama bir yandan da çocuklarımızın Keloğlan’ı tanımadığı söyleniyor. Çünkü çocuklarımız masal okumuyor ya da dinlemiyorlar. Zira onlara masal okumuyor ya da masal anlatmıyoruz.

Çocukluğumda anneannemden ve anne-babamdan bol bol masal dinlemiş, şanslı biriyim. Bugün de evimizde küçüklere masallar okunur. İstedikleri zaman, sözgelimi oyun oynarken dinleyebilecekleri masal kasetleri, CD’leri vardır.

Ben masalları, hikayeleri, fıkraları severim. Bana bol bol anlatın dinlerim. Onları dinlerken gülerim ya da gözlerim dolar. Çünkü onlar gerçeğe gönderme yapar, çağrışıma açıktırlar.
-----------
www.savassenel.com
-----------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN:
mailto:savassenela@hotmail.com

Friday, February 24, 2006

DANIŞMANLAR DANIŞIRLAR MI?, İNGİLİZCE ÖĞRETMENLERİ YA DA ÇEVİRMENLER SÖZLÜĞE BAKARLAR MI? (80)


Bir keresinde iki kelime arasındaki fark konusunda kararsızlığa düştüğüm için bir dostumu telefonla arayıp ona danışmıştım. Çünkü bir kartvizit hazırlanıyordu ve hata yaparsam kalıcı olacaktı. O sırada yanımda bulunan bir öğrencim “hocam, siz İngilizce öğretmeni ve çevirmen değil misiniz? Bu kelimeyi bilmiyor musunuz” diye bana sordu. Başkalarını arayıp onlara danıştığım için bana takıldı.

Çevirmenler, sözlüğe bakmazlar mı? Danışmanlar, başkalarına danışmazlar mı? Elbette çevirmenler sözlüğe bakarlar ve danışmanlar da başkalarına danışırlar. Böyle de olması gerekir. Çevirmenlere her kelimeyi ya da cümleyi anladıkları için değil eninde sonunda bunu öğrenecekleri için çevirmen denir. Danışmanlar da her şeyi bildikleri için değil, bilgi kaynaklarını bildikleri ya da bulabilecekleri için danışman adını alırlar. Aslına bakarsanız, danışmanlar, genellikle de çözümün sizde olduğunu göstermeye çalışırlar.

Ayrıca ben çokça sözlüğe bakar ve çokça insanlara danışırım. Bir kere insanlara kaynakları kullanma ve danışma alışkanlığı vermeye çalışmanın en iyi yolu budur. İngilizce derslerine girerken yanımda hep sözlük bulundururum ve bildiğim kelimeler için bile bakarım. Öğrencilerim bunu önceleri garipseseler de, bunun bilgisizlikle ilgisi olmadığını, bir alışkanlık olduğunu zamanla farkına varır. Yapılmasını istediğiniz şeyi önce siz yapmalısınız. Siz başkalarını danışmaya değer görmüyorsanız, başkaları neden sizi danışmaya değer görsün ki? Danışmanlık ya da çevirmenlik bir sonuç değildir bir süreçtir. Başka bir tabirle her zaman araştırmak ve her zaman öğrenmek durumundasınız.

Bu açıdan çok sorarım, çok araştırırım. Çevremde büyük bir “danışman ordusu” vardır. Bu insanların hepsi profesyonel danışman değildirler ama mesleklerini iyi bilen insanlardır. Hangi konuda takılırsam, o konuda uzman olan bir dostumu arar ya da email atar ona danışırım. Bu da bana büyük bir keyif verir ve çok şey kazandırır.

İnsanlar bazen size hayali elbiseler giydirirler ve sizin her şeyi bilmeniz gerektiğini düşünürler. her şeyi bilmeye çalışmak, hedefsiz insanların ya da televizyon yarışmalarına katılan insanların amacı olabilir. Bazı konular açılır ve o konuda bilginiz olmadığını anladıklarında “sen bunu bilmiyor musun” diye şaşkınlıkla sorarlar. Ne yazık ki çevirmen ya da danışman da olsanız da her şeyi bilemezsiniz. Buna gerek de yoktur. Ben de “anlatırsan bir dakika sonra öğrenmiş olacağım” derim. Bu kadarcık bir hazırcevaplılığın kabalık olmadığını düşünürüm.

Çevirmenler sözlüğe bakarlar ve danışmanlar da danışırlar. Bu nedenle evlerinde bir sürü sözlük ve kitap olur. Ben de her birinin farklı özellikleri olan yaklaşık yirmi beş sözlük var. Ayrıca kitaplarım da elimin altındadır.

