Saturday, October 29, 2005

NEDEN İNSANLAR KONUŞURKEN YABANCI KELİMELER KULLANIRLAR?


Yıllarca İngilizce öğreten birisi olarak Türkçe konuşurken yabancı kelimeler, sözgelimi İngilizce kelimeler kullanmaktan kaçındım. Aslında, hangi kelimelerin yabancı olduğu, hangilerinin olmadığı sıkça tartışılıyor. Benim bu yazımda sözünü ettiğim kelimeler daha çok sesletimiyle ve kullanıldığı bağlam açısından, yabancı oldukları hemen "sırıtan" kelimeler. Sözgelimi, “bugün off oldum” ifadesinde yer alan “off” kelimesi gibi. (Not: bu cümleyi kullanan birisi, gününün verimli geçmediğini anlatmaya çalışıyor)

Türkçe konuşurken "sırıtan" yabancı kelimeler kullanmanın bir kaç sebebi olduğunu düşünüyorum:

Birincisi, Türkçe’de karşılığı olan kelimeleri kullanmak konusundaki dikkatsizliktir. Yabancı kelimeyi çok duyan veya yabancı dil öğrenen kişiler bunu yaparlar. İnsanlar yeni öğrendikleri kelimeleri ağızlarından kaçırabilirler. Bu mazur görülebilir. Ama sıkça tekrarı açık bir zaaftır.

İkincisi, konuşmalarında yabancı kelimeler kullanan birisi ana dilini de iyi bilmiyor olabilir. Elimizde bulunan parçalı kumaşları birleştirip, sözgelimi masa örtüsü yaptığımız gibi, onlar da tam olarak bilmediği iki dili de birleştirip dertlerini anlatmaya çalışmaktadırlar. Ana diline hâkim olmayanlar, yabancı kelimeleri sıklıkla kullanırlar. Bu türden insanlar, sözgelimi İngilizce konuşurlarken de Türkçe kelimeler kullanırlar. Çünkü ne anadillerini ne de yabancı dili tam olarak bilmediklerinden, bir oradan bir buradan devam ederler.

Üçüncü sebep de bugünlerde zayıf düşürülen Türkçemizdir. Sadeleştirme adına güdükleşen bir Türkçe’yle konuşuyoruz. Sözgelimi Türkçe’de tartışma diyoruz. “Babamla tartıştık” diyen birisinin babasıyla kavga mı ettiğini, yoksa fikir alışverişi mi yaptığını anlamak mümkün değildir. Halbuki müzâkere, münâzara, münakaşa v.s gibi kelimeler sadeleşme kurbanı olmasalardı, bu kadar sıkıntı yaşamazdık. Oysa İngilizce’de nüans belirten bir yığın kelime vardır. (Discussion, despute, debate v.s)

Dördüncüsü, bazı meslekî alanların bizim ülkemizde değil başka ülkelerde doğmuş olmalarıdır. Sözgelimi, internet kavramının kendisinin ve onunla ilgil ibir çok kavramın-terimin İngilizce olması neredeyse kaçınılmazdır. Türkçeleştirmeye çalıştıkça da konu daha bir karışık hâl alıyor. Bu durumda ne yapılabilir, uzun uzun tartışmak, müzakere etmek gerekiyor.

Çok acıdır ki, bana “İngilizce, Türkçe’den daha zengin sanırım” diyen öğrencilerim olmuştur. Burada biraz haksız bir durum da vardır. Bunu söyleyen öğrencilerimin bazıları aslında Türkçe’yi bilmemektedirler. Yani, fikir dünyaları bazı kavramları kendi anadilinde öğrenmeye mecbur kalmamıştır. Kendi ana dilinde roman okumadan, yabancı dilde romanlar ya da metinler okuyunca, bazı kavramlarla önce yabancı dilde tanışmıştır. Aslında ana dilinde de olan bu kavramların, İngilizce’nin veya başka bir dilin malı ve zenginliği olduğunu sanmaktadır.

Anadilimizi tanıyalım. Bu ifade “yerli malı kullanalım” gibi bir ifade oldu, ama siz benim ne demek istediğimi sanırım anlıyorsunuz.
-----------
www.savassenel.com
-----------
Yorumlarınız için:
MSN: savassenel@hotmail.com

İNSANLARI KAYNAKLARA ULAŞTIRMAK O KADAR ZOR MU?


Her yerde, ama her yerde konuşan insanlar var. Bu insanlar anlatıyor, anlatıyorlar ama üzerinde durdukları konuyla ilgili bir kitap, bir film ya da başka bir kaynak önermiyorlar. Problem nedir?

Tamam, bazı konularda kaynak verilmez. Mesleki sırlar olabilir. Ama neden öğretmenler, sözgelimi kitaplar, dergiler önermezler? Bir insan sevdiği bir konu hakkında saatlerce konuşur da, neden o konu hakkında herhangi bir kaynak tavsiye etmez?

Bırakalım karşımızdaki insan kendisi bulsun, kendisi anlasın biraz. Hiçbir şeyi olduğu gibi yansıtamayız zaten. İnsanlar bizim anlattığımızla yetinmesinler, gitsinler kaynaklardan öğrensinler. Belki de konunun benim ilgimi çeken tarafı onun ilgisini çekmiyor, belki benim anlatmayı unuttuğum bir şey, ona daha ilginç gelecek. Bu, sizin kontrolünüzde olan bir şey değildir. Bir konunun ne tarafları size yakın gelirse onlardan söz edersiniz. Elimde menü varken, ben neden ona menüyü vermek yerine sadece hoşuma giden yemeklerin adlarını sayıyorum.

