Saturday, January 28, 2006

KENDİ DİKTATÖRLERİNİ ATAMAK (72)


İnsan kendi diktatörünü seçebilir. Sözgelimi hedeflerim, benim diktatörlerimdir. Hedeflerimin etik, hukuki ve sosyal yanlışları yoksa, onun diktatörlüğüne de boyun eğmem sorun meydana getirmez. Bunu başka bir yazıya bırakarak konuya farklı bir açıdan bakmak istiyorum:

Benim bu yazıda ele alacağım konu, zayıf ve güçten korkan insanların kendileri için atadıkları diktatörlüklerdir. Bu tür insanlar zayıfları ve nezaketi cezalandırırlar. Başka bir deyişle, kendi yanlış tavırları yüzünden, başkalarını diktatör olmaya iterler.

Sözgelimi kendisine hiç söz hakkı verilmemiş, soru sorulmamış öğrencilere söz hakkı verdiğinizde, afallayabilirler. Sizin tavrınız eğitim kurumunun genel tavrı değilse, diğer öğretmenler de böyle davranmıyorsa, öğrencileriniz bunu yanlış anlar, “nerelisiniz komutanım” moduna girerler ve demokrasiyi kötüye kullanmaya başlarlar. İnsanlara değer ve söz hakkı vermeye kararlıysanız, bir sürü riske girersiniz.

Sözgelimi kapıcıya selam verirseniz, sizi yanlış anlayabilir ve sizle “kanka” olmaya çalışabilir. Aslında onun bir kapıcı olması sorun değildir, o da bir hizmet insanıdır ve yaptığı iş çok önemlidir. Fakat kendi işini hor gördüğünden ve o imajı yaşattığından, insanlar da ona öyle davranır. Siz ona selamınızla değer vermeye başlayınca sizle “kanka” olmak ister. Mecburen kendinizi geri çekersiniz. O zaman işler düzelir. İstemeden diktatör olursunuz. “Ekmeğim gelmemiş, ayıp oluyor ama” dersiniz.

Bunların başınıza gelmesi için laubali olmanız gerekmez, biraz içtenlik göstermeniz yeter. İçtenlik ve laubaliliği ayırd edemeyen insanlar fırsatı kaçırmaz. Sizi diktatör olarak tayin edene kadar uğraşırlar. Siz de “yeter gari, kitleleri ben mi uyandıracağım?” dersiniz ve siz de onları “ufak ufak” ezmeye başlarsınız.

Yakışıklı gençlere kitap okumalarını önerirsiniz, anneleri evlere temizliğe giderken ellerine aldıkları tek kitap, ehliyet kursuna gittikleri için mecburen okudukları sürücü sınavı test kitabıdır. İngilizce öğrendikleri zaman gelirleri artabileceği halde, parasını annelerinden alarak günde saatlerce “chat” yaparlar, fakat İngilizce öğrenmeye ya da başka bir beceriyi elde etmeye ayıracak zamanları yoktur. Onları kendilerini geliştirmeye değil diploma almaya ve devlet kapısında iş bulmaya teşvik eden anne-babaları kendi diktatörlerini tayin ederler. Onca yeteneğine rağmen dar gelirli olmayı seçen bu gençlerin diktatörlüğü, masraflıdır da. Hayatları boyu ailelerinden, “daha iyi” olmak için değil “geçinmek”, “hayatta kalmak” için destek alırlar.

Bir çok insan, diktatör yetiştiren toprağı çapalar, tımar ederler. Üstlerinde “beni ez yoksa pişman olursun” tavrı ve tutumu vardır. Ortada hiç kimse olmasa bile, onlar kendilerini ezdirecek insanlar bulurlar. Elbette, şükür ki herkes, hatta çoğumuz böyle değiliz.

-----------

www.suskunadam.blogspot.com

-----------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com

Wednesday, January 25, 2006

İŞKENCE KAVRAMININ AKLA GETİRDİKLERİ (73)


İşkence konusunda fazla bir araştırma yapmadım. Ama işkencenin, bir canlıyı öldürmemek şartıyla ona azami acıyı çektirerek, onu ruhen ve fiziksel olarak yıkmayı hedeflediği ortada. Bir yandan da bu yıkımın ardından gerçekleşmesi beklenen şeylerin sadece işkence gören kişinin bilgi vermesi olmadığını anlayabiliyorum.

İşkencenin değişik işlevleri olsa gerek. Konu bilgi almaksa, insanlardan bilgi almak için kullanılabilecek bir çok değişik psikolojik yöntemler var. Korkularını, endişelerini kullanarak bir insanın ağzından bilgi almak mümkün. Fakat yine de işkence var. Neden? Çünkü işkence sadece enformatik bir çaba değildir. İşkence etkinliği, işkencecinin bağlı bulunduğu sistemin bekasını sağlamaya çalışır.

Bir insanı bağlayıp ona eziyet etmek kolay değil. Bunu yapan insanların, yani işkencecilerin “özel” insanlar olmaları gerekir. İşkence yapmak her babayiğidin harcı olmasa gerek. Çaresizce yatan bir insana acı verecek şeyler yapmak bir uzmanlık alanıdır ve bunu yapabilen insanların çok iyi motive edilmeleri gerekir. Bir yandan da insani yanlarını uyuşturmaları ve başka bir gerçekliğe girmeleri de akla gelen başka bir konu. Bu açıdan işkence yapan insanların uyuşturucu aldığını düşünmek çok da yanlış bir düşünce olmasa gerek.