İyi bir danışman olmak için çok danışmak, iyi bir öğretmen ya da iyi bir çevirmen olmak için de sözlüğe çok bakmak, ana dilde ve yabancı dilde çok okuma yapma gerekir.
-----------

www.suskunadam.blogspot.com

-----------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com

HAYATIMIZ ÇOK MU TRAJİK? (79)


Çanakkale savaşlarını anlatan Türk filmlerinde savaşın zor şartlarını görmezsiniz. Çocukluğumdan beri Kurtuluş Savaşını dinlerim, ama yeterince anlamadığımız daha doğrusu hissetmediğimiz ortada. Çünkü bu konudaki sinema filmleri, konunun ağırlığını hissettiremez.

Er Ryan’ı Kurtarmak adlı filmi yıllar önce seyrederken Çanakkale Savaşları aklıma geldi. Savaşın bütün iticiliğinin verildiği ilk otuz dakikalık bölüm boyunca Çanakkale Savaşlarını düşündüm. “Demek ki savaşmak böyle zor, korkutucu ve insanı yürekten titreten dünyevi bir cehennem” dedim kendi kendime. Evet, Er Ryan’ı Kurtarmak adlı filmde bunları hissetmiştim.

İnsanlar korkudan kusuyor, ağlıyor, biçimsiz yerlerinden vuruluyordu filmde. Hiç de yakışıklı ölmüyorlardı. Kibar Amerikan filmlerindeki ya da Yeşilçam filmlerinde olduğu gibi ölümler hiç de “artistçe” değildi. Kolları bacakları gidiyordu insanların. Korkuyla yüz yüzeydiler, çabuk karar vermek zorundaydılar, kurtulmak ya da ölmek durumundaydılar.

Şiddet sahnelerini içeren filmleri seyretmem pek. Ama vatan topraklarının nasıl korunduğunu ve bugünlere gelindiğini anlamak için gerçekçi filmler yapılması gerekiyor.. Bahaneler üreten ve ne açlık ne de savaş görmemiş modern insanın görsel desteğe ihtiyacı var. Modern insanın bu açmazı bir derece normal. Açlık ve savaş yaşamadık, nasıldır bilmiyoruz. Fakat hayatın değerini anlamalı ve televizyonla okumak arasında tercih yapmaya çalışırken yaptığımız savaşın basitliğini kavramalıyız diye düşünüyorum.

Türk tarihi boyunca insanlar çok trajik kararlar vermek zorunda kalmışlar: insanlar, vatan savunmasıyla çocukları, ailesi, nişanlısı ya da hayatı arasında tercihler yapmış. Bugün bizim yapmak zorunda olduğumuz tercihlerin çok azı bu kadar trajiktir:

Televizyon seyretmekle okumak, İngilizce çalışmakla Derby maçları seyretmek ya da hamburgerle sebze arasında 
tercih yapmak savaşa gitmekle ailenizle kalmak arasında tercih yapmak kadar zor olmasa gerek. Ailenizi terk etmek hiçbir yapmak istemediğiniz bir şeydir. Ama bu ülkede öyle zamanlar yaşanmış ki, ailenizle kalmanız vatan hainliği olmuştur.

Bugün buna benzer trajik tercihl
er yapmak zorunda değiliz. İngilizce öğrenemediğini ya da hayatını geliştiremediğini söyleyen ve üzgün rolü yapan insanların bahanelerine ya da kendi icadım mazeretlere bakıyorum da sanki hepsi birer şaka.

Bir haberde okumuştum. Bir anne sel baskının da iki çocuğundan sadece birini kurtarma şansı olduğunu görür ve birini sellere bırakır. Daha sonra sellere terk ettiği çocuğu da kurtulur. Trajediyi görüyor musunuz? Terk ettiğiniz seçenek peşinizden geliyor. Bu çocuğun annesine ya da annenin çocuğa karşı hayat boyu neler hissedebileceğini hayal bile edemiyorum. Düşünmek de istemiyorum.

