Sunday, December 18, 2005

YİĞİT’İN ANLATTIĞI HİKAYEDEN ÇIKARDIĞIM DERSLER


İngilizce dersleri vesilesiyle tanıştığım bir genç ve sportmen bir arkadaştır Yiğit. Yaşadıkları dolayısıyla birikimi yaşıtlarından çok daha fazla olduğu için, onunla zaman zaman keyifli sohbetler yaparız. Buz Hokeyi oyuncusudur, çok değişik ülkeler görmüştür ve şu sıralar akademik anlamda da hedeflerine ulaşmak için yoğun bir şekilde çalışmaktadır.

Sohbetlerimiz sırasında benimle paylaştığı bir anısını -onun izniyle- sizlere aktarmak isterim. Bu hikayenin benzerlerini kitaplarda da okumuştum. Fakat yanı başımda duran birisinin yaşamış olması bana ayrıca ilginç gelmiştir.

Yiğit, bir gün sokakta yürürken küçük bir çocuk ondan para ister. Yiğit ona kaç para istediğini sorar. Çocuk ona on milyon Türk Lirasına ihtiyacı duyduğunu söyler. Bunun üzerine Yiğit, bir toptancıdan on milyon TL değerinde çiklet satın alarak ona verir ve “bunu sat ve ihtiyacın olan parayı kazan” der. Sonraki günlerde, günlük hayatın hareketliliği içinde, bu olay unutulur. Bir gün yine yolda yürürken, birkaç gün önce kendisinden para isteyen çocuk Yiğit'i görür ve yanına gelir. Şunları söyler: “Ağabey, ben senden para istediğim zaman iyi ki bana para vermek yerine ciklet aldın. Benim aklıma böyle bir şey gelmezdi. Sayende ticaret yapmaya alıştım.” Çocuğun anlattıkları, Yiğit için hoş bir anı olur.

Zayıfa merhamet etmek ve yardım etmek, insani ve güzel bir özelliktir. Bununla birlikte çoğumuz bu merhamet duygumuzu ve yardım etme isteğimizi yanlış bir şekilde ortaya koyarız. İnsanlara kendi kaynaklarını üretme imkanı vermekten çok onlara doğrudan yardımlar yaparız. İnsanlara merhamet ve yardım bahsinde anladığımız, onlara para ya da yiyecek yardımı yapmaktır. Oysa Yiğit’in yaptığı gibi, insanlara kendi kaynaklarını üretme konusunda yardım yapabilir, onlara ilk hızı verebiliriz.
Yoksul insanlara sürekli maddi yardımlar yapmak, onların bir tür rahatlık bölgesine girmelerini sağlar ve bu rahatlık bölgesine girildiğinde de, bir daha oradan çıkmak çok zor olur. Elbette yaşlı, hasta ya da zihinsel açıdan çalışamayacak durumda olan insanlara yardım etmelidir. Fakat elden ayaktan düşmemiş insanlara iş kaynakları sağlamak, onları ticarete alıştırmak, daha da verimli olacaktır.

Ölçüsüz ve düşünülmeden yapılan yardımların, çalışmaktan kaçınan, başkalarının yardımlarıyla yaşamaya alışmış insanlar ortaya çıkardığını her gün görüyorum. Nasılsa yardım alacaklarını bilen bu insanlar, değişime açık olmak, kendilerini geliştirmek yerine başkalarının verdikleriyle yaşamaya alışıyorlar. Burada temel sorun, bizlerin düşünmeden yaptığı yardımlar sonucu, bu insanların “çaresiz” olma rolünü seçmeleridir. Halbuki her yardımın bir şartı olmalıdır. Bu şartlar ezici olmak zorunda değildir, ama bu şartlar/ görevler, yardım alan kişileri atalete düşmekten ve başkalarının yardımlarıyla yaşamak fikrinden korumalıdır.