Bütün meslek dallarında olduğu gibi, işkencecilerin de, özenle seçildiğini ya da yetiştirildiğini düşünmek hiç de yanlış olmaz. Bir insana acı vermek, hem teori hem de pratik beceri gerektiren bir etkinliktir. İşkenceciler de kazara bulunmayan, bilinçli olarak eğitilen insanlardır. Bu insanların da bazı karakteristik özellikleri olsa gerek. Sevgi nedir bilmeyen, acıma duygusuna hiç sahip olmamış ya da bu duyguyu zamanla yitirmiş olan, geçmişin öfkelerini bugüne taşıyan, zayıf insanlardır. İnsanları sevmediklerini söylemeye gerek yok. Çünkü hiçbir dış telkin ya da ödül, bir insanı başka bir insana eziyet etmeye teşvik etmek için yeterli değildir. Bir çok insan, başkasının işkence görmesine göz yumabilir, işkence emri verebilir, ama bizzat işkence yapmak ayrı bir konudur. İşkenceciler, içerden kırılmış, zavallı insanlardır. Para ya da herhangi bir dış motif, işkence yapmayı açıklayamaz. İşkencecinin, mutlaka kendi sebepleri olsa gerektir.

İşkenceci için, işkence yaptığı insan bir nesnedir. İşkence yaparken çay-kahve içebilir, sohbet edebilir. İşkencecilerin en büyük kabusu, bir gün kendilerinin de işkence görmesidir. Bu da bir gün başlarına gelir. Onlara işkenceyi emreden otorite her neyse, bir gün bir hata yaptıklarında, aynı muameleyi de onlara da aynı şeyleri yaşatacaktır. İşkence yapan insanların, kendi yol arkadaşları tarafından işkenceye tabi tutulmaları hiç de şaşırtıcı değildir. Bir çocuğa, bir insana ya da hayvana işkence yapan biri arkadaşı dahil herkese aynı şeyi yapabilir. İnsan, düşmanına yumruk atarken, dostuna yumruk atmaktan çekinebilir. Ama bir insana işkence yapabilen biri kim, olursa olsun başka herhangi bir insana da aynısını yapabilir. işkence yaparken geçilen eşikten ve yitirilen insanı duygulardan sonra kime neden işkence yapıldığı önemsiz hale gelir.

Yağmurda çamurda sokakta bulduğum yavru kedileri ya da yaralı kedileri, evine taşıyan ve ailece bakan biri olarak işkenceyi anlamam mümkün değil. Bir başka insana sevmediği bir şeyi ikram etmek bile bana kabalık gibi gelir. Çaresiz bir insana bağırmak, vurmak ya da işkence etmek benim anlayabileceğim bir şey değil. Fakat, işkence bir şekilde varlığını sürdürüyor.

İşkence, toplumun tiksindiği ama yine de sessizce kabul ettiği bir kavram haline gelmiş. Başkalarına yapılan işkenceyi göz ardı etmek elbette kolaydır. Fakat insan bizzat yaşadığında ya da daha kötüsü sevdiği birisi işkence gördüğünde durumun farklı olacağını tahmin etmek zor değil.

İşkence hakkında hatırıma gelenler bunlar.
-----------

www.suskunadam.blogspot.com


-----------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com

Monday, January 23, 2006

MESLEKİ YOZLAŞMA NEDİR? (71)


Mesleki yozlaşma kavramını ben uydurdum. Belki de bilimsel bir adı vardır, ama ben bilmiyorum. Mesleki yozlaşma deyince neyi kastettiğimi sizlere anlatmaya çalışayım.

Sözgelimi bir doktor, zamanla ağır çalışma şartlarından dolayı yorgun düşer. Bu gerçekle yüzleşmesi gerekir. Başka bir deyişle, mesleğini sevse de artık yorulmuştur ve belki de başka bir alan seçmesi ya da çalışma şartlarında değişiklik yapması gerekmektedir. Bazı insanlar bu gerçekle yüzleşir ve gereken tedbirleri alırlar. Bazı doktorlar da, bu gerçekle yüzleşmezler. Sözgelimi gece doğuma gitmemek için hastalarını gerekmediği halde sezeryanla doğuma teşvik edebilirler. Mesleklerini bırakamazlar, çünkü rahatlık bölgesindedir. Doktor olarak tanınmanın keyfini de bırakamıyor olabilirler ya da sosyal baskı dolayısıyla doktorluk gibi bir mesleğe ara vermek “aptalca” gelebilir.

Bazı öğretmenler yorulur. Öğretmenlikten değil de insanların kaprislerinden,yetersiz eğitim alt yapısından, hassas dengelerden bezmiş olabilirler. Öğretmenlik geliri az olabilir ya da ek gelir kazanmak için ailelerine ayırmak istedikleri zamanlarını başkalarının evlerinde harcamak istemeyebilirler. Öğretmenlik birikimiyle başka alanlara kaymak mümkündür. Bir öğretmen, yazarlığa adım atabilir, danışmanlık yapabilir. Ama bazı öğretmenler, kolaya kaçar. Özel ders çıkarabilmek için öğrencilerini sınıfta bırakır ya da sıkıntıyla yaşadıkları için meslektaşlarını ya da öğrencilerini yıpratmayı seçerler.

Bir insan yöneticilikten de sıkılmış olabilir. Kullanıldığını hissedebilir. Onun için de yığınla seçenek vardır. Bununla yüzleşmesi gerekir. Ama bunu yapmaktan, yeni alanlarda kendini yetiştirmekten ya da bir yabancı dil öğrenip kolayca yeni bir alana geçmektense, televizyon seyretmek bu insanlara daha kolay gelir. Yoruldukları halde rahatlık bölgelerinden çıkamazlar ve zaman içinde başka insanların “ayaklarını kaydırma, etrafa korku saçma v.s.” gibi tavırlar başlar. Çünkü idarecilik makamını bıraktıklarında çevrelerinden tepki alırlar. Hazır maaş vardır. Bu maaşı bırakmak aptalca gelir.