Dostlar, çok azımız bu tür 
tercih er yapmak zorunda. Genellikle yapmak zorunda olduğumuz tercihler basittir. Ölüm-kalım savaşı değildir. Öyleyse şikayet etmeyi bırakıp televizyon-okuma, fast food-sebze yemekleri, sigara-sağlıklı bir hayat ya da riskler-rahatlık bölgesi v.s. arasında tercih yapmayı ertelemeyelim. Bu tercih er sonunda terk ettiklerimiz bizi hiçbir zaman incitmeyecek. Belki içerde hafif bir sancı bırakır, ama ne ölen ne de bize küsen olmayacak.
-----------

Savaş ŞENEL
İngilizce Öğretmeni-Eğitim Danışmanı
İletişim ve Yazarlık Koçu
savassenel@yahoo.com

NEDEN YAZIYORUM? (ZORUM NEDİR?) (78)


Aslında dostlarım için yazıyorum. Dostlarım yazdıklarımı okusunlar diye mi? Hayır, benim sonu gelmeyen monologlarımdan kurtulsunlar diye. Bu monologlar nereden doğdu? Size bu sorunun cevabını vermeye çalışayım:

Çocukluktan beri zihnim “neden?” “niçin?” sorularıyla çalışır. Aslında her çocukta bu merak vardır. Bütün çocuklar, merak duygusuyla doğar. Fakat bu konuda benim birkaç dezavantajım oldu:

Birinci dezavantajım, sorularımı sabırla cevaplayan ya da cevaplamaya çalışan bir annem-babam olmasıydı. Cevabını anlamadığım sorular da sorsam, benim anlayabileceğim şekilde bana açıklamaya çalışırlardı. Daha küçük yaşlardayken annem ya da babamla uzun sohbetler yaptığımı hatırlıyorum. Bu bir tür ödüllendirmeydi ve ben de merak duygusunun “iyi” bir şey olduğunu düşünüp onu serbest bıraktım.(!)

Başka bir dezavantajım da okumaya erken başlamamdı. Okuma bilmediğim yaşlarda da aldığım dergiler vardı. Merhum annem beni dizinin dibine oturtur ve bana dergilerimi okurdu. Benim çok oyuncağım, dergim ve kitabım oldu. Okumak da bana Kafka’nın dediği gibi “yeni açıklamalar kadar yeni sorular” da armağan etti. Bu da yeni “neden?” “niçin?” soruları demekti. Bu yorucu döngü, böylece sürdü.

Bütün bunlar bana “düşünür” bir zihin armağan etti. Artık elmadan da, armuttan da söz etsem, (bunlar da basit konular değildir) derin düşünmeye başladım. İçerde oluşan düşünce girdapları an geldi dışa vurmaya başladı. Bu sefer sonu gelmez bir paylaşım süreci ortaya çıktı. İnsan değerli şeyleri kimlerle paylaşır? Elbette dostlarıyla ve yakınlarıyla paylaşacaktır. Bu durumda, dostlarım ve yakınlarım beni sık sık dinlemek zorunda kaldılar. Zaman içinde onları yorduğumu fark ettim ve başka kanallarla düşüncelerimi paylaşmaya karar verdim.

Beş yıl boyunca yaptığım radyo programları ve yazmalarım bana bu konuda yardımcı oldu. Ama gösteri dünyası bana biraz “baştan çıkarıcı” ve kalabalık geldi. “Dinleyiciler” adı verilen kalabalık içinde insanları yitirmeye başladım. Bireyselliklerini kaybetmeye başladılar. Telefon edenlerden, mail yazanlardan ya da mektup gönderenlerden “sadece biri” oldular. Ben de onlar için gecenin içinde sıra dışı biri oldum. Bu ağır bir yüktü. Bütün bu sebeplerle, ağırlıklı olarak yazmaya devam ettim.

Şimdi isteyen yazılarımı okuyor, istemeyen okumuyor. Bu ara diyalogtan çok monologa benzer konuşmalardan da kurtuldum. İnsanlarla, daha bir olağan daha bir yalın şeylerden konuşabiliyorum.

Aklıma gelen derin ya da yalın konuları “nasılsa yazarım” diyerek kendime saklıyorum. Dostlarım da rahat etti ben de. Düşüncelerimi merak edenlere de yazılarımın adresini veriyorum. Madem ki düşüncelerimi merak ediyorlar, işte düşüncelerim burada. Okusunlar, beni de kendilerini de yormasınlar.(!)

Yazmayı çok seviyorum. Yazmak dinlendiren bir bahçe ya da teskin edici bir ilaç gibi. Artık adını siz koyun. Size de öneririm, insanları yormayın, parmaklarınızı yorun derim.
-----------


www.suskunadam.blogspot.com

-----------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN:
savassenel@hotmail.com

HANGİ DİLLERİ ÖĞRENELİM? (77)


Bana sık sık sorulan sorulardan biri de hangi dilleri öğrenmemiz gerektiğidir. Aslında bu sorunun cevabı da hedeflere göre değişir.