Tabi akl-ı evvel bazı insanlar, buna tembellik diyecekler. Tembel olmadığımı ispatlamak için anons hoparlörü mü olayım? Öğrencilerim geliyor, bana soru soruyorlar. Onları daha iyi bilen birine götürüyorum, ya da bir kaynak öneriyorum. Otursun saatlerce inceleyebilsin, bana yeni sorularla gelebilsin diye. Bir insana kaynak önermek aslında başınıza iş açmaktır. Okuyan, araştıran birisi, size daha çok soruyla gelecektir. Bakalım o soruları cevaplamak ya da cevapların olduğu kaynakları bulmak o kadar kolay olacak mı?

Eğitimciler, verecek bir mesajı olan ağabeylerim ablalarım, saatlerce konuşmanıza gerek yok. O vaizlerin, hatiplerin işi. Her soruya bir kitapla, bir CD, bir kaset ya da bir web adresiyle karşılık verebilirsiniz. Yormayın kendinizi deli gibi, insanları kaynağa ulaştırın.

Ama insanları kaynaklara ulaştırmanın da incelikleri var. Önce konu hakkında kısaca bilgi verebiliriz. İnsanları yönlendirmek, kaynakları nasıl kullanacaklarını anlatmak gerekir. Ama bir kitaptan, dergiden ya da başka bir araçtan öğrenebilecekleri şeyleri insanlara saatlerce anlatmayın. Yazık zamanınıza. Ciddi olarak soruyorlarsa, nasılsa gidip kaynağı incelerler. Ciddi değillerse boş verin gitsin. Sadece üç beş dakikalık bir sohbet için sizi kullanıyorlar demektir.

Bana insanlar sık sık nasıl İngilizce öğrenilebileceklerini sorarlar. Aslında bu, refleks bir tavırdır. Bir İngilizce öğretmeniyle tanışan kişiler, refleks olarak, düşünmeden ve aslında cevabıyla da pek ilgilenmekleri halde bu nasıl İngilizce öğrenebileceklerini soruverirler. Fakat ben, daha çok kartımı veririm. Başka zaman beni aramasını söylerim. Geri dönen elbette azdır. Ayaküstü verdiğim bilgi, zaten hora geçmeyecektir. Hem bilginin manevi değeri düşer, hem ben kendimi boşa yormuş olurum.

Bana sözgelimi ticari projemle (elektronik ticaret) ilgili soru sorarlar. Hemen bir site adresi veririm. Konuyla ciddi olarak ilgileniyorlarsa, randevu alırım. Randevu vermeyi ya da verdiğim bir kitabı ya da dokumanı incelemeyi reddediyorlarsa, hiç kendimi yormam. Konuyu değiştiririm. Her şeyi manav tezgahındaki meyveler gibi “mıncıklayıp” bırakmaya alışmış olan populist insanlarla zaman kaybetmeye gerek yok diye düşünürüm.

İlgilendiğiniz hiçbir şeyi, ayak üstü sohbetlerin konusu yapmayın. Karşınızdaki insanların ciddiyetine inanmadan, bilgi vermeyin. Bilgi kutsaldır ve ciddiyetle talep edenlere verilir.
-----------

www.suskunadam.blogspot.com


-----------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com

RENKLERİ BİLMEYEN BİRİNE NASIL DAVRANALIM?





Saygılar

Savaş ŞENEL

www.savassenel.com

PAKİSTAN


Nedir bu İslam ülkelerinin çektiği acılar? Üst üste gelen sosyal ve tabi darbeler, İslam ülkelerini şaşkına çeviriyor. Batı ülkelerinde ve batılı olmasalar da bir kısım gelişmiş ülkelerde, felaketler bu kadar pahalıya mal olmuyor.

En son Pakistan’da olan deprem hepimizi sarstı. Ben en çok çocuklara üzüldüm. Çocuğu olanlar bu duyguyu bilir. Anne ya da baba olduğunuz zaman, çocuklara ayrı bir duyarlığınız olur. Sokakta ağlayan bir çocuk gördüğünüzde onun derdini anlamak, yardımcı olmak istersiniz. Ağlayan, gülen, durgun ya da neşeli, her çocuk, size kendi çocuğunuzu hatırlatır. Muhabbet, insanı sınırsız tahattura/ çağrışıma açık bir hale getirir derler.

Pakistan’daki felaketin açtığı derin ama aslında bu kadar derin olmak zorunda olmayan yaraları duyunca aklıma hemen çocuklar geldi. Bu yaralar bu kadar derin olmak zorunda değil diyorum, çünkü Asya milletlerinin kader kavramını yanlış algılamaları, bizim her felakette normalden büyük bir bedel ödememize sebep oluyor.

Çocuklar dedim. Çocukların acı çektiğini görmek biraz kalbi olan her insanı yıpratır. Nazlanarak ağlamaları çok da sorun değildir. Kucağınıza alırsınız, seversiniz, susarlar. Ama ya kolu kanadı kırılmışlık içinde ağlayan çocuklar, onların acı içinde kıvranmaları, bu masumların feryatları. Çok basit şeylerden bile yıpranabilen ruhlarının, fiziksel ve ağır ruhsal darbelerden sonra aldığı yaralar.

Felaketler içinde, canlarının parçasına çocuklarına yardım edemeyen, onların acı içinde kıvranmalarını çaresizce seyreden anne babalar. Allah’ım sen yardım et!

En çok da korktuğum şey, felaketler içinde çaresiz kalan insanların Allah’a küsmeleri. Buna izin vermeyelim. Allah’ın bizleri vesile göstererek mazlum ve mağdurlara yardım ettiğini Pakistanlı kardeşlerimize de, dünyanın sıkıntı içindeki başka ülkelerine de gösterelim.

Seksen bin canını kaybeden Pakistan’a Türkiye yardım elini uzattı. Ama dua da edelim olur mu? Bizim ellerimizin yetişmediği yerlere Allah’ın rahmet, kudret ve lütuf eli yetişir. Buna inanmazsak ne yaparız, bunca acının seyrine ve kendisine nasıl katlanırız?