Bazı esnaflar dürüsttür. Bazı esnaflar da yalan söylemek zorunda kalır. Bunun sebebi, gelirini arttırmak yerine indirimlerle ve ölesiye pazarlıkla yaşamaya çalışan ve ne yazık ki kendisini aldatılmaya mahkum eden bazı tüketiciler olabilir. O zaman sizi yalan söylemeye mecbur etmeyen bir alan bulmalıdır. Bunu yapmazsanız, yalanlar hayatınızın bir parçası olacaktır. Bu da başka bir mesleki çürümedir.

Bu mesleki çürüme örnekleri daha da çoğaltılabilir. Şükür ki, herkes böyle değildir. Kurumlarına ve kendi hayatlarına keyifle hizmet eden insanlar daha çoktur. Yine de mesleki çürüme içinde olan insanları her yerde görebilirsiniz. Ben mesleki çürüme diyorum. Bu aslında bir yandan da genel anlamda bir çürümedir. Bu tip insanlardan sakınmanızı öneririm. Çünkü alternatiflere göz atmadıkları için çaresizlik duygusu içindedirler ve bu duygunun etkisiyle üzücü şeyler yapabilirler.

Belki de her insanın, emekliliğe endekslenmeden oturup muhasebe yapması gerekir. Mesleki yozlaşmanın tuzağına düşmeden, hayallerimizin ya da hizmet duygusunun değil de maaşın esiri olmadan, bu konuda önlem almakta yarar var diye düşünüyorum.
-----------

www.suskunadam.blogspot.com

-----------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com

Tuesday, January 17, 2006

İNSANLARI KAYNAKLARA ULAŞTIRMAZSAM PATLARIM! (69)


Konuşmayı çok severim. Uzun yıllar konuştum. Uzun uzun anlattım. Bir şeyleri bilmek ve bildiğimi anlatmak çok hoştu. Konuşmak hala hoşuma gider. Fakat geç de olsa farkına vardığım bir şey var: İnsanların bir şeyleri anlamasına yardımcı olmam gerekse de, onlara sosyal ya da mesleki bazı mesajları ulaştırmak zorunda olsam da, ben bunu doğrudan yapmak durumunda değilim. Hatta çoğu zaman, anlatmak istediğimi başka bir yerden öğrenmelerini ya da bir başkasından dinlemelerini sağlamak daha doğru, daha güzel.

Bir insanın öğrenmesi gereken şeyleri sağlıklı kaynaklardan edinmesine yardımcı olmak bana daha çekici, daha emniyetli ve samimi geliyor. Uzun boylu konuşmalardan uzak kalmak, egonun/ nefsin oyunları v.s. gibi şeylerden uzak kalmak anlamına da geliyor. Elbette “konuşmak” denen ağır yükü taşıyan insanlar olacak. Keşke hiç susmasa hep anlatsa dediğim insanlar var. Ama onların hayatları da sıra dışı, anlattıklarını sadık bir şekilde yaşıyorlar. Bununla birlikte onların da insanları kaynaklara bağlamaya çalıştıklarını ve hep kitaplardan söz ettiklerini görüyorum.

Eğer ağzım biraz laf yapmak zorundaysa, bunu muhatabım olan insanın kaynaklara ulaşması için yapıyorum. Eğer biraz ikna yeteneğim ya da reklamcılık becerim varsa, bu becerilerimi insanları ilgili yazarlara, metinlere ya da yayınlara ulaştırmak için kullanıyorum. Bir insan bana “alerji” duysa da önerdiğim kitapları okuması beni sevindiriyor. O insanın beni dinlemek yerine önerdiğim kasetleri dinlemesi ya da benimle uzun uzun konuşmak yerine önerdiğim kitapları okuması daha çok hoşuma gidiyor. Bir şeyleri okumuş, dinlemiş, sorularla ya da açıklamalarla bana dönen insanlarla konuşmak bana keyif veriyor.

Tabi ki insanların bana değer vermelerini ve bana güvenmelerini istiyorum. Fakat, kuru övgülere kanmayacak yaştayım. Tavsiyelerime uymayan insanların beni sevmediklerini düşünmesem de bana yeterince güvenmediklerini hissediyorum. Tavsiyelerimin birazını bile yerine getirmeyen bir insanın benimle saatlerce sohbet etmek istemesini anlayamıyorum ve buna izin de vermiyorum. Bir insanla kurduğum iletişim süreci, onu kaynaklarla buluşturmuyorsa, bu sürecin meyvesiz ve kısır bir süreç olduğunu düşünüyorum.

Konuşmayı hala seviyorum. Bildiğim şeyleri ballandıra ballandıra anlatmak hala hoşuma gidiyor. Ama bu arzularımın önüne geçen başka bir şey var: mesajın en iyi şekilde ulaşma amacımın kişisel tatmine kurban gitmesi endişesi. Bu açıdan, konuşmalarım sırasında insanları kaynak kişiler, kitaplar, filmler v.s ile buluşturma hedefini taşımak bana büyük bir emniyet duygusu veriyor. Bir insanı doğru kaynaklarla buluşturmak, bana birbirine aşık ve saygılı iki insanı buluşturmak gibi geliyor.

Bir şeyleri bilmemizin, konuşmamız için gerekçe olmadığını anladım. Bilgi insanı geveze yapmamalı. Bilginin insana sağladığı özgüveni göstermek için konuşmamız gerekmiyor. Bu özgüven duruşumuzdan anlaşılır diye düşünüyorum.