Öncelik ana dilimizindir. Ana dilimizle kurduğumuz bağ ne kadar kuvvetli olursa, yabancı dillerle bağımız da o denli kuvvetli olacaktır. Bu, kanundur ve bu kanunu ne koyan ne de keşfeden kişi ben değilim. Fakat bu konu üzerinde ister istemez çok duruyorum. Yabancı dostlarıma da aynı şeyi söylüyorum. İngilizce öğretmeni olduğumu öğrenen yabancı dostlarım da bana yabancı dil öğrenmenin inceliklerini sorduklarında, ilk tavsiyem ana dillerini önemsemeleri gerektiğidir. Sözgelimi Çinli bir dostuma bunu söylediğimde çok ilginç buluyor.

Öğrenmeniz gereken dili hedefleriniz belirler. Sözgelimi İngilizce her yerde konuşuluyor. Ve İngilizce’yi iyi bilmeniz büyük bir avantajdır.

Ama sözgelimi Çin’e açılmak istiyorsanız Çince öğrenin. Çünkü Çin’de herkes İngilizce bilmiyor ve İngilizce’nin yaygınlaşması da zaman alacak gibi. Çince bilmek, size ticari anlamda büyük avantaj sağlar.

Hint dili de öğrenebilirsiniz. Çünkü Hindistan Çin’le yarışacak gibi. Nüfus ve dolayısıyla insan gücü oldukça fazla ve yavaş yavaş ticari arenaya giriyor. Resmi Hint diliyle Türkçe’nin ortak kelime haznesi bayağı çok. Hindistanlı bir tanıdığımın belirttiğine göre Hint dilinde yaklaşık beş bin civarında Türkçe kelime kullanılıyormuş. Fakat Hindistan İngiliz sömürgesinde bulunmuş olduğu için, orada İngilizce yaygın.

Amerika’ya gitmek ve orada yaşamak istiyorsanız, İspanyolca derim. Çünkü İngilizce ve İspanyolca bilirseniz, Amerika’ya kolay gidebilirsiniz. İspanyolca, Amerika’da ikinci resmi dil. Orada İspanyolca öğretmenliği bile yapabilirsiniz.

Şiir okumaya meraklıysanız, Farsça öneririm. Farsça, tam bir şiir dilidir. Ayrıca Türkler için Farsça öğrenmek çok zor değildir. Bir Farsça öğretmeni bana Farsça ve Türkçe’nin ortak kelime haznesinin de çok geniş olduğunu söylemişti.

Dini bilimlerle ilgileniyorsanız ya da Kur’an-ı Kerim’i biraz anlamak istiyorsanız elbette Arapça öğrenmelisiniz. Elbette sadece Arapça bildiğiniz için kaynaklardan dini hükümler çıkarabileceğinizi düşünemeyiz ama metinleri okurken anlamış da olursunuz.

Bir ülkeyi keşfetmek için de dil öğrenebilirsiniz. Sözgelimi Fransa’yı sevdiği için bir bayanın ileri yaşlarında Fransızca öğrendiğini okumuştum gazetelerde. Fransa’yı, özellikle Paris’i görmeyi çok istediğini yazmıştı gazeteler.

Bunun dışında ilgilendiğiniz bir alan varsa, o alanda çok kullanılan dili öğrenmeniz gerekebilir. Sözgelimi felsefeyle ilgilenenlerin Almanca öğrenmeleri gerektiği söylenir. Başkalarının işine yarayacak gibi görünmeyen bir dil, amaçlarınızdan dolayı sizin için çok önemli olabilir.
Hong Kong
-----------


www.suskunadam.blogspot.com

----------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN:
mailto:savassenela@hotmail.com

Tuesday, February 21, 2006

FANATİKLERLE ANLAŞAMIYORUM, ELİMDE DEĞİL. (76)



Danimarka’da ortaya açıdan maksatlı olduğu anlaşılan karikatür olayı, “istenilen” meyvelerini vermeye başladı. Umarım bu durum uzun sürmez. Kendi saati olmayan, başkasının saatine bakarmış. Kendi uzun vadeli planı olmayan insanlar, fizik-kurallarını hayata uygulamak konusunda çok istekliler: etkiye “aşırı” tepki veren bu insanlar, belki tavır bozukluğundan belki de başka sebeplerden dolayı şiddete meyilli bir havaya girdiler. Hangi “İnanca” hangi “inanmışa” hizmet ettiklerini de anlamak çok zor.

Her zaman inandığım bir şey var: idealistler, diğer insanlar gibi davranamazlar. Kendi inançlarına tutkuyla bağlı olsalar bile, başkalarına inançlarını dayatamazlar. İnsan kazanmanın, sabır, gözyaşı ve fedakarlık yolu olduğunu büyük liderlerden öğreniyoruz. Bu yolda gözyaşı vardır. Ama başkalarını ağlatmak yoktur.