Hiç kimse yoktur kimsesiz!
Herkesin vardır bir kimsesi!
Bugün kimsesiz kaldık,
Ey kimsesizler kimsesi!
-----------

www.suskunadam.blogspot.com

-----------

Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN:
savassenel@hotmail.com

ÖĞRETMENLER-EĞİTMENLER, KÖTÜ İNSANLAR MIDIR?


Öğretmenlerin, kötü insanlar olduklarını düşünmüyorum. Kötü insanlar, öğretmenlik yapamazlar. Bu, öğretmenliğin doğasına terstir. Ama her öğretmen, her insan gibi zaman zaman kötü olabilir.

Öğretmen, ne zaman kötü bir insan olur. Öğrencisinin, öğrenmesini engellediği ya da gereksiz yere yavaşlattığı zaman. Size bir örnek vereyim.

Ben İngilizce öğrenmeyi çok seven bir çocuktum. Asıl pay, İngilizce bilen ve bunun getirdiği farkı bizzat gösteren babamın olsa da, elbette öğretmenlerimin de yabancı dil öğrenmeyi sevmem de payı var.

Ama İngilizce öğretmenlerimin hiç biri, bana İngilizce kitaplar okuyabileceğimi, kasetler dinleyebileceğimi söylemedi. Bunun sebebi, belki de diğer öğrencilerin ilgisizliğiydi. Ama ben ilgili bir öğrenciydim ve ders dışında yararlanabileceğim kaynaklar hakkında bilgi almak, benim hakkımdı.

Bir gün, büyük bir kitap mağazasında dolaşırken İngilizce hikaye kitaplarını keşfettim. Bunlar seviyelendirilmiş kitaplardı ve hemen alıp okumaya başladım. Bu okuma sürecinin başlamasıyla, benim İngilizce’ye olan ilgim ve İngilizce bilgim de arttı. Öğretmenlerim, bana bir şeyler öğretmişlerdi. Ama benim algı sistemimi, ki çok açıktı, keşfetmeye ya da görmeye teşebbüs etmedikleri için, bana herhangi bir kitap ya da araç tavsiye etmemişlerdi. Bu da, dil aysberginin görünmeyen kısmıyla benim aramda bağ kurmamaları demekti. Evet, bir şeyler öğretiyorlardı ama asıl kaynağı bana göstermemişlerdi.

Öğrencilerini, kaynaklara bağlamayan, onun algı sistemlerine göre araçlar ve kaynaklar önermeyen öğretmenler, kötülük yaparlar. Kötü insan değillerdir, ama kötülük yapmaktadırlar.

Bu açıdan, bir yetişkin, bir eğitimci ya da İngilizce öğretmeni olarak, insanları kaynaklarla buluşturmaya çalışırım. İnsanların benden bağımsız olarak ta öğrenebilmeleri onların hakkıdır. Bu hakkı onlardan alamayız.

Bugün, her türlü kaynak elimizin altındadır. İnsanlara sağlıklı kaynaklar önermek te eğitimciliğin bir gereğidir. Sizinle öğrenebilen, ama siz yokken öğrenme becerisi olmayan öğrencileriniz olsun ister misiniz?

Ben istemem.
-------------------

http://www.suskunadam.blogspot.com/


------------------

Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
msn: savassenel@hotmail.com

BUGÜN YOLUNUZDA NE KADAR YÜRÜDÜNÜZ?


Başarılı insanların da bizler gibi olduğu ortadadır. Bizim gibi, yerler içerler ve sıradan görünen şeyleri yaparlar. Bütün bunlarla birlikte elbette onların da günü yirmi dört saattir ve başarının anahtarlarından biri işte bu yirmi dört saate karşı takınılan tutumdur. Herkese eşit şekilde verilen yirmi dört saate karşı insanların takındığı tavırdır.

Başarı günlük rutinlerinizde gizlidir. Her şey, yeme içme düzeninde, uyuma düzeninde başlamakta. Eğer hedeflediğiniz şeylere ulaşmak için sabah saat yedide kalkmanız gerekiyorsa, ve siz de bunu beceremiyorsanız, hedeflerinizi gözden geçirmelisiniz. Sabah saat yedide kalkmanızı gerektirmeyen bir hedef seçmelisiniz. Bu denli erken kalkmadan da başarılı olabilirsiniz. Geceleri çalışıp sabahları uyuyabilirsiniz. Buradaki can alıcı nokta hedeflerinizin günlük yaşamınızı düzenlemesi gerektiğidir. Ne kadar yediğiniz, kilonuz, ve ilk bakışta sıradan görünen bir çok şey, hedefinizle yakından ilgilidir.

Öncelikle başarının sizin için ne olduğunu belirleyin. Belirlediğiniz ve başarı olarak tanımladığınız şeyin neleri gerektirdiğini ortaya koyun. Başarı olarak tanımladığınız hedef ne olursa olsun, köklerinin günlük yaşam içinde olduğunu göreceksiniz. Büyük olarak tanımladığınız işlerin en yakın planda şekillendiğini farkına varacaksınız. Yabancı bir dili öğrenmenin sabahları bir saatinizi düzenli olarak bu işe ayırmanızla, ya da bir gün iyi bir konuşmacı olmanızın her gün zaman ayırıp bir şeyleri dinlemenizin yakından ilgili olduğunu göreceksiniz.

Bu açıdan "başarı günlük rutiinizde gizlidir" sözü bir baş ucu ilkesidir.
-----------

www.suskunadam.blogspot.com

-----------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com

NEDEN TÜRKÇE ÖĞRETMENİ OLMADIĞIMI BANA NİYE SIK SIK SORARLAR?