Onca kitabın, onca birikimin bizi getirdiği yer, anlamlı bir suskunluk olmalı diye düşünüyorum. Hiç mi konuşmak yok? Elbette var. İnsan konuşmazsa patlar! Ama ben de insanlar okumuyorsa, dinlemiyorsa patlıyorum!

Beni unutmalarını ama önerdiğim kitapları okumalarını istiyorum. Çok şey mi istiyorum?
-----------

www.suskunadam.blogspot.com

-----------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com

Saturday, January 14, 2006

BİR İNSANIN YABANCI DİL ÖĞRENMESİNE NASIL YARDIM EDİLEBİLİR? (68)


Bana nasıl ders verdiğimi sık sık soran dostlarım, beni bu yazıyı yazmay amecbur ettiler. Ben bu yazımda nasıl İngilizce dersi verdiğimi sizlere anlatmaya çalışacağım. Yazımı bir reklam yazısı olarak değil, eleştiri gözüyle okumanızı öneririm. Burada sizlere ilettiğim ilkeleri hayatımın diğer alanlarında uyguladığımı da söylemeliyim. Umarım bu yazımda sizlerin de işine yarayacak bazı ilkeler bulabilirsiniz. Burada bazı gramer konularının nasıl öğretileceği üzerinde değil de genel tavır üzerinde duracağım.

Öncelikle şunu belirtmeliyim ki, yabancı dili öğreten kişi yoktur, insan bir yabancı dili kendisi öğrenir. Öğretmen, öğrencinin, yolunu açan, problemlerini çözmesi için gereken kaynakları gösteren kişidir. Öğrenciye kullanacağı araçlar konusunda yardımcı olur, bu kaynakları yönetir ve sonuçları ölçer. “Öğretmek” burada mecazi bir kullanımdır diye düşünüyorum. Konuya böyle bakarsanız, benim önerdiğim tarzı daha iyi anlayacağınızı umuyorum.

Benden ders alma talebinde bulunan öğrenci adaylarıyla önce bir masada oturup konuşuruz. İlk konumuz, İngilizce öğrenmek için “gerçek” sebepleri olup olmadığını ortaya çıkarmaktır. Sadece moda olduğu için ya da başkaları istediği için değil, İngilizce öğrenmek için kendisiyle ya da sevdikleriyle ilgili bir ya da birkaç açık sebebi olmalıdır. Sıkıldığı zamanlarda bu sebeplere yapışacaktır. Bunları net bir şekilde bir kağıda yazar ve üzerinde konuşuruz.

Öncelik ana dilimizdedir. Ana dilinde okuma ya da dinleme alışkanlığı olmayan bir insanın, yabancı dil öğreniminde işi zordur. Çünkü bir çok beceri önce ana dilde gelişmektedir. Bu açıdan günlük hayatında Türkçe okumalara da yer vermesini öneririm. Öğrencinin okuma alışkanlığı yoksa önce sevdiği konularda hafif şeyler okumasını tavsiye ederim. Sonra Türk Dili’nin seçkin eserlerini okumasını öneririm. Bu konuda günlük bir hedef koyarız.

Sonra İngilizce öğreniminin bütün eğitim dalları gibi günlük hayata yayılması gerektiğini anlatırım. Öğrenme etkinliğini günlük hayatına yaymak, öğrenciye büyük zaman kazandırır. Günlük programını birlikte inceler ve bir program hazırlarız. Günlük hayatında İngilizce için ne kadar zaman ayırabileceği konusunda “pazarlık” yaparız.

Ardından algı sistemleri üzerinde konuşuruz. Öğrencinin en iyi nasıl/ hangi araçlarla öğrendiğini ya da en çok nasıl öğrenmeyi sevdiğini araştırırız. Bu arada fiziksel ve mekanik koşullar çok önemlidir. Sözgelimi arabasında ya da taşıtlarda çok zaman geçiren birisi ister istemez sesli araçlara ağırlık verecektir. Eğer oturabiliyorsa kitap okuyabilir ya da film seyredebilir. Ama ben taşıtlarda daha çok sesli yayınları öneririm.

İngilizce hikaye kitapları ya da öğrencinin ilgisine göre metinler de programımızın bir parçasıdır. Bu konuda da sayfa sayısı olarak bir hedef belirleriz. Bir dilde okumadan o dili geliştirmek mümkün değildir. Okumakla ilgili hedefimiz listede hemen yerini alır.

Öğrencinin günde kaç dakika/ saat sesli yayınlar dinleyebileceğini de konuşuruz. Arabasında, mutfağında, traş olurken ya da yüz bakımı yaparken, kısaca düşünmesini gerektirmeyen motor etkinliklerle geçen zamanını hesaplarız. Bu zamanın ne kadarında İngilizce sesli yayın dinleyebileceğini belirleriz. Bu da listede yerini alır.

Filmler de ayrıca kullandığımız araçlardır. Öğrencilerime önceleri İngilizce dublajlı, alt yazısı Türkçe filmler öneririm. Sonraları alt yazıyı da İngilizce’ye çevirmesini isterim. Bu şekilde haftada ne kadar film seyredebileceklerini sorarım. Tabi ki DVD formatında filmler olduğu için öğrenciler film üzerinde çalışabilir, ileri geri alarak anlaşılmayan yerleri tekrar inceleyebilirler. Öğrencilerime ulaştırabilmek için yeni çıkan yayınları ve araçları takip eder ve onlar için bütçe ayırırım.

Tabi ki derslerimiz de bir yandan devam eder. Her dersin başında “Hayati İşaretler” yani yukarda belirttiğim alanlardaki hedefler kontrol edilir ve gelen sorular cevaplanır.

