Wednesday, November 22, 2006

PAZARLAMADA YIKICI TEKNİKLER


Bugünlerde bize bir ürün tanıtımı için gelen dostlarımız oldu. Aile fertleri bu ürünü beğendikleri için ürünü bize tanıtan arkadaşımızdan almaya karar verdik. Bununla birlikte bunun için bazı hedefler koyduk ve bu ürünü hedeflerimize ulaştığımızda edinmek üzere kendimiz için bir ödül olarak biçtik.

Daha sonra ürün tanıtımı konusunu takip eden bir arkadaşımız nezaket gösterip evimizi aramış ve bu telefon sohbeti sırasında bizim hali hazırda alışveriş yaptığımız bir başka kurumla ilgili olumsuz bir yorumda bulunmuş. Artık pazarın tıkandığını, ilk gelenlerin bu alışverişten kazandığını ama sonradan gelenlerin çok kazanmadığını belirtmiş. (Aslında bu arkadaşın içinde bulunduğu organizasyon, pozitif hareket eden ve olması gerekeni bizzat gösteren değerli bir organizasyondur.) Elbette bu popüler optimist arkadaşa yorumunun cevabı nezaketle verilmiş. Fakat bir yandan da ortaya benim bloğum için güzel bir yazı konusu da çıkıvermiş!

Öncelikle “bir sektörde ilk olan kazanır” ifadesi ne yazık ki her zaman doğru değildir. İlk olmakla birlikte sebat etmek gerekir. Oturmamış bir sistemin ve pazarın ödülü de vardır bedeli de. İlk olmak, ne yazık ki sadece bir imtiyaz değil aynı zamanda sınavdır da. Halbûki sonradan gelenler hazır bir sisteme katılırlar. Birçok sorun çözülmüş, pazara ilk girenlerin yaşadığı pek çok aksaklık da giderilmiştir olur. "Bu sektörde ilk girenler kazandı" söylemi sözgelimi 2 yıl sonra size de döner. Çünkü bu süre zarfı sonunda gelenler artık ilk olmayacaklardır ve size de aynı şeyi söylerler.

İkincisi Türkiye gibi her yıl 1 milyon insanın 18 yaşına girdiği bir ülkede hiçbir konuda pazarın tıkanacağını sanmıyorum. Bir şirket başarısız olduysa pazar değil şirketin kendisi, öngörüsüzlük, programsızlık, nasipsizlik vs. gibi sebeplerden tıkanır. Bir şirket için açık olan bir pazar nasıl oluyor da kaliteli ürünler dağıtan başka bir şirket için kapanıyor?


Üçüncüsü dağıtım ağları kolayca tıkanmaz. Dağıtım ağı demek “her ürünün dağıtılabilmesi” demektir. Bir dağıtım ağında dürüstçe çalışılıyorsa, ürünün biri sevilmez veya pazara uymazsa bile onu kaldırır ve diğerini dolaşıma sunabilirsiniz. Bir ürün kaliteli olduğu halde de sevilmeyebilir, tutulmayabilir. Bu dağıtım ağına zarar vermez.


Dördüncüsü kullanıcılarına ve girişimcilerine para dışında artı değerler kazandıran bir organizasyonla yarışmanın yolu aynı yöntemleri takip etmektir. Bu da yüzlerce kitap ve seminer anlamına gelir. Genel olarak eğitime önem veren bir organizasyonun aynı hasasiyeti pazarlama konusunda da göstermesi gerekir.

Beşincisi başkalarının işleri hakkında (doğru söylüyor olsanız bile) olumsuz mesajlar vererek kendi işimizi büyütmek hayalden öteye gitmez. Hele hele siz de dışardan benzer görünen türden bir iş yapıyorsanız, verdiğiniz bütün olumsuz mesajlar size dönebilir. Zaten öyle de oluyor.

Bana göre "herhangi" bir değeri insanlara sunan "herhangi" bir kişinin yapması gereken, kendi alternatifini sunmasıdır. Sunduğunuzun değerin ışıltısı yeterince dikkat çekiciyse, çok söze gerek kalmaz. Sadece para değil aynı zamanda refah kazanmanın yolu budur.

Net hedeflere ve medenî cesarete sahip olan ve azimli her çalışkan insan pazarlamacı olabilir.

Ama "Elmas" olmak başka bir şeydir. Sadece istemek yetmez, dönüşmek de gerekir.

Elmas olun!

-----------
Bu konuda kitap önerim: Satış Nasıl Öldürülür: http://kitap.antoloji.com/kitap.asp?kitap=237694
Bu konuda film önerim: "Kapıdan Kapıya"; http://www.imdb.com/title/tt0274468/
-----------

www.suskunadam.blogspot.com

-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com

Saturday, October 28, 2006

İNGİLİZCE ÖĞRETMENLİĞİMİN İLK YILLARINDAN ANILAR


Üniversite yıllarımda İngilizce öğretimi yapan bir dersaneye hâsbelkader başvurmuştum. Sağolsunlar beni işe aldılar. İlk toplantımızda müdürümüz geldi ve bir açılış konuşması yaptı. İlk söylediği cümle şu oldu: “Siz sınıfta tanrısınız. Öğrencileriniz sizi o kadar önemli görmeliler.” Şu anda dersanenin durumu içler acısı. Öğretmenleri totem haline getirmişlerdi ama öğrenim işinde öğrencilerin payını unutmuşlardı. Bu olay bana bir fıkrayı hatırlatır: Oflu Hocaya sorarlar: “Nitche Tanrı öldü diyor hocam, buna ne diyorsunuz? Hoca şöyle cevap vermiş: “Ne deyim evlat Allah rahmet etsin” Titanik’i yapan mühendis de “bu gemiyi Tanrı bile batıramaz” demişti. Sonrasını biliyorsunuz. Ders: Branşınız ne olursa olsun, Tanrıyla yarışmayacaksınız!