Bir tanıdığım vardı, çok kitap okur ve güzel konuşurdu. Parasal sorunları vardı ve aile hayatı da maddi sorunlar yüzünden tehlikedeydi. Bir gün bir yayıneviyle anlaşıp ona kitaplar sağlayabileceğimi ve ona kendilerine kitap satabileceği isimler de verebileceğimi söyledim. Kendisine verilen isimlere gidecek ve elindeki kaliteli kitapları sunacaktı. Bu insanlar, kesinlikle kabalık yapmayacak türde, nazik ve seviyeli insanlardı. Zaten benim adımı kullanacaktı. Fakat arkadaşım, bunu yapamayacağını söyledi. Halbuki okuduğu kitapları anlatmak, insanlarla oturup çay sohbeti yapmak onun başarabileceği bir şeydi. Bu onu biraz zorluyor olsaydı bile, onun seçim yapacak hali yoktu. Ailesini yitiriyordu. Arkadaşım, bu işe yanaşmadı ve benden kendisi için maddi yardım bulmasını istedi.

İşte düşüncesizce yapılan yardımların sonuçlarından biri: çaresiz görünmeyi seçen insanlar.

Bu açıdan Yiğit’in tavrı oldukça yerinde ve doğru diye düşünüyorum. Belki çocukların çalışması da iyi değil. Ama sizden para dilenen birine, küçük de olsa bir iş kurmak, onu dilenciliğe alıştırmaktan daha iyi değil mi? Ne dersiniz?
-----------

www.suskunadam.blogspot.com

-----------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com

Saturday, December 17, 2005

EŞLERİNE ÇİÇEK ALMAYANLAR BUGÜN TRAFİĞE ÇIKMASIN!


İstanbul’daki ve diğer büyük şehirlerdeki trafik sorunları konusunda uzmanlarımız durmadan kafa yoruyorlar. Ben de, eğitimci bir vatandaş- yazar olarak konuya eğilme gereği duydum. “Sözgelimi İstanbul’un trafik sorunları nasıl çözülür” diye şöyle bir düşününce aklıma bir dolu şey geldi. Bunları sizinle paylaşmak isterim.

Öncelikle araba sahibi olma "konsepti"nin nasıl bir şey olduğu konusunda bir altyapı gerektiğini düşünüyorum. Bu kavramın netleşmesi için insanlara değişik seminerler verilebilir. “Arabasız Hayatın Hafifliği”, “Ticari Taksiler Nedir, İşlevleri Nelerdir?”, “Bugün Al Ömür Boyu Öde Kampanyaları ve Yan Etkileri” gibi seminer başlıkları aklıma gelenler arasında. “Araba Satın Alarak Sınıf Atlayabilir miyiz?” sorusu da başka bir seminer konusu olabilir. Bu seminerlerle vatandaşlar eğitilebilir. Gerçekten “arabaya ihtiyacı olmak” nasıl bir şeydir bu konuya açıklık getirilebilir.

Halihazırda arabası olanlar için de aklıma gelen başka bir yöntem daha var. Tek ve çift numaralı plakalar trafiğe sırayla çıkabilir. Bu, daha önce de kullanılmış bir yöntem. Bazı insanlar, bir gün boyunca bakkala ya da lavaboya arabasız gitmek zorunda kalacaklardır (!) ama bu da güzel bir deneyim olabilir.

Başka bir gün, evine giderken çiçek alma alışkanlığı olmayan insanların trafiğe çıkmamaları talep edilebilir. Her insan elini vicdanına koyacak ve geçen yıl içinde evine giderken eşine hiç çiçek almadıysa dürüst davranıp bir gün için trafiğe çıkmayacaktır. Bu insanlar, o gün toplu taşıma araçlarını kullanırken, bir yandan da neden evlerine yıl boyunca bir kere bile çiçek alıp gitmedikleri üzerinde kafa yorabilirler.

Zaman zaman da bir gün de eşini ve çocuklarını on dakika sabırla dinleme rekorunu kırmamış insanların trafiğe çıkmamaları istenebilir. Bir vatandaşımız son bir yıl içinde içinde eşini ya da çocuklarını bir kere bile on dakikadan fazla dinlememişse, daha çok televizyon seyretmişse ertesi gün trafiğe arabasıyla çıkmayacak ve bir yandan da konu üzerinde kafa yoracaktır.

Başka bir yöntem de okuma alışkanlığı olmayanların zaman zaman trafikten men edilmeleridir. Bu yöntem trafiği büyük oranda rahatlatacaktır. Okuma alışkanlığı olmadığı için iletişim sorunları da olan bir sürü insanın bir gün boyunca trafiğe çıkmadığını düşünsenize. Kavgasız gürültüsüz geçen o güzel günün sonunda Avrupa Birliği’ne hemen kabul edilmemiz bile mümkün.