Her öğretmen gibi derste elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışırım. Ama en büyük hedefim öğrencilerimin “öğrenmeyi öğrenip” benden hemen kurtulmalarıdır!

Onlara yıllarca ders veremem ya!
-------------------

www.suskunadam.blogspot.com

------------------

Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com

Tuesday, January 10, 2006

İNANIN DEĞİŞMEK, BANA DA ZOR GELİYOR AMA NE GELİR ELDEN? (67)





Saygılar

Savaş ŞENEL

www.savassenel.com

HAYATİ İŞARETLER: ALANINIZDA GERÇEKTEN VAR MISINIZ? (66)


Hayat işaretler kavramı, bildiğim kadarıyla tıbbi bir kavram. Bir insan muayene olmaya gittiğinde, ya da düşüp bayıldığında önce hayati işaretlere bakılır. Kişi kendisini kötü hissettiği zaman hayati işaretleri iyi çıkabilir, ya da kendisini iyi hissettiğinde de hayati işaretleri kötü olabilir, bedeni zayıf düşebilir. Sözgelimi sigara, alkol gibi uyuşturucu maddeler kullananlarda bu duruma çok rastlanır.

Bu kavramı hayatımızın diğer alanlarında da kullanabiliriz. Her alanda hayati işaretler vardır. Mesela okumak ve dinlemek, medeni bir insan için hayati işaretlerdir. Okumak ve dinlemek, medeni olmanın gereğidir. Başkalarının fikirlerine onaylamasak ta açık olmak, yeni şeyleri farkında olmak, bu çağda varlıklı bir yaşamın hayati işaretleridir. İnsanlar başkalarının fikirlerine okuyarak ya da dinleyerek dikkat kesilmiyorlarsa, mutlu olduklarını iddia da etseler, başkalarını mutsuz etme ihtimalleri yüksektir.

Yabancı dil öğrenmenin de hayati işaretleri vardır. Prof. Dr. Özcan Başkan, yabancı dil öğrendiğini ifade eden kişilere hemen o dilde günlük olarak kaç sayfa metin okuduğunu sorarmış. Okumanın, yabancı dil öğreniminde hayati işaretlerden biri olduğunu vurgularmış. Bunun yanında, o dilde sesli yayınlar dinlemek, filmler seyretmek de hayati işaretlerdendir. Bunları yapmayan biri sadece bir şekilde zaman kaybediyor anlamına da gelebilir.

İnsan ilişkilerinde gelişmek istediğini söyleyen birine de konuyla doğrudan ilgili ya da diğer alanlarda olmak üzere günde kaç sayfa kitap ya da basılı yayın okuduğu sorulabilir. İnsan ilişkilerinde sadece tekniğimizi geliştiren kitaplar değil, aynı zamanda insan olarak bizi besleyen kitaplar da okumalıdır. Genel kültürümüz zayıfsa, insanların kendi alanlarıyla ilgili sohbetler yapamaz ya da uygun sorular soramayız. Dolayısıyla onlarla duygusal bağ kuramayız. Bu durumda, kompozisyon tekniklerini iyi bilen ama yazacak bir fikri ya da yorumu olmayan ama yazar olmak isteyen insanlara benzeriz. Ayrıca kartımız, bir telefon numaramız, e-mail adresimiz hatta kişisel bir web sitemiz olmalıdır. Bütün bunlar ulaşılabilir olmamızı sağlar, özellikle e-mail adresi bilgi akışını kolaylaştırır.

İlgili olduğu alanda “kilit kişi” yani etkili insan olmak isteyen ve bunun gereğini yapan kişiler, hayati işaretlere dikkat ederler. Sonuç veren eylemler ortaya koyarlar. Kendilerini kandırmazlar. Çünkü biz yetişkinler, insanların sözlerinden çok yaptıklarına bakıyoruz. Çocuklar da böyledir. Onlar söylediklerinizi zaman zaman anlamazlar. Ama ne yaptığınızı çok iyi görür ve taklit ederler.

Peki ilgili olduğunuz alanda hayati işaretlere sahip olmak kolay mıdır? Kendinizi verirseniz kolaydır. Zaten, “kolay” kavramı oldukça görecedir. Hedeflerinize aşkla, tutkuyla bağlıysanız, hedeflerinizin gereklerini yerine getirmek kolaylaşır. Aksi halde zorlaşır. Belki de önce tutkunuzu geliştirmeniz, kuvvetlendirmeniz gerekir.

Bugün düşünün isterseniz… Kendinizi geliştirmek istediğiniz alanda kilit kişi misiniz ya da kilit olma yolunda mısınız? Ciddi misiniz yoksa şaka mı yapıyorsunuz? Bu sorunu cevabı, uzaklarda değil günlük hayatınızda gizli.
-----------

www.suskunadam.blogspot.com

-----------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com

Sunday, January 08, 2006

HEDEFLERE DÖNÜŞMEYEN HAYALLER, BÜYÜMEYEN ÇOCUKLAR.. (65)


Hayallere saygım var, hayal kurmayı da severim. Öğrencilerimi, dostlarımı hayal kurmaya teşvik ederim. Büyük buluşların ya da keşiflerin önce zihinde, hayal dünyasında ortaya çıktığını söylerim. Örnek vermek gerekirse, “internet, size masallardaki “sihirli küreyi” hatırlatmıyor mu” derim. Masallarda büyücülerin ya da perilerin baktığı ve normalde görülmeyecek şeyleri gördükleri sihirli küre, gerçekten de internetin fikir babası sayılmaz mı?