Müdürümüzden sonra sözü alan tecrübeli öğretmenlerden biri de ders kitabının kasetleri göstererek, “bunları kullanmayın, zaman harcamayın” demişti. Hâlbuki o kasetlerde basitten zora doğru giden çok güzel bir hikâye vardı. Ne yazık ki o zamanki deneyimsiz hâlimizle bu kasetleri ne sınıfta kullandık ne de öğrencilere önerdik. Aslında öğrenciler o kasetleri dinleyerek İngilizceyle dost olabilirlerdi. Herhalde dersanenin zor durumda olmasının sebeplerinden biri de bu olsa gerek: Öğrencilerin ders dışında da öğrenmelerine imkân tanımamak.

“Sınıfın Tanrısı-Totemi” olmak gibi gereksiz bir tasvir, geri kalmış bir düşünceyi anlatıyor: “Öğrencinin her şeyisiniz. Siz yokken öğrenemez, siz yokken gelişemez, buna izin vermeyin. Her şey sizin kontrolünüzde olsun. Siz yokken film seyretmesin, telaffuzu gelişmesin, okumasın, sınıftan daha ileriye gitmesin. Onlara sizden daha iyi İngilizce konuşlan birinin ne kasetini dinletin ne filmini seyrettirin” gibi şeyler anlıyorum.

Elbette öğrencilerin öğretmene saygılı olması gerekir. Ama öğretmenler de insandır, her şeyi bilemezler ve öğrenciye her şeyi veremezler. Öğretmenlerin de ve kurumların da öğrencilerin öğrenme hakkına saygılı olması gerekir. “Bu kadar takıntı yapılacak bir konu mu?” diye düşünebilirsiniz. Ama bu konu göz ardı edildiği için her yerde o kadar çok emek, para ve zaman harcanıyor ki!

Bir Arapça kursunu ziyaret etmiştim. Bir sürü kaset gördüm. “Bu kasetleri neden kullanmıyorsunuz?” diye sordum. Cevap çok basitti: “Aklımıza gelmedi. Sonra onlar da dolapta sıcaktan bozulmuş” Hâlbuki kursiyerler genel olarak ev kadınları ve genç bayanlardı. Mutfakta, yolda, ev işleri yaparken bu kasetleri dinleyebilirlerdi. Ne yazık ki bu şansları olmamıştı. Onlar Arapça’yı sadece hocalarından öğrenmek zorundaydılar. Bu onların kaderiydi.

Sadece yabancı dil öğrenimiyle ilgili değil, hayaller ve hedeflerle, zaman yönetimi vs. gibi konularda da öğrencilerin kaynaklara ihtiyacı vardır. Yabancı dil kurslarında bu konulara yönelik Türkçe kitaplar da olmalıdır. Öğrenci İngilizce öğrenirken Türkçe okuyup-motive olamaz mı? “Burada sadece İngilizce vardır” diye hava atmaya gerek yok. Maçta şınav çeken bir basketbolcu gördünüz mü? Ama basketbolcular antremanda şınav çekerler. Neden acaba? Çünkü bu çalışma sporcuların maçlarda gerek duydukları birçok beceriyi besler.

Sonuç olarak öğrencilerin ders dışında da öğrenme özgürlükleri vardır ve bu özgürlük engellenemez diyorum. Öğretmenlerin yabancı bir dilin gramerini yine o yabancı dilde anlatmak, ders dışı araç ve gereçleri rakip olarak görmek gibi takıntılardan kurtulmaları gerekiyor diye düşünüyorum. Bilmem siz ne dersiniz?
-----------

www.suskunadam.blogspot.com

-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com

Thursday, October 26, 2006

OKUNAN HER ŞEY ŞİİR MİDİR? ŞİİR GÖZ YAŞARTICI BOMBA MIDIR?


Şimdilerde düz metinleri acıklı bir müzik eşliğinde okumak ve hüngür hüngür ağlamak moda oldu. Bir de bunları şiir diye okumuyorlar mı insan iyice dağıtıyor!

Ben ne ağlamaya ne de şiir okurken ağlamaya karşıyım. “Erkekler de ağlar” diyenlerdenim! Ama dinlerken veya okurken beni ağlatan şeyin bir asaleti olmalı. Sezai Karakoç’un Leyla ile Mecnun adlı şiirini, İsmet Özel’in “Bir Gece Vakti Bir Dostu uyandırmak” adlı şiirini veya Nurullah Gencin “Yağmur” adlı Na’tını dinlerken veya okurken gözlerim dolar. Attila İlhan’ın “Üçüncü Şahsın Şiiri” veya Aragon’un “Mutlu Aşk Yoktur” adlı şiiri ve buna benzer pek çok şiir de beni hüzünlendirir. Bu şiirleri okurken veya dinlerken yüreğinizi ve zihninizi dolduran çağrışımlar sizi iki büklüm eder. Şiirden (fazla olması gerekmez) birazcık anlıyorsanız, Allah’ın şairlere neler lütfettiğini görürsünüz.

Nurullah Genç’in “Aşk Ölümcül Bir Rüyadır” adlı şiir albümünü kendi sesinden belki yüz kez dinledim. Gülnâre adlı şiirinde yer alan “Hangi nehre baksam akıyorsun derinden” ifadesi şaire büyük bir lütuftur. Bence Tanrının şaire ilham zarfıyla gelen bir hediyesidir.

Nazım Hikmet’in bazı şiirlerini Anadolu tabiriyle yüreğiniz çatlamadan, kahırsız dinleyemezsiniz. Necip Fazıl’ın şiirlerini dinlemek ayrı bir heyecandır. Mehmet Akif’in duyarlığını ve ustalığını ben takdir etmekten acizim.

Büyük ustaların şiirleri her zaman anlaşılmayabilir ve popüler olmayabilirler. Ustaların şiirleri biraz şiirle ilgilenen insanların ilgi alanına girer. Bunu anlayabilirim. Ama “sabah kalktım, seni düşündüm anne” deyip de ağlamanın da bir anlamı yoktur. Anneden bahseden bir şiirin bence hakikaten sağlam bir şiir olması gerekir. Böyle bir konuyu arabesk tarzda ele alıp çar-çur etmemelisiniz. Hele insanların duyarlı olduğu kavramları birkaç satırla malzeme yapıp kolaya kaçmak bana çok komik geliyor. Her insanın annesiyle ilgili hüzünlü anıları vardır ve bunları hatırladığında gözleri dolabilir veya ağlayabilir. Bunu kullanıp prim yapmak çok ucuz bir yoldur.