Zaman zaman neden Türkçe öğretmeni olmadığımı sorarlar. Çünkü Türkçe yani anadilimiz üzerinde çok dururum. Anadiliyle arası iyi olmayan birisinin, yabancı dil öğrenemeyeceğini söylerim. İnsanlar da dayanamaz ve bana neden Türkçe öğretmeni olmadığımı sorarlar.

Benim cevabım şudur: anadilini sevmeyenlere, yabancı bir dili öğretme şansı verilmemelidir. Bu, bence yanlıştır. Kendi dilini sevmeyen ya da en azından kendi diline karşı ilgisiz bir bir öğretmenin yabancı bir dili öğretmesine izin vermemelidir. Eğer öğretmen yabancıysa bile, sözgelimi İngiliz ise, İngilizce’yi seven bir İngiliz’den İngilizce öğrenmeyi tercih ederim. Kendi dilini sevmeyen ya da kendi diline ilgisiz olan bir öğretmenin, işini de sevmediğini ya da işiyle yeterince ilgili olmadığını düşünürüm.

Ayrıca, gerçekten anadili, dolayısıyla hayal gücü, kelime haznesi ve dolayısıyla kavram haznesi zayıf öğrencilere yabancı bir dili öğretmek, gereksiz bir şeydir. Öğrencilerle uygun bir şekilde konuşarak anadilleriyle ilgili çalışmaları da programa alırsanız, onlara yabancı bir dili öğretmeye devam ediniz. Aksi halde, sadece maaş ya da ders ücreti için çalışmaya devam ettiğinizi hissedersiniz. Çünkü başka bir sebebiniz kalmaz.

İngilizce öğreten Türk öğretmenlerin yapmaları gereken ilk şey, öğrencilerinin kendi ana dilleriyle olan bağlarını da kuvvetlendirmeleridir. Kendi dilinde okumayan, dinlemeyen bir öğrenci “felaket” demektir. Kendi sahasında oynayamayan birine deplasmanda futbol oynatmaya çalışır, muhtelif acılar çekersiniz.

Yabancı bir ülkede İngilizce kursu açmak isteyen ve bu konuda benden öneriler rica eden bir grup arkadaşa, kitaplıklarına Rusça eserler de koymalarını önermiştim. Rus çocuklarının, önce Rusça’yla yani anadilleriyle bağlarının kuvvetlendirilmesi gerektiğini söylemiştim. Ayrıca bir üniversitenin hazırlık okulunda çalışırken ders programına Türkçe dersleri konmasını teklif etmiştim. Bazı insanlar, olumsuz tepkiler vermişlerdi. Bir çok kimse de, bu teklifimi mantıklı bulmuştu. Derslerin bir kısmı Türkçe grameri, bir kısmı da okuma dersleri olacaktı. Böyle olunca ne olacaktı?

Anadilinde gramer terimlerini öğrenen bir öğrenciye yabancı dil gramerini anlatmak kolay olacaktı. Bu “tümleçtir” dediğinizde konu netleşecekti. Okuma derslerindeyse, bir metin, sözgelimi bir gazete makalesi okunacak ve öğrencilerin okumaya, tartışmaya alışmaları sağlanacaktı. Kendilerini ifade etme konusunda açılan öğrenciler, yabancı dil derslerinde de daha rahat davranacaklardı. Çünkü sadece yabancı bir dilde değil anadilimizde de hatalar yapabileceğimizi, her şeyi ifade edemeyeceğimizi göreceklerdi.

Bir insana bazı alışkanlıkları kendi anadilinde kazandırabilir, sonra ya da aynı zamanda yabancı dile transfer etmesini sağlayabilirsiniz. Kendi ana dilinde okumaya alışması, konuşma çabasına girmesi daha kolaydır. Gelişen bu alışkanlıkları, sonradan yabancı dil öğrenimine aktarmak mümkündür.

Bugün bazı üniversiteler, hazırlık okullarına Türkçe dersleri de koymuşlar. Bence çok güzel etmişler. Yabancı dil öğreten mektupla öğretim kurumlarının ders paketinde de Türkçe gramer kitaplarına rastlıyoruz. Bu çok güzel bir şey.

Bebekliğinden beri duyduğu ve çocukluğundan beri kullandığı dili tanımayanlara ve o dilin hakkını vermeyenlere, İngilizce öğretmeye niyetim yok. Masaya oturup anadilleriyle ilgili çalışmalar yapmak konusunda anlaşırsak o başka tabi.

-----------
www.suskunadam.blogspot.com


-----------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com

AMERİKA'DAN İNDİM TÜRKİYE'YE


Amerikalı bir Rock şarkıcısı, ailecek Türkiye’ye yerleşmiş. Bu haberi 21 Ekim 2005 Cuma tarihli Bugün gazetesinde okudum. Bu yazıyı da yabancı bir şehirde Berlin’de yazdım. Bakalım gurbette okuduğum bu haber, bende ne gibi çağrışımlar uyandırmış?

Evini, eşini ve dört çocuğunu alıp Türkiye’ye, Bodrum’a yerleşen bu Amerikalı’nın derdi neymiş biliyor musunuz? Rob Fick adlı bu Amerikalı vatandaş, Türk adetlerini çok sevmiş ve çocuklarını da uyuşturucudan korumak için Türkiye’nin nezih bir ortam sunduğunu düşünüyormuş. Bence de haklı. Evet, aşmak için “tırmaladığımız” bir sürü sorun var. Ama ülkemizde insanlık hala ölmedi. Çocuklar anne ve babalarına saygı duyuyorlar ve onlardan hala korkuyorlar. (Bu arada ben sevdiklerimden korkarım da)

Şimdi, bu insan bir Afrikalı ya da Bulgar vatandaşı da olabilirdi. Yani “vay efendim Amerikalılar bile bizi takdir ediyor” falan diyesim yok. Sadece, uzun zamandır seslendirdiğim bir mesajı yeniden seslendireceğim: başka uygarlıklardan alabileceğimiz şeyler ve onlara verebileceğimiz şeyler var.