Hayallere saygım olmakla birlikte, onların hedeflere dönüşmediğini görmek de beni üzüyor. Hayallerin, hedeflerin ilk aşamaları olduğunu bilmek gerekiyor. Hedeflere dönüşmeyen hayaller, büyümeyen çocuklara benzer. Onlar mutlu çocuklar değil, sorunlu çocuklardır. Hiç büyümeyen bir çocuğunuz olsun ister misiniz?

Hayallerinin bir kaçını bile hedef haline getirmeyen insanlara “hayalci” deriz. Sadece hayaller bize güven vermez. Sözgelimi çocuğunuzu “Hayal Üniversiteye Hazırlık Kursu” adını taşıyan bir kuruma gönderir miydiniz? Böyle bir isim, sizde ne gibi düşünceler uyandırır? Bütün gün üniversiteye girmeyi hayal eden, ama bunun için çalışmayan bir sürü öğretmen ve öğrenci gelmez mi aklınıza? Ne kadar komik değil mi? Gerçekte çok çalışsalar bile, böyle bu isim o dersaneye nasıl bir imaj kazandırır? Ama “Hedef Üniversiteye Hazırlık Kursu” adını taşıyan bir kurumu sevdiklerinize önereceğinizi düşünürüm.

İnsan, bütün hayallerini hedef haline getiremeyebilir, hedef haline getirdiği şeylerin hepsine ulaşacağını da garanti edemeyiz. Bununla birlikte insan, hedef haline getirmediği şeylere de genellikle hiç ulaşamaz. Bu açıdan, okullarımızda hayaller ve hedefler üzerine dersler konmalı ve bu konuda ciddi bir eğitim verilmelidir diye düşünüyorum.

Hayaller kuran insanların hedefler koymamalarının birkaç sebebi var. Bunlardan birincisi hedef koymak diye bir kavramı bilmezler. İkincisi hedef koymaktan korkarlar. Çünkü hedeflerine ulaşamazlarsa, başarısız olacaklarını/ görüleceklerini düşünürler. Ayrıca hedef koymak, rahatsız edici bir şeydir ve rahatlık bölgenizden çıkmanızı gerektirir. Bu, psikolojik ve hatta fiziksel rahatsızlık anlamına gelir. Özellikle hedefleriniz rahatlık bölgenizin dışındaysa midenizde kasılmalar, günlük hayatta stres v.s. başlar. Çoğu insan bu durumu yaşamak istemez.

Bu açıdan hayallerin hedeflere dönüşmesine karar vermek ve bu kararın sonrasında yaşananlar, eğitim ve odaklanma gerektiren bir süreçtir.
Hedef koymak ne kadar stresli de olsa, uzun yaşamanın sırlarından biri olduğu belirtiliyor. Sabahları yataklarından küçük ya da büyük bir hedefin heyecanıyla kalkan insanların daha uzun yaşadığı söyleniyor. Başka deyişle hedefleriniz olması, size bir parça stres verse de, uzun vadede kazanç anlamına geliyor.

Ne dersiniz, çocuklarınızın büyüme zamanı gelmedi mi?
-----------
www.suskunadam.blogspot.com
-----------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com

MSN: savassenel@hotmail.com

Friday, January 06, 2006

YOKSULLUK, DÜŞÜNCE TARZINDAN KAYNAKLANIR


Uzun zaman önce yoksulluğun bir düşünce tarzı olduğunu fark ettim. Yoksul olma durumunun, bu hali yaşayan kişilerce ya da toplumun diğer fertlerince takınılan tavrın bir sonucu olduğunu düşünüyorum. Yoksul ya da varlıklı olmanın nasiple de ilgili olduğunu düşünsem bile, istisnalar dışında, yoksul ya da varlıklı olma durumunun önce düşünce tarzıyla geldiğine inanıyorum.

Bu açıdan, insanların gününü kurtaran çalışmalardan çok, uzun vadeli çalışmaları önemsiyorum. Ülkemizde gerçekten yoksul olduklarını bildiğim insanlardan çok, düşünce tarzının kendilerini yoksullaştırdığı insanlara rastlıyorum. Üstelik vizyonu olmayan bir tarzda yardım aldıkları sürece, yoksul insanların bu rolü benimseyeceklerini düşünüyorum.

Yoksulluğun da prim verilmemesi gereken bir sorun olduğu fikrindeyim. Bu onlara yardım yapılmaması anlamına gelmiyor, ama onlara ayrılan kaynakları kullanma biçimimizin sorgulanması anlamına geliyor. Maddi yardımlardan çok, şartlı yardımlara ağırlık vermek gerekmektedir sonucuna varıyorum.

Neden yoksulluğun bir düşünce tarzı olduğu fikrine vardığımı size bir örnekle açıklamak isterim. Türkiye İşsizler Derneği, meslek edindirme kursları açar ve hiçbir ücret de talep edilmez. 350 bin üyesi olan bu derneğin kurslarına yazıyla on beş (rakamla 15) kişi baş vurur. Bunu nasıl açıklarsınız? Elbette bütün üyelerin katılımı beklenemez. Fakat bu rakamın daha büyük olması gerekmez miydi? Diyelim ki, bu insanların sözü geçen kurslara katılmamak için mazeretleri var. Neden bu mazeretlerini dile getirip çözüm aramadılar? Neden iş bulamadıkları için orada burada şikayet eden insanlar, bu konu hakkında hiçbir girişimde, eleştiride ya da yorumda bulunmadılar?

Bu insanlar konu hakkında hiçbir girişimde, eleştiride ya da yorumda bulunmadılar, çünkü düşünce yapıları çözüm aramaya uygun değildir, hazır çözümlerle, eğer görebilirlerse, yetinmeye alışmışlardır. Bu örnek, yoksulluğun bir düşünce tarzından kaynaklandığı fikrini desteklemek için yeterli sayılmaz mı?