Hele içerik olarak saçma-sapan şeylerin böyle ciddî bir ses tonuyla okunması da ayrı bir vehâmet. Kötü bir metni veya kötü yazılmış cümleleri güzel okumaya çalışarak onu şiire dönüştürmek mümkün değildir. Şiir, kağıt üzerinde doğar, seslendirirken doğmaz. Seslendirirken şiir yazmak için halk ozanı olmak gerekir.

Hele bir konuda ünlü olduktan sonra şiir okuyorum diye bir şeyler okuyan insanlara da ayrı bir “alerjim” var. Güzel insan, anladık bir alanda başarılısın, çok da güzel. Ama şiire el atma be kardeşim. Durum raporlarını şiir diye okuma be cancağızım. Bana “bugün çok yalnızım” deme. Bu beni etkilemez. Ama Attila İlhan’ın dediği gibi “Kesik bir kol kadar yalnızım” veya Sezai karakoç’un dediği gibi “Sigara külü kadar yalnızlık” de. Şiirin dili budur.

İşin bir yanı da insanlara verilen sefalet duygusudur. Şiir adına okunan şeyler, insanlara harekete geçip bir şeyler yapma arzusu vermiyor. Bu okunan şeyler, durmadan ağlayan, keder ve melankoli tutkunu insanlar ortaya çıkarıyor. Laf aramızda melankoli çok hoş bir duygudur ve bağımlılık yapar.

Bana adam gibi şiir okuyun kardeşim! Dinlerken hep beraber ağlayalım. Ama sonrasında ayağa kalkacak gücümüz ve enerjimiz olsun. Melankoliyi severim. Ama onu ben kontrol etmeliyim, onu şiir yazacak, çalışacak ve umutla yola koyulacak enerjiye dönüştürmeliyim. Yoksa harekete geçmeden sabah akşam ağlamak işime gelmez!

-------------------
Savaş ŞENEL: Vizyonu, Misyonu ve Değerleri
------------------
Sezai Karakoç: “Ağustos Böceği Bir Meşaledir!
Şair, yazar Üstat Sezai Karakoç Hakkında
-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
savassenel@hotmail.com
savassenel@savassenel.com


Tuesday, October 17, 2006

HERKES, BİR ŞEYLER SATAR DİYORUM, BAŞKA BİR ŞEY DEMİYORUM





Saygılar

Savaş ŞENEL

www.savassenel.com

BAŞARILI OLMAK ÇOK MU ÖNEMLİ? BEN NE İSTİYORUM? BAZI DOSTLARIM İÇİN YAZDIM


“Başarılı olmak çok mu önemli?” sorusu benim de kafamı çok tırmalamıştır. Evet tırmalamak diyorum, başka şekilde bu duyguyu ifade edemiyorum.

Başarı şöyle tanımlanıyor: “Sizin için önemli olan şeylere ulaşmak” Bu açında bakınca herkesin başarıya ihtiyacı olduğu sonucuna varıyoruz. Çocuklarınız varsa “iyi birer anne ya da baba olmak önemli değil” diyebilir misiniz? Evliyseniz iyi bir eş olmak istemez misiniz?

Başarılı olmayı “mükemmel” olmakla karıştırıp-yerinden kalkmamak için sebep hâline getirmek de bir yöntem. Bu yöntem, çok yaygın ve sıradan bir uygulama. Biz sıra dışı şeyleri konuşalım istiyorum.

Bana kalsa ofisimden dışarı çıkmam ve günlerce yazar okurum. Fakat bunun için de alt yapı gerekiyor. Fakat bu alt yapı için çabalarken, farklı algılanabilirsiniz. Bu durum, bir bayanın cüzdanını yere düşürdüğünü farkına varıp-cüzdanı ona vermek için peşinden gitmeye benzer. Başkaları bu bayanın peşinden gittiğinizi sanabilir. Medenî hâliniz izin veriyorsa, bu bayanın da peşinden gidebilirsiniz. Kime ne? Söylemek istediğim dışardan görünen manzaranın farklı şekillerde anlaşılabileceğidir.

İş dünyasına giren ve entelektüel düşünce yapısına sahip insanların çektiği sıkıntı burada başlıyor. Siz istediğiniz kadar parasının kendisini değil sağladığı seçenekleri anlatın, siz bazı dostlarınız için para kazanmak amacıyla çalışan bir insansınız. Bu sözü çok duyarsınız. Size yakışan yazmak, çizmektir. İş dünyasına girerseniz yakışık almaz. Hâlbuki ne almak istediğiniz CD’ler ne de kitaplar bedava verilmez. Meselâ merak ettiğim ülkeler var ve uçak fiyatları bayağı masraflı. Ben paranın kendisi için çalışan birini görmedim ama onlar görmüş demek ki!

Sanırım bizim gibi insanlar biraz alınganlık yapıyor. Herkese durup-derdimizi anlatmaya çalışıyoruz. Bize idealizmi yakıştıran dostlarımız kendilerine her şeyi yakıştırıyor. Bize yakıştırdıkları şey, sadece yazıp-çizmek ve konuşmak. Hâlbuki yazıp çizmek de masraflıdır. Değil mi ama? Yaşayacak, okuyacak, dinleyeceksin ki yazasın-anlatasın!

Benim bazı canım dostlarım! Artık size bir şey anlatmıyorum. Bundan yoruldum. Almak istediğim CD’ler, gitmek istediğim ülkeler ve okumak istediğim kitaplar var. Çince özel dersler almak, sevdiklerimin yeteneklerini keşfedip onlara ödenek ayırmak istiyorum. Güzel ülkemin ve dünyanın değişik yerlerinden dostlarım var Onları evime davet etmek istiyorum. Bunlar için çalışmayayım mı? Programımı yaptım. Görmek istediğim ülkeler, ziyaret etmek istediğim insanlar var. Bunlar da epeyi masraflı işler. Çalışmak lâzım değil mi ama?