Davalarına/ inançlarına yapılan hakaretler karşısında, “aşırı” tepki veren insanların bazı ortak özellikleri var: bu tip insanların genellikle barış zamanlarında var oldukları bir düzlem yok. Örgütlenmeleri, insanlarla temasları zayıf görünür. Onlara göre herkes bize düşmandır, hristiyanlar, Yahudiler, aşırı dinciler, medya, Amerika, Rusya v.s. bizi çepeçevre sarmışlar ve yok etmeye çalışmaktadırlar. Fanatikler, sanki hassas zamanlarda şiddet diliyle konuşmak için programlanmışlar. Bir insanla oturup, sabırla konuşmak, bu tip insanlar için ölmekten daha zordur. Egosunu cebine koyup, sabırla dinlemek herkes için zor olmakla birlikte, bu insanlar için daha da katlanılmazdır. Kavga etmek, diyaloga girmekten daha kolaydır.

Sadece davasına cahilce bağlı olanlar için değil, hayatımızın her tarafında görebileceğimiz “korkaklar” için de diyaloga girmek çok zordur. Bir gün bir iş arkadaşım, basit bir şey için bana herkesin ortasında bağırmıştı. Sonra odasına gittiğimde ve onunla konuşmak istediğimi söylediğimde dili tutulmuştu. Fanatizm, kalabalıklardan güç alır. Fanatizmin, sloganlar ve beden dilinden başka kendisini ifade edecek bir şeyi yoktur.

Şiddet eğilimli insanların bir tarafları da kefaret duygusudur. Bu tip insanlar, aslında kendi çizdikleri tabloya sık sık ihanet ederler. Çünkü zaten yaşanmaz bir “dava” tablosu çizerler. Bu tablo reel hayattan uzak ve pratiği son derece zor bir düşünce/ inanç sistemidir. Buna bağlı olarak da ona uygun yaşamak neredeyse olanaksızdır. Ama etkilere verdikleri tepkiler ağırdır: sözgelimi bina yakarlar, ağır ve maksadını aşan protestolarda bulunurlar. Belki de inançlarının/ davalarının sabır ve istikrar gerektiren pratiklerini uygulamadıkları için bu tür “etkilere” aşırı tepkiler vererek “kefaretlerini” ödediklerini düşünürler. Özellikle de insanları karşı olmaya/ muhalefet etmeye teşvik etmek konusunda özel bir yetenekleri vardır. Çünkü, muhalefetle beslenirler, onlara kısmen de olsa katılın, ne yapacaklarını bilemezler.

Herhangi bir inanca/ ilkeye samimi olarak ve tutkuyla bağlı olanların sabırla, emekle ve özveriyle çalışması gerekir. Günlük hayatını planlamaktan, her gün birkaç sayfa okumaktan uzak kalan, yeni her şeye düşman gibi bakan hiç bir insan kendi davasına hizmet edemez. Üç-beş insanla iletişim kuramayan, onları yönlendiremeyen, farklı düşünce ve inançlara sabırla, hoşgörüyle yanaşamayan insanlar dünyayı yönlendirmeye çalışıyor. Elbette dünyayı yönlendirebilirler, ama bu “hayra” doğru olmaz. Barış zamanı söyleyecek sözü olmayan, efendice, sabırla inançlarını temsil edemeyen insanların, kargaşa zamanları nara atmaları beni üzüyor.

Bir insanın yüzündeki hüzün çizgileri, naralardan daha etkilidir. Köşelerde sessizce ve samimi bir şekilde ağlamalar, büyüleyicidir. Bir bireyin hiçbir inancı paylaşmadığı halde, başka bir bireye insan olarak değer vermesi, başkalarını derinden etkiler.

Benim kendi programım olmalı, kendi beklentilerimin ve programımın esiri olmalıyım. Maksatlı insanlar beni “sirk maymunu” gibi oynatamaz. Oynatmamalı.
-------------------
Liaoying, Çin

------------------
www.suskunadam.blogspot.com
-----------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com

NEDENSE BAZI SORULAR BENİ ŞAŞIRTIYOR (75)


Bazı sorular beni şaşırtıyor. Elbette benim de insanları şaşırtan sorularım var. Fakat bugün size, benim şaşırdığım sorulardan örnekler vereceğim.