Şimdi asıl soruya gelelim: hasta, yaşlı ya da düşkün olmayan, fiziksel ve zihinsel olarak sağlam bir insanın düşünce tarzını değiştirmeden ona maddi yardım yapmanın ne yararı var? Bu günü kurtarmaktan başka ne işe yarayacak? Sigara parasını ya da kahvede harcayacağı parayı her zaman bulan ama düşünsel gelişimine zaman ve para ayıramayan bir insana ne kadar zaman para vereceksiniz? Onu bu durumdan nasıl kurtaracaksınız? Ona para verseniz bile onu nasıl harcar? Kendisini zenginleştiren kişiler ya da kaynaklara ulaşmayı bilmiyorsa, yoksulluğu nasıl sona erecek?

Şefkatli bir milletiz ve imaj çağında da sadece gördüklerimizi önemsiyoruz. Yoksul bir insanın görüntüsü, bizde sorgulama duygusundan çok merhamet duygusunu ateşliyor. İnsanların zihinsel gelişiminden çok, günlük ihtiyaçlarına yardım ediyoruz. Bu daha somut ve çabuk sonuç alınan bir eylem. Ama, yoksullar, yoksul olmanın prim getirdiğini görüyorlar. Bu durumdan kurtulmamayı öğreniyorlar.

Ben, insanlara vizyon kazandıran ve uzun vadede zengin ya da yoksul herkese yararı olan çalışmaları tercih ediyorum. İlerde bulunduğu pozisyon itibariyle, binlerce insanı yoksulluktan kurtarabilecek aydınlarların yetiştirilmesinden yanayım. Türkiye'yi içerden ve dışardan donatacak olan yapılanmaları ve bunu yapan kurumları tercih ediyorum. Yardımlarımı onlara iletiyorum.

“Acil” olanın “önemli” olanın önüne geçmesini istemiyorum. Bu seçimi yapmayı ben de istemezdim, ama hayat böyle ve hayatı böyle kurgulayan da ben değilim.
-----------

www.suskunadam.blogspot.com
-----------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com

Sunday, January 01, 2006

PARA YÖNETİMİ HER YİĞİDİN HARCI DEĞİLDİR


Zaman zaman çevremdeki insanlardan duyduğum ve sizin de duyduğunuzu sandığım bir ifade var: “Ah babam zengin olsaydı, şimdi ne işler kurardım!” ya da “piyangodan büyük bir para çıksa neler yapardım!” Bu tür cümleler, tamamen bir aldanma ifadesidir ve insanların paranın doğasından haberleri olmadığını gösterir. Para, yönetilmesi için bilgi ve deneyim gerektiren bir kavramdır. Dolayısıyla, parayla ilgili tek sorunsal onun nasıl geleceği değil, aynı zamanda nasıl korunacağı ve nasıl kullanılacağıdır.

Bu anlamda, para kazanamayan, bu beceriden yoksun biri, büyük olasılıkla bir şekilde kazandığı büyük miktarlardaki parayı elinde de tutamayacaktır. Bu açıdan paranın kazanılması ve onun elde tutulup doğru kullanılması aslında birbiriyle ilgili kavramlardır. Birini beceremeyen diğerini de beceremez diye düşünüyorum. Bu sebeple, doğru kullanmayı öğrenene kadar, beni hedeflerimden uzaklaştıracak miktardaki bir parayı kazanmak istemiyorum. Kazanmam için, kendi hedeflerime hizmet edecek olan düşünce tarzımı, bir bedel olarak benden alacak olan parayı da istemiyorum. Çünkü, o zaman para benim için bir eşya olmaktan çıkıp bir efendi olacak diye düşünüyorum.

Bu açıdan yavaş yavaş kazanmayı ve paranın gerektirdiği yapılanmayı oluşturmama izin veren bir süreci tercih ediyorum. Paranız olduğunda, zaten karmaşık olan insan ilişkileri, çatışmalar, dengeler v.s. daha da karmaşık hale gelecek. Sizi hiç aramayan insanlar, size daha farklı davranmaya başlayacaklar. Kazandığınız paradan rant sağlamaya çalışan “kötü” insanlarla nasıl başa çıkacaksınız? Kimin size paranız için, kimin içtenlikle yaklaştığını nasıl anlayacaksınız? Bütün bu sorulara uygun cevaplar ve olaylar karşısında uygun tepkiler vermek, piyangodan para kazanan bir insanın harcı değildir.

Bu açıdan, paranın bir araç olduğu ve kullanım kılavuzuna ihtiyaç duyduğunu göz ardı etmemeli derim. Parayı kendisine yakıştırmış ve binek atı gibi kullanan biri olmak, bana oldukça çekici geliyor. Fakat, her haliyle “kazara” zengin olduğu hissini veren ve bilinç düzeyinde ilerlememiş biri olmak ta bana bir o kadar itici geliyor. Parasızken durmadan loto oynayan birinin, para sahibi olunca kumar oynayacağı ihtimali bana çok uzak gelmiyor. Paranın, insanda olan çekirdekleri yeşerttiğini düşünüyorum. Dolayısıyla para kazanma sürecinde, kişinin, içinde taşıdığı iyi tohumları da beslemesi gerektiğini düşünüyorum.

Güzel bir arabada zarafetle oturan, trafik kurallarına uyan, yayalara yol veren ve parasının yanında artı değerlere sahip bir insan bende hayranlık uyandırıyor. Fakat, parasından başka bir şeyi olmadığı hissini veren insanlar da, bir o kadar sıkıcı geliyor. Sohbetleri sıkıcı ve bunaltıcı bir hal alıyor. Paranın, hayat içinde sadece bir renklendirici olduğunu unutan bu insanlar, onu tek renk olarak kullanıyorlar. Önce parlak gelen bu renk, sonraları yerlerini almadığı halde sildiği diğer renkleri özletiyor. Bu özlemi, paraya sahip olan kişi yaşamasa da, çevrelerindeki insanlar çok sık duyuyorlar.