Bir dostum bana demişti ki “hangisi daha önemli maddî güç mü? Dostluklar mı?” Ben şöyle cevap verdim: “Hangisinin azlığı hayallerini “öldürüyorsa” ve sosyal işlevlerini azaltıyorsa, o önemlidir. Elbette bu biri için çalışırken diğerini ihmal etmen gerektiği anlamına gelmez.”

Elbette işlerim var ama hayallerim daha fazlasını gerektiriyor. Burada konu yoksulluk veya fakirlik değil. Bu açıklama gereksiz ama bazı insanlar yazılanı değil bildiklerini okuyup- anlarlar diye bu açıklamayı yapma gereği duydum!

Dostlarım, bir canavarı uyandırdınız! Haberiniz olsun!
-----------

www.suskunadam.blogspot.com

-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com

BİR MERHABANIN GETİRDİKLERİ: BASK-İSPANYOL DOSTLARIMIZ





Saygılar

Savaş ŞENEL

www.savassenel.com

Wednesday, September 13, 2006

SOSYALLEŞMEK MASRAFLIDIR



Bir gün bir yerde bir tanıdığıma pahalı olmayan bir içecek ikram etmiştim. Bana şaşkınlıkla baktı: “Neden bunu ikram ettin, çay ikram etseydin” dedi. Ben de afalladım. Sonradan anladım ki borçlu hissetmiş. Bir gün kendisinin de bana aynı şeyi yapması gerekeceği için rahatsız olmuş. Çünkü sürekli bir şeylerden kısıp-bir şeyler satın alan biriydi. Bu olay bana sosyalleşmek konusunda büyük bir vizyon katmıştı.

“Param ya da maddî olanaklarım olmasa da dostlarım olsun” gibi sözleri duymuşsunuzdur. Çoğu insan da bu sözleri takdir eder. Halbuki gerçekten uzak, romantizmin pençesinde kıvranan sözlerdir bunlar.

Parası olduğu için değil-parayı ret ettiği ve daha çok başkaları için harcayan insanları yanlış anlamayalım. Onların seçimi mütevazı bir hayattır. Geleni başkalarına paylaştırmaktır. Parayı kendileri için harcamazlar, ama parasız değillerdir. Para kaynaklarını yine kullanırlar fakat başkaları için kullanırlar. Mütevazı bir hayat yaşamakla-paranın getirdiği seçenekleri inkar etmek farklı şeylerdir.

Burada vurgulamak istediğim esas konu, sosyalleşmenin de bir takım harcamaları beraberinde getirdiği gerçeğidir. Sözgelimi bir dostunuz size bir kitap hediye etti. Sizin de ona bir hediye vermeniz gerekmez mi? Onun size verdiği kitabı satarak mı ona hediye alacaksınız? Ya da bir dostunuzun yardıma ihtiyacı oldu ve işinizi birkaç gün terk ettiniz. Mesai kaybında doğan ciro ya da ücret kaybını karşılayacak gücünüz yoksa bunu yapabilir misiniz? Yapsanız da bir kere ve bir kişi için yapabilirsiniz. Böyle bir şeyi birçok kere yapmanız mümkün değildir.

Çevrenizdeki insanların zaman zaman maddî yardıma ihtiyaçları olduğunu varsayalım. Bu tür konularda size gelmemelerini size sadece sohbet için gelmelerini mi söyleyeceksiniz?

Gecenin bir yarısı bir arkadaşınız sizi aradı ve gözyaşları içinde bir sorunu olduğunu söyledi. Onun yanına gitmeniz gerekti. Taksiye ücret olarak gazoz kapağı mı vereceksiniz ya da arabanıza benzin alırken insanlık namına bedava benzin mi talep edeceksiniz?

Bir de işin zaman boyutu var. İnsanlar ilgi ve yakınlık isterler. Sosyalleşelim diyoruz. İnsanlara değer verdiğimizi gösterecek kadar onlarla nitelikli zaman geçirmeden nasıl sosyalleşeceksiniz? Bu sizce mümkün mü? Bu zamanı nasıl vereceksiniz? Fazla mesai yapayım da ek ücret alayım diyen biri bunu nasıl yapabilir?

Ailenizin ve özellikle çocuklarınızın güvenle yaşayabileceği yerlerde-sitelerdeki ev kiralarını hiç araştırdınız mı? Çocuğunuzun nerede sosyalleşmesini isterdiniz? Güvenli olmayan bir yerde mi, yoksa kaliteli insanların yaşadığı bir çevrede mi? “Kaliteyle, ev kiraları arasında ne ilgi var?” diyorsanız, size tebessüm eder ve araştırın derim, başka şey demem.

Herkes sosyalleşebilir. Burada sorun nasıl bir çevre istediğinizdir. Para size çevre satın almaz, ama doğum günü hediyeleri satın alır, kitaplar satın alır. Kocaman bir otobüs tutup akrabalarınızı ya da akrabanız olan çocukları şehir turuna çıkarmanızı sağlayabilir. Parayla burs verip-insanları sevindirebilirsiniz. Öğrencilere daha iyi eğitim imkânları sunabilirsiniz.

İkram ettiğiniz çayın hesabını yaparak, ay sonunu zar zor getirdiğiniz bir bütçeyle kaliteli anlamda sosyalleşmek zordur. Kendimizi kandırmayalım derim. Elbette parasız da sosyalleşirsiniz, ama etrafınıza sizin gibi parasal sorunları olan ve bu yüzden ürkek davranan, çay siparişi vermeden önce etrafına endişeyle bakan insanlar olur. Sosyal olursunuz belki, ama çevrenizdeki insanlar sizden borç istemesinler ya da size karşılık vermek zorunda bırakacak masraflı bir jest yapmasınlar diye içinizden dua edersiniz.


Yoksa herkes sosyalleşebilir fakat nerede, nasıl ve ne kalitede bunu tartışmak gerekir düye düşünüyorum.

