Thursday, March 30, 2006

SANATÇILAR VE AĞUSTOS BÖCEKLERİ (106)


Geçenlerde evimizde kahvaltı ederken, balkondan süzülüp gelen güzel bir melodiyle irkildim. Evimiz, Üsküdar’ın sakin ve gürültüsüz sokaklarından birindedir ve farklı bir sesi hemen fark edersiniz. Bu güzel melodinin nerden geldiğini anlamak için balkona çıktım. İki kişiden erkek olanı, akordeon çalıyor, ona eşlik eden bayan da para veren insanlardan para alıyordu. Hemen ben de bir miktar parayı onlara doğru yavaşça attım. Nereli olduklarını sordum. Romanya’dan, hayallerinin peşine düşüp gelmişlerdi. Attila İlhan’ın bir şiirinde okuduğum “kişi durduk yerde terk-i diyar etmez/ Gurbetin kahrını sebepsiz ihtiyar etmez” dizesi aklıma geldi. Bir anlık duygulanmadan sonra içecek bir şeyler ikram etmek üzere eve davet ettim. Benim heyecanımı şaşırtıcı bulmuşlardı. Gülümsediler. Teşekkür edip yollarına devam ettiler. Hikayeleri neydi, neden buradaydılar, öğrenemedim.

Derslerim gereği Bakırköy’e sık giderim ve metroyu kullanırım. Bir gün metro istasyonuna girdiğimde alıştığım müzik yayını yerine canlı bir icradan gelen melodi kulaklarımı doldurdu. Üç genç konser veriyordu. Çok heyecanlı ve içten çalıyorlardı. Hepsi de üniversite öğrencisiydiler ve birisinin bölümü mühendislikti. Onlarla biraz sohbet ettim. Sonra yola evime gitmek üzere metroya bindim.


Başka bir günde “yalancısın, yalancısın sana inanamam” sözleri kulaklarımı doldurdu. Aşık Mahsuni’den politikacılar için yazılmış bir türküydü bu. Bir sonraki metroyu bekledim ve türküyü sonuna kadar dinledim. Bu türküyü söyleyen kişiyle sonradan konuşma fırsatım oldu. O da tek başına gitar eşliğinde türküler ya da şarkılar söylüyordu. Konuşmasında problemler vardı ama şarkı söylerken hiçbir zorluk çekmiyordu. Müzeyyen Senar’ın yaşadığı durumu yaşıyordu. Çok sıcak ve samimi bir insandı.

Taksim metrosunda da müzik icra edenlere rastlıyorum ve çok hoşuma gidiyor. Taksim metrosunu çok kullanmıyorum ama ara sıra gittiğimde orada da biraz nefes alıyorum. Farklı müzisyenler oluyor ve bazen Türk Halk müziği bazen şarkılar dinleyebiliyorum. Bu sanatçılar sayesinde, insanlar, günün koşuşturması içinde biraz olsun soluk alıyorlar.

Yine bankların sırtlarına ünlü şairlerin dizelerinin yazılması da çok hoş. Bu dizeler, bizi günlük endişelerden biraz olsun çıkarıp insan olduğumuzu hatırlatıyorlar. Sevdiğimizi, özlediğimizi ya da buna benzer şeyler hissedebildiğimizi “hissettiriyorlar.” Bir banka bakıp oradaki dizeleri okuyan insanların duruşları ve yüz ifadeleri çok hoşuma gidiyor. İnsanlar, eğer biri oradaki dizeleri okuyorsa , gidip o banka oturmuyorlar. Bu da çok saygılı bir tavır.

İnsanlar geçim telaşında ya da hayallerinin peşinde koşuşturuyorlar. Okuyarak, dinleyerek ya da icra ederek sanatla bir şekilde ilgili olmak da, hayallerinin bir parçası değilse çok üzülürüm. Çünkü hayatı duyumsamaları çok zor olacak ve sohbetleri, hayalleri onlara da sevdiklerine de tat vermeyecek diye korkarım. Ben de girişimciyim ve ekonomik özgürlüğümü kazanmak istiyorum. Ama bir bardak çay eşliğinde sözgelimi Müzeyyen Senar’ı, Salif Keita’yı dinlemek, Attila İlhan’ı, Sezai Karakoç’u ya da Pablo Neruda’yı okumak, Mustafa Kutlu’nun hikayelerini duyumsamak isterim. Neşet Ertaş bana Zahide’sini her zaman anlatsın isterim.

Sanatçılar, Ağustos böcekleridir. Sezai karakoç’un “Ağustos Böceği Bir Meş’aledir” adlı eşsiz şiirinde dediği gibi, Lafonten onlara haksızlık etmiştir. Sanatçılar da, Ağustos böcekleri gibi kavuran yaz sıcağında bize gecenin serinliğini getirirler. Kışın da bizi ısıtırlar, ilham verirler. Bilgisayar ve para sayma makinelerinin tıkırtıları, araba gürültüleri arasında, onların çalışmalarını duymaya, seyretmeye ve görmeye ihtiyacımız var.
-----------

www.suskunadam.blogspot.com

-----------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com