Yine şiir okuma alışkanlığı olmayan ya da herhangi bir sanat dalıyla bir seyirci, dinleyici, okuyucu ya da koleksiyoncu olarak ilgilenmeyen insanların arabalarını garajlarında bırakmaları da istenebilir. Bu da trafiği oldukça rahatlatacaktır. Televizyonda ya da radyoda kazara duyduğu müzik türlerinden ya da aksiyon filmlerinden başka hiçbir sanat türüyle ilgilenmeyen insanların trafiğe çıkmaması bana olağanüstü bir fikir gibi geliyor.


Baktıkları her yerde nakit para arayan, fakat parayı bulsalar da saadeti bulamayan bu insanlar, parayla saadet arasındaki bağı kurabilecek estetik ve insani duyguları nasıl kazanabilecekleri konusunda düşünme fırsatı bulurlar. O gün işlerine yürüyerek giderlerse bu düşünme seansı daha da verimli olabilir.

Bunlar benim kendimce bulduğum yöntemler. Belki de biraz değişik oldu. Ama sizler de düşünün. Sonra da aklımıza gelen çareleri toparlayıp gerekli mercilere bildirelim. Ne dersiniz?
-----------

www.suskunadam.blogspot.com

-----------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com

Friday, December 16, 2005

GİRİŞİMCİLER NEDEN ŞİİR OKUMALI?


İş adamları ve iş kadınları da, zaman içinde kendi sektörlerinde boğulurlar. Aynı insanlar, aynı yüzler, aynı düşünce biçimleri içinde günler geçip gider. Kitap okuma alışkanlığı olan iş adamları da genellikle kendi alanlarıyla ilgili kitaplar ya da dergiler okurlar. Halbuki, biraz alan dışına çıkmakta yarar vardır. Sözgelimi, hikayeler, şiirler kitaplar okumak iyi bir seçimdir. Mesela “kişisel gelişim” kitaplarında hayal gücünüzü geliştirin denir. Durmadan bu konu işlenir. Peki bu nasıl olacak? Sadece “kişisel gelişim” kitapları okumak ta durmadan pusulaya bakmak gibidir. Oysa gidilecek yön belli, o halde harekete geçmek gerekir. Hayal gücümüzü geliştirmek için sadece “kişisel gelişim” kitapları okumak yetmez, sözgelimi şiir de hikaye de okumalıdır. Peki neden şiir?

Şairler kendi duygularını ya da başkalarının duygularını belirtmeye değil, hissettirmeye çalışırlar. Şair ve şiir, bilgilendirici bir işleve değil duygulandırıcı/ hissettirici bir işleve sahiptirler. Okuyucuya konuyu hissettirmek için de şairler, çok ayrı görünen şeyleri bir araya getirir, özgür düşünürler. Sözgelimi “kadeh gibi buğulanıyorum”, “seni uyudum gecelerce” ya da “içimde bir saat sedefle kaplanıyor” derler. Bir şair için düşüncenin sınırı yoktur. Hayal gücünün izin verdiğince, kelimeler dünyasında at koştururlar. Bunu, kavramları şaşırtıcı birleşimler halinde kullanarak yaparlar.

Sözgelimi, Bir şair deseydi ki “ince bileğinden seyredeyim dünyayı” belki insanlar gülecek, şaşkınlığa boğulacaklardı. Ama bugün bilezik gibi bileğe takılabilen, ince ve küçük olan televizyonlar yapıldı. Seyretmediğiniz zaman bilezik gibi kullanabiliyorsunuz.

Nurullah genç bir şiirinde “hangi nehre baksam sen akıyorsun derinden” diyor. Bu şiir, bana şu soruyu ilham edebilir. “Acaba bana bakan insanlar, derinde neyi görüyor?” İş adamları da şu soruyu sorabilir: “benim işletmeme giren insanlar, derinde ne görüyorlar? Bu işletmeye/ kuruma, görüneni aşan bir gözle bakıldığında, acaba ortaya çıkan nedir?” “Benim kurumumda , görünen makyajın altında ne akmaktadır?” Ya da “her hareketimin, duruşumun, gülüşümün ve diğer tavır ve eylemlerimin arkasında, dikkatli bir gözün yakalamasını istediğim şey nedir?” soruları sık sık sorulabilir.