-----------

www.suskunadam.blogspot.com

-----------
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com

Saturday, June 03, 2006

KATLI PAZARLAMA-NETWORK MARKETİNG ÜZERİNE (127)


Son zamanlarda yükselen bir trend olan katlı pazarlama, toptancı ve perakendeci sınıfının yerine tüketiciyi koymayı amaçlayan bir sistemdir. Burada klasik ticaretin risklerinden korunan girişimciler, ürünleri tüketerek ve tavsiye ederek sıcak gelire ulaşabiliyorlar. Aynı zamanda da dağıtım ağlarını genişleterek kalıcı gelirlere ve kendilerine ayırabilecekleri daha çok zamana sahip olabiliyorlar. Konuyu, ürün satmak şeklinde algılayan girişimciler de var. Bu girişimciler, kalıcı gelirler yerine klasik satış mantığını da öne çıkarabiliyorlar. Her ikisi de devlet tarafından vergilendirilen yasal kazançlardır.

Bununla birlikte katlı pazarlamanın kendisine has bazı özellikleri bulunmaktadır. Bu tür tavsiye ticaretinde, herkes, herkesin muhatabıdır. Bu açıdan önce tanıdıklardan başlayan sonra da daha geniş çevrelere yayılan bir “tavsiye çalışması” başlar. "Tavsiye" temeline kurulmuş olan bu sistemde çalışmanın bazı incelikleri vardır. Bu incelikler, öncelikle insan ilişkilerinin gelişmesiyle ilgilidir. Sadece satış değilde, kalıcı te'lif gelirleri elde etmek isteyen girişimcilerin zamanla liderlik vasfi da kazanmayı hedeflemeleri de iyi olur. Burada da girişimcilerin sadece tavsiye ettikleri ürünlerde değil, aynı zamanda insan ilişkilerinde de zamanla donanmaları ve yetişmeleri gerekir.

Katlı pazarlama şirketlerinin önemli bir kısmında ürün eğitimleri verilmekle birlikte, insan ilişkilerini, hoş görüyü ve iletişim nezaketini geliştiren eğitimler de verilmelidir. Para ya da diğer fırsatları kendisine sunabilecek bu iş fırsatını paylaşmak üzere yola koyulan insanlar, kendilerini bekleyen bir çok deneyimden habersiz bir şekilde ve heyecanla işe başlarlar. Başka kişilere yeni bir teklifle gitmektedirler ve bir çok farklı iletişim süreci yaşamaları gerekmektedir. Bu tür deneyimlere hazırlıksız olan bir çok insan, ürünlerini iyi tanımakta ama insanları yeterince tanımamaktadırlar. İnsanları tanımak, onları isimleriyle bilmekten başka bir şeydir. Toplantılarında ürünlerden ve gelirlerden söz edilmekle birlikte, girişimcileri geliştiren kitaplar ya da diğer kaynaklar da önerilmelidir.

Bu durumda da hayal kırıklıkları ortaya çıkabilmektedir. Ürün ve muhtemel gelirlerden haberdar olan, ama insan ilişkileri konusunda yeterince donanmamış bu insanlar, gayet normal olan bazı tepkilere nasıl cevap vereceklerini bilmemekte, hayallerinden ve hedeflerinden kolayca vazgeçmektedirler. Belki de bazen dostlarını da kırmaktadırlar.

Bu açıdan katlı pazarlama-network marketing’e ilgi duyuyorsanız, en doğrusu, ürün eğitimleri yanında kişiye de yatırım yapan sistemleri seçmektir. Bu türlü bir çalışma sisteminde sormanız gereken sorular sadece gelirler ve size sağlanacak fırsatlar hakkında olmamalıdır. Aynı zamanda ürünlerde yüzde yüz tatmin garantisi olup olmadığını, insan ilişkileri üzerine eğitim verilip verilmediğini, bilgi paylaşımının kitaplara ve diğer eğitim araçlarına dayanıp dayanmadığını araştırmalısınız. Organizasyon içinde kitaplar ve diğer eğitim araçlarının sistemli olarak tavsiye edilip edilmediğini önemle sormalısınız. Köklü ve sağlam network marketing organizasyonları ancak bu şekilde yapılandırılabilir.

Network Marketing iş dünyasında da büyük gelirler vardır, ama kendinizi ve diğer insanları daha iyi tanımakla bunlara ulaşabilirsiniz. Yani büyük gelirler ve fırsatlar vardır ama, kendinize yatırım yaparsanız. Başka bir tabirle, bazı sektörler gelecek vadedebilir, daha dürüst ve daha verimli yöntemler önerebilir. Ama hiç bir sektörde, emeksiz yemek yoktur.

Aslında bir meslek grubunun insan ilişkileri açısından ve etik açıdan beslenmesi sadece katlı pazarlama şirketlerine ait bir sorun değildir. Bugün Türkiye’de her meslek grubunda aynı sorun vardır. Ülkemizde, Osmanlı dönemindeki Ahilik kurumun yerini geçecek, ticaret erbabını etik ve manevi olarak ta besleyen güçlü bir yapılanma olduğu da söylenemez.

Umarım yıkmakla değil daha iyisini yapmakla şampiyon olunacağını zaman içinde anlarız.
-----------

www.ssavassenel.com

-----------
Blog güncellemelerinden haberdar olmak ya da yazarla iletişime geçmek istiyorsanız:
MSN: savassenel
@hotmail.com

Sunday, April 30, 2006

LEVENT KIRCA-OYA BAŞAR ÇİFTİ NE YAPMAK İSTİYOR? (123)


Cem Yılmaz’ın tersine, mesaj vererek mizah yaptığını söyleyen Levent Kırca, anladığım kadarıyla “sefalet edebiyatını” çok seviyor. Bir seyirci olarak anladığım kadarıyla mizah işinde büyük bir usta. Açıkçası düzenli olarak televizyon seyreden biri değilim. Bununla birlikte, denk geldikçe ne var ne yok diye mizah programlarına bakıyorum. Fakat anladığım kadarıyla, bazı mizahçıların mesaj vermekten anladıkları, sadece sefalet edebiyatı yapmak. Elbette bütün skeçleri buna dayanmıyor ama bir kaçı bile bence etkili. Bu sefalet edebiyatının insanları rahatlattığını fakat uzun vadede kendilerini aldatmaları konusunda yardımcı olduğunu düşünüyorum.