Yoksunluk kültürü içinde bizde olmayana odaklanıp aşağılık kompleksi içinde kıvranmaya gerek yok. Başka uygarlıkları bütünüyle ret etmeye de gerek yok. Peki ne yapsak daha iyi olur?

Her yerde olumluya odaklanmak ve onu işlemek gerekir. Türk kültürünün güzelliğine odaklanıp, bunu sabırla işleyerek çok şey yapabiliriz sanıyorum. Yabancı kültürlere karşı da aşağılık kompleksine girmeden, onları inceleyebilir ve hiç de zararlı olmayan yanlarını çalışma konusu yapabiliriz.

Bu açıdan, şahsen yabancılarla sık sık iletişime giren biri olarak, özgüveni olan, kendisine ve ülkesine inanan bir insanın, onları etkileyebileceğini görüyorum.

Bütün mesele, propaganda havasında değil de sohbet havası içinde, telkin vermeye çalışır gibi değil de paylaşma havası içinde konuşmak. Başka kültürlere karşı teslimiyet içinde olmak gerekmiyor, saygılı, anlamaya çalışan bir tutum içinde olmanız yeterlidir. Yalnız, bu tutum, sizde maske olmamalı, gerçekten samimi olmalısınız. Bu hemen olmayabilir, üzülmeyin zamanla bu içtenliği kazanabilirsiniz.

Satış sektöründe bile “yağcılık ve yüzde yüz müşteriye hak vermek” artık işe yaramayan bir yöntem. Kaldı ki bizler, sade ciro yapmaya çalışan satıcılar gibi değil, iki tarafın da kazanması için çalışan satıcılar gibi davranabiliriz.

Buyurun, koca bir dünya bizi bekliyor. Bizden alabilecekleri çok şey var. Peki bunu hal diliyle, tavırla dile getirebilecek güven, birikim ve ağırbaşlılık biz de mevcut mu? İşte soru budur!
-----------

www.suskunadam.blogspot.com

-----------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com

AMERİKA KAHROLSUN (MU)


Kafamız bozulunca bir ülkeye toptan küsüyor, lanet ediyoruz. Lanet etmek bize yakışır mı bilmiyorum. Ben, böyle bir şeyin bize yakışmadığını düşünüyorum. Belki öğretmenlikten, belki yufka yüreklilikten, belki lanet etmenin Türk ve Müslüman evladına yakışmadığını düşündüğüm için. Bilemiyorum.

Almanya, Nürnberg’te çorbamızı içerken yan masadaki bir Türk Beyefendinin “bak Amerika’da yine felaketler var, kasırga vurdu her yanı, beter olsunlar!” dediğini duydum. İçim cız etti. Ona gülümseyerek “Amerika’da bir sürü Türk, laz, Konyalı, müslüman, çocuk, gariban, masum var, ağabey. Beter olmasın be!” dedim.

Efendi adammış, o da bana gülümsedi. “Doğru söylüyorsun, kardeşim. Ağzımız alışmış toptancılığa. Böyle toptan götürüyoruz işte” dedi. Sonra bir sohbet başladı.

Amerika kahrolsun mu? Kahrolmasın, orada bir sürü masum var be ya! Bugün İstanbul Türkiye için neyse, Amerika’da dünya için odur. Sorarım size, İstanbul’da akrabası, tanıdığı, bir sevdiceği olmayan bir Türk evladı var mı? Bugün İstanbul’daki bir felaket, bir sıkıntı bütün Türkiye’yi vurmuyor mu?

Ya Amerika’da, yetmiş iki milletten insan yok mu? Kiminin çocuğu, kiminin akrabası, kiminin arkadaşı, eğitim için, iş ya da başka bir sebepten dolayı orada değil mi? Neden kahrolsun Amerika? Sonra biz de kahrolmaz mıyız?
Amerika, bugün İslamın çok hızlı yayıldığı ülkelerden biri. Orada da Müslümanlar var, çocuklar, masumlar var. Hakkıyla temsil edildiğinde İslam dinini ve Türk kültürünü bağrına basacak çok insan var. O insancıkların suçu ne! Hükümetin kirli politikalarından haberi olmayan, haber ağlarının çabalarıyla bilgi içinde bilgisiz bırakılmış bir sürü masum insan var. Çocuklar var. İslamı öğrenmek için bekleyen hristiyanlar, insanlar var. Kahrolmasın Amerika.

Amerika kahrolursa, yerini doldurmak için hazır mıyız? Sanmam. Tepkilerimizi dile getirelim. Güç dengesi içinde yerimizi alalım. Amerika kahrolursa, biz yerine geçecek miyiz? Yoksa olası alternatifler bizi daha mı kötü bir duruma mı düşürecek? Bu konu üzerinde iyi düşünmeli derim.

Hiçbir ülke kahrolmasın!. Artık her yerde Türkler var, Türkler’in açtığı okullar var. Her yerde Hemşerilerimiz var. Beddua edeceğimize, kendimizi yetiştirelim. Tarihi ve kültürel mirasımıza sahip çıkalım. Oralara gidelim, elimizdeki kıymetli şeyleri onlarla paylaşalım. Biz anlattık ta onlar ret mi etti! Bize kabalık mı ettiler! Tutun ki bir kısmı kabalık etti. Ben adım gibi biliyorum ki nezaketle sunulacak mesajları bağrına basacak bir sürü insan var dünyanın her yerinde.