İşmet Özel, “Uzun yola çıkmaya hüküm giydim” der. Belki de bu kavramı, ona sunulan ya da kendisini sorumlu hissettiği bir mecburiyetin nasıl bir duygu olduğunu anlatmak için kullanır. Bir iş adamı ya da herhangi bir insan seçtiği yolun onu nelere mecbur ettiğini bu sözle düşünebilir. Amaçladığı şeyler, şairi uzun yola çıkmaya mahkum etmiştir. “Acaba amaçlarım beni neye ya da nelere mecbur ediyor?” sorularını sorabiliriz.

“Ağaçlar gülüyorlardı” diyor şair. Ağaç güler mi diyeceksiniz belki ama şairin ruh hali evreni algılama şeklini etkilemiş ve ağaçların güldüğü hissine kapılmış. Peki sizin sektörünüzde ürünleriniz ya da hizmetleriniz ne yapabilir? Kendi ürün ya da hizmetlerinize benzeri ürün ya da hizmetlerde olmayan ne gibi bir özellik katabilir, ekleyebilirsiniz? Ürünlerinizin ya da hizmetlerinizin bir şekilde tüketicilere gülümsemesini sağlayabilir misiniz?

İş adamlarının neden şiir okumaları gerektiği konusunda size birkaç ip ucu vermeye çalıştım. Bakalım sizler okuduğunuz şiirlerden neler çıkaracaksınız?
-----------
www.suskunadam.blogspot.com

-----------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com

MSN: savassenel@hotmail.com

Sunday, December 04, 2005

NEDİR BU “KİŞİSEL GELİŞİM” KİTAPLARI?


“Kişisel gelişim kitapları” konusunda en önemli soru şudur: “kişisel gelişim kitapları” deyince ne anlıyoruz? Böyle bir tür, net bir şekilde tanımlanmış mıdır? Ne yazık ki hayır. Kişisel gelişim kitapları deyince, özellikleri belli net bir yazın/ edebiyat türü akla gelmiyor. Öyleyse, ben “kişisel gelişim” kitaplarını nasıl toptan red edebilir ya da toptan kabul edebilirim? Bu açıdan ben, “kişisel gelişim kitapları” üzerinde değil, münferit kitaplar üzerinde konuşurum. “Bu kitap yararlıdır, ya da beklendiği kadar yararlı olmayabilir” gibi yorumlar yaparım. Bu yorumlar da, sadece söz konusu kitaba bakarak değil, aynı zamanda kitabı okumak isteyen kişinin durumuna bakarak yapılan yorumlardır.

Eğer kişisel gelişim kitaplarının bazı insanları rahatsız eden yanları üsluplarıysa, yani bazı kısa ve sağlıklı olduğu düşünülen yollar öneren kitaplara kişisel gelişim kitapları diyorsak, çeşitli alimlerin yazdığı risaleler de bu tanıma uyar. “Aziz kardeşim, rızkında bolluk istiyorsan şunları yapmalısın” ya da “İnsanların sana muhabbet etmelerini arzu ediyorsan, şunlara dikkat etmelisin” diye başlayan kitaplar da kişisel gelişim kitapları sayılabilir. Sözgelimi Marifetname, bu anlamda bir kişisel gelişim kitabıdır. Çünkü okuyucuya, hayat yolunda zaman kazandıracağı düşünülen bir çok kısa-emin yol önerilmiştir. Said Nursi’nin risaleleri de, kişisel gelişim kitabı sayılır. Zamanında, “kitap okumakla iman nasıl gelişir?” diye tepki almamış mıydı?

Kişisel gelişim kitaplarına olan karşıtlığın sebebi beslendikleri kaynaklarsa, bu konu da artık sorun sayılmaz. Artık bize ait kaynaklara dayanan “kişisel gelişim” kitapları da var. Bunların belki ilk örneklerinden olan “Gençlere Tavsiyeler” adlı Prof. Dr. Ali Fuat Başgil tarafından yazılmış olan kitap, son derece yerel ve bize aittir. Ben, lise yıllarımda o kitaptan çok etkilenmiştim. Uzun izahlar yerine, kısa tavsiyeler beni çok etkilemişti. Çünkü hemen alıp kullanılabilecek tavsiyelere ihtiyacım vardı. Nedendir, niçindir sorularıyla ilgilenmekten yorulmuştum.