Sözgelimi memurlara ve işçilere sahip çıkmak adına, hayatı için sürekli başkalarını suçlama ve sorumluluğu onlara yükleme alışkanlığını besleyen espriler yapılmaktadır. Cem Yılmaz, devletten destek gelmedikçe harekete geçmeyen sanatçılara “harekete geçin” mesajını veriyor. Levent Kırca da “devlet harekete geçene kadar sen bekle” mesajını vermektedir.

Cem Yılmaz’a da katılmıyorum. Sanatçılar nahif insanlardır, onlar satıcı değildirler. Bütün sanatçılar, Cem Yılmaz ekolunden gelmiyorlar. Sözgelimi, bir hat sanatçısı bir piyanist ya da bir halk ozanı korunmaya ve desteğe gerek duyabilir. Çünkü onlar gösteri insanı değiller, kendilerini ve sanatlarını “pazarlama” ya da tanıtma becerileri olmayabilir. Fakat Levent Kırca ekolünün, dar gelirli insanları dar bir dünya görüşü içinde kalmaya ikna eden tavrını da hiç benimsemiyorum.

Diploması olan birinin işsiz kalması kötü bir şeydir elbette ama bunun diplomanın sahibiyle de ilgisi vardır. Hakim sistemle alay edilecekse, diplomalıya iş bulmadığı için değil, insanları formatladığı için, iletişim becerilerini “geberttiği” için alay edilmelidir. Okullarımızda iyi birer kitaplık olmadığı, öğretmenleri okuma alışkanlığından yoksun oldukları için hicvedilmelidir. Ama yıllarca işsiz gezdiği halde karın tokluğuna bir işe girip bir alanda odaklanıp uzmanlaşmayan insanla da alay edilmelidir. Sigaraya, kahveye para bulan, ama kendi alanıyla ilgili hiçbir yayına para vermeyen “kurnaz” tiplerle dalga geçilmelidir.

Bütün dünyada maaş oranları belliyken, işsizlik her yerin sorunuyken, iş beğenmeyen, kenarından köşesinden başlayıp kendi işini kurmayanlara da mesaj verilmelidir. İşsizim diye bağırıp-etrafına “borç takarken” simit satmayı gururuna yediremeyenlerle alay edilmelidir.

Levent Kırca, üniversiteyi bitirene kadar bir yabancı dil öğrenmeyi akıllarına getirmeyenlerle neden alay etmiyor? Her şeyi bildiği halde insan ilişkileri üzerine birkaç satır okumayıp, buradan kaybedenlerle neden mesaj vermez?

Bunlar satmaz da ondan. Bunlar arabesk türden ve hüzünlü bir haklılık duygusu vermiyor da ondan. Popüler olmak istiyorsanız, bunu yapamazsınız. Öğretilmiş çaresizlik içinde kıvranmayı seçen bu kadar insana “durun biraz siz de suçlusunuz, evlerinizde televizyonlarınız, uydu antenleriniz var, ama sizi geliştiren kitaplar yok” diyebilir misiniz? Bunu göze alabilir misiniz?

Kameraya diplomasını tutup işsizim diye bağıran “zekailer”, diplomanın gerekli olabileceğini- ki bu da kuşkulu- ama yeterli olmadığını ne zaman anlayacaklar? Levent Kırca seyretmeye devam ederlerse zor. Halbuki kitaplarda, dergilerde bu istatistikler yıllardır yayınlanıyor. Bu sorun hiç de eski değil.

Levent Kırca, ne zaman “benim servetim yılların emeğidir. Kardeşim sen de biraz harekete geç. Yapabilirsin” diyecek? “Benim yazı grubumun koca bir kitaplığı var, seni güldürebilmek için habire okuyorlar, dinliyorlar, seyrediyorlar. Sen de biraz etrafa kulak ver” diyecek mi? “Devlet, ağır yürüyor haklısın. Ama sen ilerle” diye haykıracak mı? İnternette saatlerce amaçsızca dolaşanlara “kardeşim, bir amaç edin ve internette araştır, bak neler çıkacak” diye soracak mı?

Umarım sorar. Heyecanla bekliyorum. Yeter gari! Faraza, kısmen ya da bütünüyle haklı olduklarını varsayalım, gene de sefalet edebiyatından yoruldum!
-----------

www.suskunadam.blogspot.com

-----------


Blog güncellemelerinden haberdar olmak ya da yazarla iletişime geçmek istiyorsanız:

MSN:
konudankonuya@hotmail.com

Thursday, April 27, 2006

MADDİ YA DA MANEVİ ORTAK PROJELERİMİZ OLSA DAHA SIK GÖRÜŞMEZ MİYDİK? (119)


Dostlarım sitem ediyorlar, sık sık görüşemiyoruz diyorlar. Bunun nezaketen söylendiği zamanlar da oluyor, ciddi olarak dile getirildiği zamanlar da. Sonra suçlu hissediyorum. Doğru... bir telefonla da halini hatırını sorabileceğimiz ama ihmal ettiğimiz akrabalarımız-dostlarımız var. Bu konuda kendimi aklayamam. Bununla birlikte bir de aramızda kan bağı olmayan-başka bir bağ da kuramadığımız dostlarımız da var. Onlara da ben sitem ediyorum.