Bu adamlar, bugün Türk gençlerinin bile sahip çıkmadığı Türk sanat müziğine, Türk halk müziğine v.s ilgi duymuyorlar mı, oturup dinlemiyorlar mı? Hatta bu konularda eğitim almıyorlar mı? Amerika’da Türk büyüklerinin adına üniversite kürsüleri açılmadı mı?


Ya bizdeki güzellikleri sonradan keşfeden Amerikalılar, onlara bu güzellikleri tebliğ edip anlatmadığımız için “Türkler Kahrolsun!” derlerse ne olur? Onlar da bunu yapmasınlar isterim tabi ki.

Amerika Kahrolmasın! Daha iyi olsun. Bizi anlasın. Değerlerimizi öğrensin. Türkleri tanısın. Böylesi daha iyi olmaz mı?
-----------

www.suskunadam.blogspot.com

-----------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN:
savassenel@hotmail.com

Sunday, October 16, 2005

ÖZGÜR OLMAK NEDEN ZOR?





Saygılar

Savaş ŞENEL

www.savassenel.com

OKUMADAN DA YAŞANIR (MI?)


Okumak, insanı geliştirir derler. Aslında, okumak, beslenmeye benzer. Neyle beslendiğiniz elbette çok önemlidir. Hiç beslenmemek, mümkün değil. Kötü beslenme riskinden kaçınmak için de beslenmekten geri kalamayız. Bunu ayrı bir yazı konusu olarak şimdilik kenara bırakalım.

Kitaplar bizi besler mi? Elbette kitaplar bizi besler. Sözel olarak beslendiği kaynaklar varsa, insan bir derece beslenir. Ama ne sözel ne yazılı anlamda kaynaklardan beslenmeyen, okumayan insanlar, zayıf kalırlar. Bu, beslenmediğimiz zaman yaşadığımız bir zayıflığa benzemez. İnsan, beslenmediği zaman bitkin düşer, okumadığı zaman da bitkin düşer. Fakat, okumamaktan doğan bitkinlik bir çok alanda baş gösterir ve insanın bunları farkına varması zordur, dikkat ister.

Okumayan insanın önce kelime haznesi zayıflar. Tekrar tekrar aynı kelimeleri kullanır. Kendisini ifade edemez. Zamanla, bu ifade eksikliği onu rahatsız da etmez. Kendisine göre bir çevresi de varsa, birkaç kelimenin ve beden dilinin yardımıyla derdini anlatır.

Okumayan insanın seçenekleri azalır. Her şeyi yeniden keşfetmesi gerekir. Bundan gurur da duyabilir. Fakat, bayağı bir zaman yitirir. Büyük insanlık birikiminden yararlanmaz. Kendi sınırlı çözümleriyle yaşar. Genellikle de açmazları vardır. Ama bu açmazlar, hükümetle, çevresindeki insanlarla v.s. ilgili görünür. Kendi sınırlı dünyasının bir şeylere yetmediğini göremez. Yemek yemediğimiz zaman yaşadığımız açlığın sebebini hemen anlarız. Ama zihinsel açlıkların ve bundan dolayı ortaya çıkan açmazların, düşünce yoksulluğundan geldiğini fark etmek zordur.

Okumakla okumamak arasındaki fark, hayatta aldığımız sonuçlardır. Ama insan sebepleri “iltibas” eder, yani birbiriyle karıştırır. Sözgelimi çocuklarıyla anlaşamamasının, yeni neslin şımarık olmasından değil de kendi düşünsel yoksulluğundan kaynaklanıyor olabileceğini düşünemez.

Okumayan insanların, bu tavrı bilinçli bir tavırsa, bu tavırları egolarının büyüklüğünü gösterir. Ancak, güçlü bir ego başkalarının birikiminden yararlanmayı reddeder. Ama ne ilginçtir ki, başkalarının fikirlerinden yararlanmayı reddeden bu insanlar, çocuklarının ya da diğer insanların onları ciddiye almalarını bekler. Fakat, sözgelimi babasını başkalarının deneyimlerini dinlerken ya da okurken görmeyen bir çocuk da, babasını dinlemez. Gördüğü ve kopyaladığı şey, yeni fikirlere açık olmak değil, kendine yetmek şeklindeki tavırdır.

Okumayan insanlar, bizi kendilerinde tutarlar. Bu insanlar, kendileri de bilmediklerinden suyun kaynağını bize gösteremezler. Yanlarında biraz su varsa bize verirler. Testilerindeki su, genellikle bayattır ya da tükendiği zaman bile fark etmezler. Bize boş testiyi sunarlar.

Tabiatta boşluğa izin olmadığından, okumayan insanlar, televizyondan, gazetelerden beslenirler. Her şey hakkında bilgileri vardır, ama hiçbir konuyu derinlemesine bilmezler. İşin acı yanı, taşıdıkları bilgi parçacıkları, bir bütünü inşa etmez. Onları da, sizi bir yere götürmez. Onlarla oturup sohbet ettiğinizde, “bir yerden bir yere gittiğinizi” hissetmezsiniz. Bir sonraki sohbetleriniz tekrardan ibarettir. Siz ne yaptığınızı, ne aradığınızı biliyorsanız, onların anlattıklarından işinize yarar şeyler çıkarırsınız. Ama sohbetleri bir içimlik gazoz gibidir. Kapağı açıldı mı içilir, daha sonra içilmez.

İnsanlığın anahtarı, okumaktır demiyorum. Fakat, insan olana okumak çok şey kazandırır diyorum.

-----------------
www.suskunadam.blogspot.com
-----------------

Yorumlarınız için:

savassenel@yahoo.com

MSN: savassenel@hotmail.com

AŞK ÜZERİNE





Saygılar

Savaş ŞENEL

www.savassenel.com

Wednesday, October 12, 2005

AN GELDİ, ATTİLA İLHAN DA GİTTİ


Attila İlhan... büyük şair... Düşünce tarafını da az çok biliyorum. Ama beni asıl vuran çalışmaları, şiirleriydi.