Ben şahsen kısa ve öz tavsiyeleri de seviyorum. Akademisyenler zaman zaman buna karşı çıkıyorlar. Uyguladığımız şeylerin kazanım olması gerektiğini hissediyorlar. Onların melankolik ve düşünmeye alışmış bir zihinleri var. Düşünmeye zamanları da var. Düşünmek ve keşfetmek için maaş alıyorlar. Ama ben sürekli düşünerek değil, işe yarar ilkeleri hemen alıp uygulayarak hayatımı sürdürmek zorundayım. Her ilkeyi kendim bulamam. Elbette, benim de düşündüğüm, kafa yorduğum konular var. Ama hayatımın her alanında, bir bilim adamı gibi oturup düşünecek zamanım yok. Sözgelimi deneyimli bir iş adamının, uygulayıp sonuç aldığı ilkeleri neden ben de uygulamayayım? Ben hayatımın her alanında akademisyen ya da felsefeci gibi davranıp her şeyi günlerce düşünemem ki!

İçerik konusuna gelince, “kişisel gelişim kitaplarının” içerikleri sakıncalı olabilir deniyor. Diğer kitaplar da sakıncalı olamaz mı? Hatta kitabın kendisi harika bir eser olduğu halde, herkese önerebiliyor muyuz? Elbette hayır. Ben sadece her “kişisel gelişim” kitabını değil, her kitabı ya da romanı da herkese önermem. Sözgelimi, Marifetname’yi herkes önerir misiniz, Muhakematı ya da Suç ve Ceza’yı, önünüze gelene tavsiye edebilir misiniz?

Kitaplara haksızlık yapmayalım. En iyi kitap bile, yanlış zamanda ya da yanlış kişiye önerildiği zaman zararlı ya da verimsiz olabilir. İyi ya da kötü olmak sadece “kişisel gelişim” kitaplarının sorunu değildir. Hele bir kitabı okumadan, kendiniz anlamadan öneriyorsanız, bu en kaliteli kitap ta olsa istediğiniz sonucu alamayabilirsiniz.

Ben “kişisel gelişim kitapları” denilen kitapları da okuyorum. Sözgelimi, bir iletişimcinin yıllarca biriktirdiği deneyimlerini neden okumayayım? Peki her söylediği bana uyar mı? Elbette uymayacak. Ama ben de tembellik etmem, uygulayarak hangilerinin bana uyup hangilerin bana uymayacağını anlarım. Sadece bana uyanların peşinde de değilim. Yararlı olacaksa, ben de değişmeye, kendimi yeni şeylere uydurmaya hazırım. Eh, o kadarını da yapalım artık!

Bu arada şunu da unutmayalım: uygulanmayan bilgi, size sadece konuyla ilgili kültür verir. Bilgi her şekilde güzeldir. Ama ancak uygulanırsa, işlevsel hale gelir ve istediğimiz sonuçları verir. Aksi halde “kişisel gelişim, kişisel gelişim” diyerek ortada dolaşan ama potansiyellerini kullanamayan bir sürü insana rastlarız.

-----------
www.suskunadam.blogspot.com


-----------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com

MSN: savassenel@hotmail.com

Thursday, December 01, 2005

ASLINDA NE KADAR GENİŞ BİR ÇEVRENİZ VAR (YA DA OLABİLİR) FARKINDA MISINIZ?


Herhangi bir konuyla ilgili olarak insanlarla temasa geçip katılım istediğiniz zaman, çevrelerinin çok geniş olmadığını söylerler. Sözgelimi öğrenciler için burs isteyebilecekleri insanlar olup olmadığını sorduğunuzda bu mazereti ileri sürerler. İşin garip yanı buna kendileri de inanır.

Bunun birkaç sebebi vardır. Birincisi, çevrelerini çevreden saymazlar. Yani çevrelerindeki insanların yerine karar verir ve onların yeni bir projeyle ilgilenmeyeceğini düşünürler. Halbuki açıkça sormadan insanların gerçek tepkisini bilmek mümkün değildir. Çevrelerindeki insanlar gerçekten yeni şeylere kapalıysa “neden hiçbir derde derman olmayan, yeni tekliflere açık olmayan bir çevrem var?” sorusunu sormak akıllarına gelmez.