Ne gariptir ki sitemci dostlarımın bazıları sadece maddi gelir değil zaman da kazandıracak olan projelere sıcak bakmayan insanlardır. Sadece para için değil, zaman da kazandıracak olan telif gelirleri için kafa yormazlar. Ama başka bir zaman da “ya seninle hiç görüşemiyoruz, zaman bulamıyoruz” gibi şeyler söylerler. Yaşamak için "zaman sattığımız" sürece- ki bu da günde sekiz-on saat demektir- nasıl görüşeceğiz, doğrusu anlamak güç. O zaman çalışma saatlerim dışında yaptığım ve paradan öte beklentilerim olan yazarlık-kitap tercümeleri gibi çalışmalarıma son vermeliyim ki onu ben yapamam. Bazı dostlarımın benim sadece zengin olmak değil, “varlıklı” olmak istediğimi anlayacağı günü iple çekiyorum.

Bunun dışında insanların birbirleriyle görüşmeleri için paylaştıkları bazı hedeflerin olması gerektiğini düşünüyorum. Bu hedefler maddi de olabilir manevi de. Hayat böyle kurgulanmış. Ortak çalışmaları olan insanlar daha sık görüşüyorlar, çünkü bir sebepleri oluyor. Sözgelimi yaşadığımız çevrede hayırsever bayanlar var ve sık sık bir araya geliyorlar. Çünkü bir amaçları var. Yoksul öğrenciler için kermesler, yardım amaçlı etkinlikler düzenliyorlar. Sevecenlikle hazırladıkları yemekleri ya da göz nuruyla hazırladıkları örgüleri, elbiseleri sergiliyorlar. Heyecanla satıyorlar ve ihtiyacı olan gençlere burs olarak sunuyorlar. Bazı bayanlar da ticaret yapıyorlar. Birbirlerine sevdikleri ürünleri tanıtıyorlar. Aynı çalışmalara destek veren beyler de var. Bir grup erkeğin ya da kadının futbol hakkında konuşması ya da dedikodu yapmaları yerine maddi yada manevi bir hedefe odaklanmaları, bana daha güzel geliyor.

Ortak hedefler ve hayallerin önemi evlilikler için de geçerli. Öğrenciyken yanında tercümanlık yaptığım bir Derviş Amcam vardı. Evlenen gençlere eksiksiz bir ev açılmasına karşıydı. Çünkü evin eksiklerini gidermenin yeni evli çifte heyecan ve enerji vereceğini söylerdi. Bunlar kısa vadeli hedefler. Uzun vadeli anlamda da hedefsiz, paylaşımsız kalan evliliklerin çöküp gittiğini biz de görüyoruz. Çünkü eşler arasında kan bağı yok. Ne yazık ki, sadece aşk ya da sevgi de, her zaman yeterli olmamaktadır.

Elbette hiçbir sebep olmasa bile bir araya gelmemiz gereken insanlar var. Bu insanlar yakın akrabalarımızdır. Fakat kan bağı da yoksa hiç bir maddi ya da manevi ortak proje ya da hedefiniz olmayan insanlarla ne kadar sıklıkla görüşebilir misiniz? Bu görüşmeler size heyecan ya da enerji verir mi?

Bazı dostlarıma ihtiyacı olan insanlar için burs, yardım vs. gibi konularda katılımcı olmalarını tavsiye ediyorum ya da başka saygın insanlar aracılığıyla bu tavsiyemi iletiyorum. Sosyal sorunlarda çözümden yana yerlerini alsınlar istiyorum. Parasal güçleri olmadığını söylüyorlar. Başka zaman onlara maddi gelir sağlayacak bir sürü projeyi de geri çeviriyorlar. Çünkü rahatlık bölgelerinden çıkmak istemiyorlar. Kitaplar tavsiye ediyorsunuz, ilgilerini çekmiyor. Yararlı bulduğunuz bir semineri ya da filmi öneriyorsunuz, gereksiz bulduklarını ifade ediyorlar. Yeterince zamanınız ve sabrınız varsa derbi maçları hakkında ya da hükümetin gidişatı hakkında saatlerce konuşarak sizi "esir" alabiliyorlar. Ben de bunu ilginç buluyorum.

Ben çok mu safım dostlar? Onlar iki satır okumadan, iki kelam dinlemeden saatlerce konuşuyorlar da, ben iki satır yazmak-iki laf etmek için saatlerce okuyorum, saatlerce dinliyorum. Sosyal sorunların çözümünde yer almak için zaman bulamayan insanlar, başka şeylere kolayca zaman bulabiliyorlar.


Neden büyük yada küçük bir hedefi olan insanlar bende hayranlık ve tanışma isteği uyandırıyor? Çünkü “gaye-i hayal olmazsa, ezhan enelere döner” demiş büyük düşünür. Yani hedefleri olmayan insanlar, birbirleriyle uğraşır. Yani belli bir amaç olmadan bir araya gelen insanlar, birbirleriyle uğraşmaya başlarlar. Tabiatta boşluk yoktur. İyi ve net bir amaç yoksa, hemen bu boşluk sağlıksız bir şekilde dolacaktır.

Gaye-i hayal olmazsa, ezhan enelere döner diyen aziz insan, ne iyi demiş, ne güzel demiş değil mi dostlar?
-----------

www.suskunadam.blogspot.com

-----------
Yorumlarınız için:
MSN:
savassenel@hotmail.com

Tuesday, April 18, 2006

ANNEMİ ÇOK ÖZLÜYORUM (Sadet Harici Yazılardandır) (116)



Kimi zaman annemi ne kadar çok özlediğimi her zamankinden daha derin bir şekilde fark ediyorum. Uzun bir zaman önce bizi bırakıp gitti. Bizi bırakıp gittiğinde, tenhalarda ne çok ağlamıştım! Fakat buralardan giderken huzurlu olması teselli etmişti bizi. Ben, tanıdık bir sokakta yürürken, kendisini birden bire yabancı, ıssız bir yerde bulan ve bir başına kalmış bir çocuk gibiydim, ama bir fark vardı: Ben bir çocuk gibi ulu orta ve bağıra bağıra ağlayamıyordum.