Onun Duvar adlı şiir kitabını okuduktan sonra, şiirle yeniden tanıştım. Attila İlhan, sezai Karakoç gibi şairleri okumak, Neşet Ertaş, Eric Clapton gibi sanatçıları dinlemek, benim hayat boyu yaşadığım entelektüel rahatsızlığımın sebebi olmuştur. Bu insanların eserlerinin tadına -kendimce- vardıktan sonra artık kolay beğenmez oldum. İnsanlar, beni kibirli sandılar. Aslında ben de bir şey yoktu. Asil olan ben değildim. Asil olmadığımı, ama asalatin ne olduğunu bildiğimi anlatamadım. Her şiiri okuyamaz, her şeyi dinleyemez oldum.

Attila İlhan, çok şeyler yaşamış bir şair. Kendi tabiriyle bazı şiirleri "bağıra bağıra ağlayarak" yaşadığı ayrılıklardan sonra yazmış. Attila İlhan, kendi şiirlerini ustalıkla seslendirebilen nadir şairlerden biri de aynı zamanda. Kendi şiirlerini seslendirdiği albümlerini defalarca dinledim.

Şiirleri incelikle işlenmiştir. Divan şiirinin birikimini günümüzle buluşturmuştur. Şiirlerini okurken, "bu kadar az kelimeyle nasıl bu kadar çok şey anlatılabilir" dediğim çok olmuştur. Attila İlhan, olması gerekeni yapar, yani hissettirir. Şair olduğunu söyleyen bir çok insanın anlamadığı da budur; şiirin, bilgilendirme olmadığını, hissettirmek olduğunu bir türlü anlamazlar. Attila İlhan, bunu yapmıştır, çünkü o gerçek bir şairdir.

Şiirlerini okurken, kolayca yazıldığı hissi verebilir. Şiirleri, belki kolayca okunurlar, hissedilirler, ama kolayca yazılamazlar. O kalitede ve tadda şiirler yazmak için Attila İlhan olmak gerekir. Ama Attila İlhan olmak, kolay değildir.

Bana hiç ölmeyecekmiş, her zaman şurada burada yorumlarını insanlarla paylaşacakmış gibi gelen insanlardan biridir Attila İlhan. Ama yaprak dökümü durmuyor. Dünya, baki kalınacak bir yer değil.

Çocukluğumdan sonra bir şeyler gitmeye başladı. Önce yazlık sinemalar gitti. Sonra annem, sonra sevdiğim insanlar birer birer gitmeye, beni bırakmaya başladılar. Şimdi de Attila İlhan. Dolu dolu yaşadı. Dilerim ki, Allah, şairin hatalarını şairliğine verir ve şiirlerindeki insan sevgisinin hürmetine, onu rahmetiyle sarar.

An geldi ve sen de gittin değil mi büyük usta!

------------
www.savassenel.com
-----------
Konuyla İlgili diğer yazılar, öneriler: Görmek istediğiniz linkin adını tıklayınız:
Attila İlhan Hakkında & Şiirleri
Girişimciler, Neden Şiir Okumalılar?

”Şair Ruhlu” Olabilirsiniz, Ama “Şair Olmak” Başka Bir Şeydir.
Yazarlık Yürümeye Benzer; Herkes Biraz Yürür Ama… (Verdiğim Yazarlık Dersleri Hakkında)
-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
MSN: savassenel@hotmail.com

savassenel@yahoo.com

Sunday, October 09, 2005

RAMAZAN GÜNLERİ, ARINMA GÜNLERİ


Ramazan geldi, oruç günleri geldi. Yemekten ve içmekten başka keyifleri de yeniden keşfettik. Bedenden fazlalıkların atılmasıyla gelen tatlı yorgunluk; irademizi kullanma keyfi; bir çok konuda yakalayamadığımız birlikteliğin, akşam ezanını beklerken gelişi; açlıktan, susuzluktan süzülen yüzlerin seyri; insanın ruha yaklaşması; bedenin ruhun egemenliğine sığınması; teravihlerin birleştirici havasının soluklanması ve daha yüzlerce şey.

İlerleyen yaşlarımda, gittikçe değer kazanan şeylerden biri de Ramazan Ayıdır. Herkese gelen, birlikte yaşadığımız, insanların daha da zarifleştiği, gururun açlığa yenildiği, güzel günler… Ekmeğin değiştiği, suyun daha da azizleştiği, kanıksamanın, ülfetin pençesinde, gerçekten değil, algı tarzımızla sönükleşen nimetlerin yeniden dirilişi…

Zararlı alışkanlıklardan kurtulmak için imkan sunan günler; on dakika bile ara veremediğimiz şeylerin aslında bırakılmaz olmadığını, gün boyu İlahi emirle terk edebildiğimizi gördüğümüz günler… Güzel günler.

Çocukların, anne ve babalarından büyük bir otoriteyle tanıştığı günler... Anne ve babalarının da başka bir iradeye tabi olduklarını gördükleri saatler… Kulluğun günleri… “Bugün senin için aç ve susuz dolaşıyorum. Ya Rabbi, bizi oralarda aç ve susuz bırakma!” dediğimiz anlar. Tövbenin günleri…

Sofraya oturulur iftarda. Artık ekmek eski ekmek değildir. Su da eski su değildir. Zeytin de tanıdıktır ama başkadır. Nefis, yenilmiştir. Biraz açlık işini bitirmiştir. Patron kimdir öğrenir. Suyun ve ekmeğin sahibini tanır. O izin vermeyince elinin altındaki hiçbir şeye dokunamaz. Akşam ezanında izin çıkar. Madem ki dersini bellemiştir, artık yiyebilir, içebilir.