Kendi tanıdıklarının sayısı az da olsa, bir insanın bile bizi bir sürü insana ulaştırabileceğini bilmezler. Diyelim ki beş kişi tanıyorsunuz, her insan sizi ortalama olarak beş kişiye götürebilir. İnsanlar kendileri bir projeye katılmasa bile, sizi katılacak insanlara götürebilirler. Sadece onlara sormalı, içtenlikle katılımlarını talep etmelisiniz. Bir çok insan, içtenliğinize kayıtsız kalmayacaktır.

Hiç çevreniz olmadığını varsayalım. Yeni insanlar tanımak zor değildir. Düşünün ki çok sevdiğiniz birisine kan gerekiyor. Acil bir ameliyat geçirecek. “Çevrem geniş değil” deyip oturur musunuz yoksa hemen telefona mı sarılırsınız? Cevabını vermeye bile gerek yok. Yaş gününüz kaç kişi geldi? Düğününüzde kaç kişi vardı ya da kaç kişi olacak? Üç beş davetliyle mi nikah ya da düğün yapacaksınız? Elbette hayır. Aslında çevreniz çok geniş farkında mısınız?

Aslında sorun çevrenin azlığı değil. Öyleyse, burada inanç ve ihtiyaç devreye giriyor. Sosyal sorunların çözümünde size gelen tekliflere “çevrem yok” şeklinde olumsuz bir cevap veriyorsanız, sorunları derinden hissetmiyorsunuz, henüz canınız yanmıyor demektir. Öyleyse, bu konuda önce kendinizi ikna etmelisiniz. Bu geri çekilişiniz şunu gösterir: Sözgelimi öğrencilere ya da yoksullara yardım konusunun sizin de gündeminizde olması gerektiğini, sizin de bu ülkede yaşadığınızı henüz farkında değilsiniz.

Ünlü bir iş adamı takım oyunculuğuyla yapılacak bir işe girer. Fakat yeni taşındığı yerde sadece dört kişiyi tanımaktadır. Fakat insanlarla tanışmak konusunda kendisini yetiştirir. Şu anda 40 ülkede ortakları var ve organizasyonunda yüz binlerce kişi bulunmakta. Bunu yapan kişi bir mühendistir ve iş adamı olmaya karar verdiği sıralarda oldukça sıkıcı ve sosyal olmayan bir kişiliğe sahiptir. İlginç değil mi?

Çevre, arızidir. Yani sonradan olur. Evet, ailemiz dolayısıyla bebekken bile çevremiz vardır. Ama çocuklarımıza sadece ailemiz dolayısıyla edindiğimiz bir çevre bırakmıyoruz. Her insan, geniş bir çevre edinebilir.

Her yerde insanlar var. Otobüslerdeler, vapurlardalar, kısaca her yerdeler. Selam verin, laf atın, şaka yapın. Tanışın onlarla. Kartınızı verip kartlarını alın. Tanıdığınız insan sayısı arttıkça, sizin çalışmalarınıza katılanların sayısı da artacaktır. Sizi reddedenlere kırılmayın. Onların da hazır olacakları bir zaman vardır. Toplumsal çözümlere ya da ortak projelere sıcak bakmaları gerektiğini anlayacaklardır. Saatlerce televizyon seyretmek yerine, kendilerini geliştirmek gerektiğini, öğrencilere, kimsesizlere yardım etmeleri gerektiğini farkına varacaklardır. Hayatlarının değişmesi için hükümetin, işverenlerinin ya da elemanlarının kısaca başkalarının değil, kendilerinin değişmesi gerektiğini idrak edeceklerdir.

Kötülerin örgütlendiği, iğrenç işleri için takım oyununu başarıyla uyguladığı bir dönemde iyilerin de organize olmayı, yasal yollardan örgütlenmeyi öğrenmeleri gerekir. Bu iyiler için ne bir hobi ne de keyfi bir şey değildir, vazgeçilmez bir görevdir.

Bazı insanlar bizi anlamıyorlarsa da, bizim onları beklememize gerek yok. “Herkesi sevin ama kimseyi uzun zaman beklemeyin” sözü çok hoşuma gider. Sonraki, sonraki, bir sonraki.

“Bizim aradığımız insanlar” da aslında bizi arıyorlar. Aradakileri hemen eleyip, bizi arayanlara ulaşalım derim.