Bu açıdan, insanları eğitmeden onların zengin olmalarına yardım etmenin yararına inanmıyorum. İçtiği sigaranın parası kadarını kitaplara harcamayan bir insana neden başarılı olması için önerilerde bulunayım ki? Bir insanın nasıl kullanacağını bilmediği bir araçla kendisini ya da başkalarını yaralamasına neden yardım edeyim ki?

Evinde güzel bir kitaplığı, film arşivi, okuma odası olan varlıklı insanları takdir ediyorum. Çevrelerindeki insanlara sadece çek yazmayan, onlara umut ve vizyon veren varlıklı insanları ilgiyle takip ediyorum. Zengin insanların, bol bol kütüphane kurmalarını arzu ediyorum. Varlığı paylaşmanın en iyi yollarından biri de budur diye düşünüyorum.
-----------

www.suskunadam.blogspot.com

-----------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com

PARA NASIL İŞE YARAR?


Parayla mutluluk arasındaki ilişkinin, “otomatik” bir ilişki olmadığını çok sık anlatıyorum. Paranın çok önemli olmadığı gibi “romantik” bir söyleme inanmadığımı da söylemeliyim. Para, iyi insanlar için hiç bu kadar gerekli bir araç olmamıştı. Fakat, onun kendi başına mutluluk getireceği inancını da bir o kadar “romantik” buluyorum.

Parayla, hiçbir kavram arasında doğrudan bir ilişki yoktur. Bu ilişkiyi şekillendiren ve yapılandıran, insanın konuya karşı takındığı tavırdır. Kısaca ifade etmek gerekirse, insanın parası olması, varlıklı olduğunu göstermez. Her “zenginin parası vardır. Ama her parası olan herkes zengin değildir” de diyebiliriz.

Paranın saadetle aramızdaki bağı kurmasında, konuyu çerçeveleme/ planlama tarzımız çok önemli olsa gerek. Onun araç olduğunu ve bizi ulaştırması gereken hedeflerin zihnimizde net olması gerektiğini unutmamalı. Konuya “parayı bir kazanalım, sonra ne yapacağımızı düşünürüz” şeklinde bakan bir insanın para kazanması zordur ve kazansa bile, hazırlıksız olduğu için, büyük ihtimalle kazandığını yerli yerince kullanamayacaktır. Maddi durumlarını daha iyiye götürürken, paranın araç olduğu gerçeğini unutan insanlar, onu kazandıkları zaman mutlu olmayı ne yazık ki beceremiyorlar. Parayı kazanırken, onu kullanmayı da öğrenmeyen kişiler, banka hesap cüzdanları kabarık ama yürekleri fakir bir hale gelebiliyorlar.

Başka bir önemli nokta da, baştan netleşmiş hedeflerin solmaya yüz tutmasıdır. Paranın bir araç olduğunu başlarda iyice sindirdiğimiz halde, zamanla bu gerçeği unutabilir ve “niyeti bozabiliriz”. Bu, her konuda olduğu gibi, para konusunda da geçerlidir. Ailesine daha çok zaman ayırabilmek, başkalarına yardım etmek v.s. düşüncesiyle yola çıkan insanlar, kendilerini kaliteli kitaplar ve arkadaşlarla beslemezlerse, para denilen köprüde takılıp kalabilirler. Karşı sahile ulaşmak, onlar için hayal olabilir ya da eski anlamını yitirebilir. “Parayı kullanan insanlar” değil “paranın kullandığı insanlar” olma tehlikesine düşebilirler. Sevgi ve ilgi yerine nakit dağıtan insanlar olmak ne kadar üzücü!

Başka önemli bir konuysa, paranın bize geliş şekli, kazanırken takip ettiğimiz tarzdır. Başkalarını “harcayarak” ve “ne olursa olsun” para kazanmaya alışan insanlar, mutluluğu hak etmezler. Onları sevmeyen, onlara düşman olan insanlarla etraflarını çevrelemiş olurlar. Başkalarına da kazandırarak para kazanan insanlar, kıskanılmazlar, el üstünde tutulurlar. Paylaşarak, gözeterek kazanan insanların kazançlarında başkalarının gözü olmaz. Elbette her zaman çekemeyenler, haset edenler olacaktır, ama bunlar büyük bir tehlike oluşturmazlar, aleyhte “kamuoyu” haline gelemezler.

Okullarımızda ne yazık ki finansal zeka üzerine dersler yoktur. Paranın iyi bir araç olduğu ve sadece insana hizmet için var olduğu anlatılsa da, bu gerçeğin ciddi bir eğitimle öğrenciler tarafından sindirilmesi sağlanmaz. Umarım bu durum yakın zamanda düzelir.

Varlıklı insanlardan oluşan bir toplumdan yanayım. Ama bu insanlar, sanatla ilgilensinler, ihtiyaç sahibi olan insanlara vizyon kazandırsınlar isterim. Ceplerindeki paradan daha çok üzerlerinde zarafet, incelik olsun isterim. Her şeylerini kaybetseler de, her şeyi yeniden inşa edebilecek bir vizyona sahip olmaları benim hayalimdir.

Ben, iyi insanların zengin olmalarından ve başkalarına da sadece sadaka değil umut ve vizyon vermelerinden yanayım.
-----------

www.suskunadam.blogspot.com


-----------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com