Zaman zaman bana sorulan sorulardan biri nasıl hem Neşet Ertaş hem de Eric Clapton dinleyebildiğimdir. Bu soruyu duyunca bir an duraksar ve “stand by”/ “rölanti” moduna geçerim.(!) Cevap veremem. Aslında eğitimciyim ve sorulara, her çeşit soruya alışığım. Ama bu soru, beni şaşırtır, kekelemeye başlarım. Çünkü bana göre hem Neşet Ertaş hem Eric Clapton dinleyip keyif almak ya da hüzünlenmek normaldir. Bu iki sanatçı arasında trajik bir seçim yapmak durumunda ve sadece birini seçmek zorunda değilizdir.

Eric Clapton hayranları Neşet Ertaş dinleyen birinin Eric Clapton dinlemesini, Neşet Ertaş’ı hayranları da Eric Clapton dinleyen birinin Neşet Ertaş dinlemesini kazanç olarak görmeliler diye düşünürüm. Bence, bir insan her iki sanatçıyı da duyumsayabilir. Bu iki sanatçının hiçbir ortak noktası da olmayabilirdi. Fakat gene de, ben sizin için bazı ortak noktalar bulmaya çalışayım.

Neşet Ertaş, bir halk ozanı ve orijinal bir sestir. Eric Clapton, modern bir ozan olsa da Amerikan halk müziğinden beslenir. Yani her iki sanatçının müzikleri de geleneğe yaslanır. Neşet Ertaş, saz da, Eric Clapton da gitarda yeni akorlar denemiştir ve çok başarılı olmuşlardır.

Neşet Ertaş’ta Eric Clapton da çok acı çekmiştir. Acı çekmeyen ya da hisli olmayan bir ozan uzun hava ya da bozlak söyleyemez. Söylese yüreğinize dokunmaz. Aynı şekilde “acı çekmemiş bir şarkıcı blues söyleyemez.” Bu ilkeyi Eric Clapton bir Televizyon programında edebiyat/ retorik olarak değil, ciddi ciddi söylemişti. Neşet Ertaş, değeri anlaşılan kadar çok sıkıntılar çekmiş bir sanatçıdır. Sesinde yılların acısı vardır. Eric Clapton da oğlunun vefatıyla yıkılmış ve uzun yıllar siren ciddi bir buhran geçirmiştir. Bu iki insanın, zaten hassas sanatçı yürekleri, sıra dışı acılarla tanışmıştır. Ayrıca, her iki sanatçı da annelerini çok severler.

Zaman zaman sorulan başka bir soru da, sözlerini anlamadığım şarkılardan, etnik müzik çalışmalarından nasıl olup ta keyif aldığımdır. Bu da beni şaşırtır. Elbette dinlediğim her şarkının sözlerini anlamak isterdim. Ama bu şart değildir. Sanatçının sesinden, onun hüznünden ya da neşesinden bir şeyler hissetmiyorsam, zaten onu dinlemem. Şarkılar, sunum değillerdir. Sözlerini mutlaka anlamam gerekmez. Afrikalı bir sanatçının sesi zaten kendi etnik hislerini bana taşımalıdır. Taşımıyorsa, ona ses sanatçısı demek zaten mümkün olmaz. Bir şarkıdan keyif almak için sözlerini anlamanız gerekiyorsa, o şarkıya zaman ayırmayın, vaktinizi harcamayın derim.

Ayrıca bazen şarkı sözlerini anlamamak daha iyidir. Hayal gücünüz çalışır ve siz o şarkıya derin anlamlar yüklersiniz. Bu da oldukça güzel bir deneyimdir.

İşte beni şaşırtan sorular ve kendimce verdiğim cevaplar.
---------------
Liaoying, Çin
---------------
www.suskunadam.blogspot.com
---------------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com

ÇOCUKLAR OKUMAYI SEVEBİLİRLER Mİ? (74)


Çocuklar okumayı sevebilirler, hem de çok sevebilirler. Bir yetişkin sevmese de gerekli olduğuna inanıyorsa okuyabilir. Ama çocuklar, sevdikleri şeyi yaparlar. Onların yapısı bu. Çocuklara okumayı sevdirmek konusunda bazı püf noktaları sizinle paylaşmak isterim.

Çocuklara kitap okumayı sevdirmenin ilk şartı önce bizim okumamızdır. Evde çok kitap dolaşmalıdır. Her yerde kitap olmalıdır. Çocuklara sevdirmek istediğimiz şey her neyse, ona etrafta sık sık rastlamaları gerekir. Bu açıdan kitaplar hayatlarının doğal bir parçası olmalıdır.