-----------

www.suskunadam.blogspot.com

-----------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com

NEDEN İŞE ALINDIĞINIZI BİLİYOR MUSUNUZ?


Hepimiz bir planın parçasıyız. Tüketirken şirket politikalarına uygun hareket ederiz. Şirketlerin o yıl ki hedeflerine hizmet etmemiz bize telkin edilir. Bunu reklamlarla yaparlar. Otoritenin de bizimle ilgili planları vardır. Gerek duyduğu hayati istihdam alanlarını doldurduktan sonra, geriye yönetilmesi gereken insan kitleleri kalır. Her durumda bir planın parçası oluruz. Farkındalık içinde olduktan sonra, bir planın parçası olmak çok kötü bir şey değildir. Bana kaliteli ürünler ya da hizmetler sunan bir şirketin yıllık hedeflerine yardımcı olmak beni rahatsız etmez. Bana ve başkalarına insan olarak değer veren bir devletin ya da organizasyonun planlarına uymak da rahatsız edici bir şey değildir.

Benim ihtiyaçlarımı karşılayan, insan olarak beni önemseyen bir şirkette çalışmak da güzeldir. Fakat beni neden işe aldıklarını açıkça bilmek isterim. Bana hiçbir şey söylemeyen, ama uzmanlarına her şeyi anlatan testleri sevmem. Sözgelimi işe soysal olduğum için alınıyorsam, bunu farkında olmak isterim.

Bir çok insan bunu farkında değildir. Sözgelimi aslında sosyal olmadıkları için seçildikleri bir işe girerler ve öyle de kalmaları beklenir. İşe alındıkları için sevinen insanlar, aslında bunu hangi özelliklerine borçlu olduklarını bilmezler. Sosyal olmayışları onları belki kariyerlerinde yükseltir ama özel hayatlarını da donuklaştırır. İşleri onları şekillendirmektedir ama bunu farkında değillerdir. Kariyerlerinde yükseldikçe, onları bekleyen bir yalnızlık vardır.

Belki de ağzı sıkı olduğu için işe alınan insanlar vardır. Gördükleri arızaları dile getirmezler. Toplantılarda çatlak sesler çıkarmazlar. Bunun için seçilmişlerdir. Onların her devrin adamı oluşları ödüllendirilmiştir. Sessiz kaldıkça maaşları artar, kişilikleri erozyon geçirir.

Bazı insanlar da gelişime kapalı oldukları için işe alınırlar. Onlardan beklenen, sistemin parçası olmaları ve öylece kalmalarıdır. Onlara biçilen bir yer ve bir maaş vardır. Bu biçilen şeylerin değişmesi istenmez. Bu insanlar, okumaya, düşünmeye özendirilmezler. Bunu yaparlarsa, pozisyonlarına sığmazlar. Halbuki o pozisyonda sürekli kalması gereken insanlar vardır.

Bazı insanların acımasız olması beklenir. Sözgelimi, haklı ya da haksız olduğuna bakmadan insanları işten çıkarabilmelidir. Yönetimle çalışan arasında tampon olmalı, emir kulu rolünü oynamalıdır. Yönetimin dile getiremediği şeyleri, elemanlara karşı o dile getirecektir. Acımasız olduğu sürece kariyerinde yükselir.

Gelişime açık ve sosyal olduğunuz için sizinle çalışmak isteyen insanlar da olabilir. Yeniliğe açık ve çalışanlarının kendilerini geliştirmelerini isteyen bir çok şirket ve organizasyon vardır. Onlarla ya da onlar için çalışmak güzeldir.

Bu açıdan son yıllarda bana iş teklifi getiren ya da her hangi bir ortaklığa davet eden insanları neden beni seçtiklerini soruyorum. Onların bana giydirdiği elbise benim de giymek istediğim elbise aynı mı anlamaya çalışıyorum. Ne kendimi ne de başkasını kandırmak istemiyorum. Bunu yararlarını gördüm. Karşımdakinin benden ne istediğini ve benim neler verebileceğimi net olarak belirtmek, işleri kolaylaştırıyor. Ondan sonra bir çok insan gibi “mızmızlanmaya” gerek duymuyorum.

Şimdi sizler de düşünün bakalım. Neden sizi işe aldıklarını farkında mısınız?

-----------

www.suskunadam.blogspot.com


-----------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com