Hayatın gittikçe karmaşıklaşan yapısı içinde, annemle kurduğumuz yalın ve hesapsız bağı çok özlüyorum. O, benim annemdi, onun karşısına çıkarken bin bir türlü hesap yapmıyordum, yanında ağlamaktan utanmıyordum. Ne dişlerimin arasındaki maydanoz parçası, ne beden dilimi yanlış kullanmam ne de diğer “ıvır zıvır” şeyler, onun gözlerinde gördüğüm şefkati azalttı. Bende gördüğü veya benden duyduğu hiçbir şeyi aleyhimde kullanmayacağını, benim için üzülse de veya beni şefkatle ayıplasa da, beni "rüzgârda savrulmak" üzere terk etmeyeceğini, kusurlarımı başkalarına anlatmayacağını ve beni hep seveceğini ve beni hep sevdiğini biliyordum. Beni dünyaya getirmeden önce, beni sağlıklı görmek sonra da, beni büyütmek için bütün umutlarını seferber etmişti. Yıllarca ilk bebeğini, yani beni bağrına basmıştı, mutluluğunu benimle paylaşmıştı. Ve belki de çok üzüldüğü zamanlarda yüzü yüzümde ağlamış ve benim kokum sebebiyle hayatla yeniden barışmıştı.

Okuma yazma bilmediğim yaşlarda, beni yanına alır ve bana kitaplar okurdu. O dakikalar, ne kadar da güzel anlarmış... Çocuk ruhum, elbette bunu o zamanlar da hissediyordu. Ama şimdi o anlar, bana daha da değerli geliyor. Bir insanın çocuğuyla nasıl ilgilenmesi gerektiğini annemde görmüştüm. Çocuklarının büyümelerine, insan oluşlarına, sevgiyle, sabırla, ilgiyle emek vermesi sıra dışıydı.

Onunla konuşmadan anlaşıyorduk. Yanında nefes alıyordum. Çok üzüldüğüm zamanlarda beni seyredip, bilgelikle teselli edişini ve “oğlum sen artık büyüdün, bunları hep yaşayacaksın” deyişini, beni kucaklayışını çok ama çok özlüyorum.

Beni sabırla dinlerdi. Keşke daha çok o anlatsaydı ve ben onu daha çok dinleseydim. Uzun ve bunaltıcı konuşmalarımı sabırla dinlemeyi nasıl da başarırdı! Onun da dertleri vardı. Ama annelik ve liderlik rolü, onun sınırlarını çizmişti. Çok sevindiğini ya da çok üzüldüğünü anlardım. Kadın olmak, anne olmak zordu. Madem ki herkes ona anlatıyordu, hep dinleyecekti. O, eşinin ve çocuklarının sığındığı liman olacaktı. Duruşu ve tavrı hep bunu anlatırdı.

Zor bir hastalıkla pençeleşiyordu. "Pençeleşmek" kelimesini özellikle kullanıyorum. Hepimiz en az bir kez, denizde, gölde veya benzeri bir yerde boğulma tehlikesi geçirmişizdir. Bir insanın suda değil, herkesin rahatça nefes aldığı bir yerde nefes alamadığını düşünün. Annem bu nefessiz kalma nöbetlerinin gelişlerini ve geçmelerini sabırla beklerdi. Bazı günler, onu görmek bana acı verirdi. Basit bir problemi çözemedikleri için ağlayan sızlanan insanları gördüğümde, "Acaba nefes darlığı çeken bir insanı görmek onları biraz olsun teselli eder miydi?" diye düşünürüm.

Annem, bütün çektiği sıktığı sıkıntılara rağmen hep gülümserdi. Bir gün doktoru “bu hastalık nasıl oluyor da sizi çökertmiyor” demeye getirdiğinde, annemin cevabı şu olmuş: “Her şeyim var. Çocuklarım, ailem benimle birlikteler, birbirimizi seviyoruz ve birbirimize saygı duyuyoruz. Bu hastalık da Allah’ın takdiri. Dilerim mükâfatlandırır.” Doktor neredeyse afalamış. Annem, bu diyaloğu bana sonradan anlatmıştı. Bir gün, onun için çok üzüldüğümü görünce, beni teselli etme gereği duymuştu sanırım.

Kadınlara karşı beslediğim saygı ve duyarlığın temelinde anneme duyduğum saygı ve sevgi vardır. Kadınların, çocuklarının ve eşlerinin hayatlarına neler katabileceğini ilk kez, kendi gözlerim ve algımla annemde görmüştüm. Annemin bilge, zarif ve şefkatli bir kadın oluşu, bende bütün kadınların öyle olduğu ya da olabileceği hissini uyandırmıştır. Güzel bir kadındı, ama onun dişiliğine-görüntüsüne değil, kadın ruhuna dikkat çeken duruşu ve tavrı, hep gözümün önündedir.

Annem zarif bir Anadolu kadınıydı. Yıllar sonra ilkokulu dışardan girdiği sınavlarla bitirmişti. Bazen kendi kendime soruyorum: "Acaba" diyorum "o zarifliğini, derinliğini ve arı zihnini buna mı borçlu?" Kendince bazı "doğruları" dikte etmekten, başka erdemlere ağırlık veremeyen eğitim sistemi onu da değiştirir miydi? Bilmiyorum.

Annemi çocukça, kalbimin kirlenmiş ve kirlenmemiş her yanıyla ve çok, ama çok özlüyorum. Fena özlüyorum

.-----------------------
Savaş ŞENEL
İngilizce Eğitim Danışmanı
İletişim ve Yazarlık Koçu

-----------------------------
Lütfen Facebook sayfamızı ziyaret edinizİletişim Okulu.
-----------------
İNGİLİZCE ÖĞRENİMİ VE ÖĞRETİMİ İLE İLGİLİ PAYLAŞIM SAYFALARIMIZ.
(İlginizi çeken konuya ait satırı tıklayınız)

Yüz yüze veya Online olarak verdiğimiz Dersler-Eğitimler


Facebook: Genel İngilizce Paylaşım Grubu

SAYFALARA VEYA YAZARA SPONSOR OLMAK İÇİN:

Sayfalara veya yazara sponsor veya destek olmak için bilgi
-----------------
Savaş ŞENEL
İngilizce Öğretmeni-Eğitim Danışmanı
İletişim ve Yazarlık Koçu
savassenel@yahoo.com
savassenel@savassenel.com