Onlara kitap almak için okumayı öğrenmeleri beklememelidir. Çocuk daha çok küçükken bir kitaplığa sahip olmalı ve bunu arkadaşlarına gösterebilmelidir. Kitaplar ödül olarak verilmeli, çocuğa kolayca verilmemelidir. Fakat kitaplar ondan esirgenmemelidir de. Çocuklara alınan ilk kitaplar, renkli ve çekici olmalı, eski olmamalıdır. Birlikte alışverişe çıktığınızda kendinize ve ona kitap almalısınız. Bunu gayet ciddi bir havayla, yeterince zaman ayırarak yapmalısınız. Çocuklar, yaptıklarımızı belki yaparlar, “yapmalarını sadece istediklerimizi” pek yapmazlar. Aslında liderliğin ilkesi de budur. Çocuklar, anne-babalarının, oturup ciddi ciddi kitap okuduklarını ya da hiç değilse karıştırdıklarını sık sık görmeliler.

Başka önemli bir şey de, çocukları bazı konularda meraklandırmak ve sonra da bu merakı kullanarak onları kitaplara yönlendirmektir. Çocuklar aslında doğuştan meraklıdırlar. Sevdikleri ya da ilgilendikleri konularda soru sorarlar. Onlara hemen bir kitap açıp okumalı ve kitaplarda çok bilgi olduğunu göstermelidir. Zaman içinde okumayı öğrenmek konusunda, sürücü ehliyeti almak konusunda oldukları kadar istekli olacaklardır. Çünkü kitapların onları nelere ulaştırdıklarını göreceklerdir. Anne-babalarından bilgi almak, her zaman mümkün değilse de, kitapların her zaman el altında olduğunu farkına varacaklardır.

Başka bir yöntem de çocukları kitap okurlarıyla tanıştırmak ve onlarla konuşturmaktır. Anne-babasının önerilerini zamanla kanıksayan çocuklar, başkalarından da okumanın önemli olduğunu duymalıdırlar. Sözgelimi arkadaşlarınızı, berberinizi ya da bakkalınızı tembihleyebilir ve çocuklarınıza kitap okuyup okumadıklarını sormalarını isteyebilirsiniz. Bu çocukları çok etkileyecektir. İçinde kitaplardan sıkça söz edilen masal ya da hikaye kasetleri/ CD’leri de çocukları okumaya teşvik edecektir.

Çocuklar elbette oyuncakları severler ve onlar ayuncaklar alınlaı, ama onlara sık sık kitaplar da hediye edilmelidir. Bunu bir tür törenle yapmalısınız. Aile bireyleri bir araya gelir. Baba ya da anne küçük bir konuşma yapar, sonra kitap ona alkışlar arasında verilir. Bu bir ödül töreni de olabilir. Çocuklara kitapların önemli olduğu elbette anlatılabilir ama daha çok bunu hissetmeleri sağlanmalıdır diye düşünüyorum.

Bütün bunlar özveri ister. Çocuklarınız sık sık size gelip ona kitap okumanızı isteyeceklerdir. Bu da bazen yorucu olabilir ama düşünce dünyaları ve hayal güçleri geniş, iletişim becerileri sağlam çocuklarınız olsun istemez misiniz?
----------------
(Schenzen, Çin)

-------------
Savaş ŞENEL
İngilizce Öğretmeni-Eğitim Danışmanı
İletişim ve Yazarlık Koçu
savassenel@yahoo.com
savassenel@savassenel.com

Wednesday, February 08, 2006

TERCÜME YAPMAYI NEDEN SEVİYORUM? (73)


Tercüme yapmak, bir çok alanda olduğu gibi ancak uzun yıllar boyu ustalaşırsanız, maddi ödülü büyük bir alandır. Çoğu İngilizce öğretmeni tercüme yapmak yerine ders vermeyi seçer. Zaten İngilizce ya da başka bir dili bildiğiniz için tercüme yapmazsınız, aynı zamanda bu işi sevmelisiniz.

Ben tercüme alanındaki üstatlarımızın affına sığınarak, bu konudaki düşüncelerimi yazmak istiyorum.

Tercüme yapmak için, o konudaki gelirden daha başka beklentileriniz olmalıdır. Sadece para kazanmak için tercüme yapmak zordur. Bu bütün meslekler için geçerlidir diye düşünüyorum. Bir işi sadece geçinmek ya da keyif aldığınız başka bir sebep olmadan yapmak, insanın ruhunu soldurur kanısındayım. Ama sevdiğiniz bir işi de size bedava yaptırmak isteyenler çıkabilir. Buna karşı da dikkatli olun derim!

Tercüme yapmak için, yabancı dile vakıf olmak gerektiği düşünülür. Bu doğru bir düşüncedir. Fakat yabancı dili iyi bilmek, tercüme sürecinin sadece bir parametresidir. Başka bir deyişle temellerinden sadece birisidir. Tercüme yapmak için ana dilinizi de iyi bilmeli ya da geliştirmelisiniz. Yabancı dilde okuduğunu ana dile dönüştüremeyen biri tercüme yapamaz. Bu açıdan tercüme yapmak, bir metni anlamaktan ve onu özetlemekten başka bir şeydir.

Bu konuda sahip olmanız gereken başka bir özellik de empati becerisidir. Çünkü okuyucu sizin çevirisini yaptığınız eseri okurken yalnızdır. O halde cümleleriniz açık seçik olmalıdır. Bu hem dil kullanımından hem de noktalama işaretlerinin doğru/ ergonomik/ beynin çalışmasına uygun bir şekilde kullanılmasından geçer. Okuyucu ifadeleri net olarak anlamalıdır. Fakat anladığını kavrayacak alt yapıya sahip olup olmamak konusunda sorumluluk okuyucunundur. Ayrıca belli bir yaşın üstünde olmanız da, sizin metinle ve yazarla empati kurmanızda oldukça etkili bir unsurdur.

Tercüme sürecinde en önemli nokta, tercüme ettiğiniz metni sevmeniz, onunla duygusal bir bağ kurmanızdır. Bu insan olmanın gereğidir. Bu açıdan, ben bir şekilde yakınlık duyduğum metinleri tercüme ederim. Sonuçta, ortaya çevrilmiş bir metinle birlikte, o metinden bana kalan bir şeyler olsun isterim. Bu kalan şeyler, belki gelişen bir İngilizce ve Türkçe, belki bir konuda yeni bilgiler , belki de yeni bakış açısı olur.

Tercüme yapan kişi sabrı öğrenir. Her gün “fare gibi” eseri kemirir. Tercüme de yararlı bir ilke de günlük hedefler belirleyerek çalışmaktır. Acele etmeden, sabırla gidersiniz ve bir gün kocaman bir kitap bitmiş olur.

Tercüme yaparken yazarlığınız da gelişir. Başkalarının ifadelerini ana dilinize çevirirken, zaman içinde kendi düşüncelerinizi yazı diline tercüme etme ve ifade etme tarzınız da berraklaşır.

Tercüme sürecinden önce, tercüme edeceğim kitabı okurum. Kendime yakın yerler bulurum. O kitabın doğasına uygun olarak seçtiğim müzik parçası ya da parçaları, benim sessiz çalışmalarıma eşlik ederler. Sözgelimi son tercüme maceramda bana eşlik eden müzisyenler Kitaro ve Vangelis’ti. Çünkü tercüme ettiğim kitapların doğasına uygun düşüyorlardı.

Tercüme çalışmasının en güzel yanı da, kitap basıldığında çevirmen olarak kitabın içinde kendi adınızı görmektir. Bu sevincinizi belli etmemelisiniz. Yoksa o da alacağınız ücretin bir kısmı gibi düşünülebilir ve bedelden düşülebilir (!)

Tercüme ettiğim kitapları rahatlıkla öneririm. Çünkü önermeyeceğim kitabı çevirmem. Şükür ki bu lüksüm var. Ayrıca, kitabı ben yazmadığım için de hararetle tavsiye edişim yanlış anlaşılmaz.

Bütün bunlarla birlikte, tercümanlık, hak ettiği ödülü her zaman almaz. Yabancı bir dili ve anadilini tercüme yapacak kadar bilen birisi, başka işler yapacağı yerde kitap tercüme ettiği için, sanki cezalandırılır! Tercüme işinin değeri anlaşılmadığı ve haddinden fazla ucuza mal edilmeye çalışıldığı için, kitaplarda, film seslendirmelerinde, film alyazılarında ve daha bir çok yerde, sözüm ona Türkçe denilen, ama buram buram yabancı dil kokan bir Türkçe, dinler veya okursunuz.

Tercüme yapmayı seviyorum, çünkü tercüme yapmak, bana sabrı öğreten, yabancı dil öğrenmeyi ve ana dilimi sevdiren üstatlarımdan biridir
-----------
www.savassenel.com
----------
Konuyla İlgili diğer yazılar: Okumak istediğiniz yazının adını tıklayınız:
Tercümelerim
Yabancı Bir Dil Öğrenmeye Başlamak, Yeni Bir İnsanla Tanışmak Gibidir
İngilizce veya Başka Bir Dilde Tercüme Yapmanın İncelikleri
"Anadili Gibi İngilizce Konuşuyor” İfadesi Ne Anlama Gelir?
Neden Bazı Kişiler Türkçe Konuşurlarken Yabancı Kelimeler Kullanırlar?
-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
MSN: savassenel@hotmail.com