Ramazan günlerini seviyorum. “Kulluk ölmemiş, ölmeyecek de” diyorum. Kulluk ölmezse insanlık da ölmez be kardeşim!


-----------------

www.suskunadam.blogspot.com

-----------------

Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com

ALLAH'TAN İSTEYİN, ÇEKİNMEYİN BE KARDEŞİM!


Bana “En büyük eksiğimiz nedir?” diye sorulsa, hayal etmemek ve istememek derim. Hayal etmeyi unutturdular. Ve ummuyoruz da. Büyük hayallerimiz yok. Hayal sayısı azaldıkça hedefe dönüşen hayal oranı da azalıyor.

Mantık adına hayal gücü öldürülen bireyler, bir milleti nereye götürür? Dualarında büyük şeyler olmayan insanlar, Allah’tan istemekten korkan kişilerle nereye varılır?

İnsanın büyük arzuları olmaması, bedel ödemekten korkmasıyla açıklanabilir. O zaman konu istediğimiz şeyin olup olmayacağı değil, bedel ödemekten kaçınmamızdır. Hele Allah’tan istemeye korkan insanlar, en çok ona üzülüyorum. “Bu istediğim olacak şey değil” diye dualarında isteklerine yer vermeyen insan, kim adına karar veriyor? Yaratıcının neyi verip neyi vermeyeceğini düşünmek benim haddime mi? Büyük düşünmeyen ve Allah’tan istemeyen insanların medeniyetinde, on kişilik memur kadrosu için on bin kişi başvurur. Bu bana hiç de şaşırtıcı gelmiyor.

Hele arkadaşlarının hayallerine gülenler... Elbette sağlıklı bir stratejisi olmayan ve hedefleri netleşmemiş insanlar büyük laflar edince ben de biraz tebessüm ediyorum. Büyük bir yönetici olmak istediğini söyleyen ama günde bir sayfa bile okumayan insanlara gülmemek elde değil. Ama onun bu isteğinin bile verilmeyeceğini söyleyemem. Çünkü mülk Allah’ın, istediğine verir, istemediğine vermez. Kim ne diyebilir?

Anlaşılan, bütün büyük keşiflerin önce romanlarda, masallarda ve filmlerde ortaya atıldığını bu insanlara öğretmek lazım. Bakın, masallarda her şeyin görüldüğü kristal bir küre vardı. Sizce interneti hatırlatmıyor mu? İnsanlar önce rüyalarda ve masallarda uçmadı mı? Hayalciler düşündükten sonra, mühendisler yapmıyor mu?

Mantık küpü, iki okul bitirmiş mühendisler, hayal gücü ve girişimciliği büyük olan ilkokul mezunlarının yanında maaşlı elemanlar olarak çalışmıyor mu?

Hemen şimdi başlayalım derim: hayal edelim, umalım. İsteyene değil, bekleyene verilirmiş. Sonra da, gerçekleşebilecek büyük düşlerimizin altında kalmamak için hemen kendimizi donatmaya başlayalım.

Nasıl? İyi bir strateji mi?

-----------------

www.suskunadam.blogspot.com

-----------------

Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com

ARKADAŞLARIMIZ, BİZİ YALNIZ BIRAKMAZLAR (MI?)


“Hayatımda birkaç önemli karar verdim ve hepsinde arkadaşlarımın çoğunu kaybettim” desem ne dersiniz? Şimdi aldığım kararları düşünüyorum ve hepsi de bana bugün bulunduğum yeri sağladı. Evet, belki de aldığım kararların ciddiyetini anlatmakta yetersiz kaldım. Belki de onların anlamayacağı şekilde ifade ettim. Ama ne yapmalıydım?

Çevremdeki insanlara yeterince ifade edemediğim için doğruluğuna yürekten inandığım şeylerden vaz mı geçseydim? Bunu benden kim isteyebilirdi? Kalpten inandığınız ama entelektüel olarak izah edemediğiniz şeyler olmadı mı? Ne yaptınız, inançlarınızı mı terk ettiniz? İnançlarınızı terk ettiyseniz, arkadaşlarınız, onlar için böyle bir şey yaptığınız bile farkında değiller, haberiniz olsun!

Ya bir süre sonra arkadaşlarınız yanınıza gelip “sen doğrusunu yaptın!” derlerse ya da en kötüsü “neden vazgeçtin? Keşke bize uymasaydın!” derlerse ne yapacaksınız?

“Arkadaş nedir?” diye kafa yorarken, aklıma şu ifade geldi: arkadaşlar, bizi olduğumuz gibi severler. Ne eksik ne fazla…” Bu ne anlama gelir: sanırım değişmemizi istemezler. Kötü niyetli değillerdir, ama onların bizi aradıkları saatte, İngilizce kursuna gitmeyi ya da kitap okumayı tercih etmemiz, onların çok istediği bir şey değildir. Bu durumu farkında da değillerdir. Arkadaşlık, aşk gibi bencildir. Paylaşmayı sevmez. Sizi, kendi gelişiminizle paylaşan arkadaşlar, dosttur. Onlar, sizi kendi yolunuzla paylaşırlar. Sizi, kendilerinden ilerde ya da onlardan farklı görmeyi hazmederler.

Arkadaşlarınızı denemeyin. Buna gerek yok. Ama bir değişmeye başlayın, sizi oturup dinleyenler, sizi anlamaya çalışanlar bile bir elin parmağını geçmeyecektir. Bu yüzden her yeni girişim için “arkadaşlarım ne der?” ifadesini hep duyarım. İnsanlar bunu halleriyle ya da dilleriyle söylerler.

Her gün konuştukları, saatlerce “geyik sohbetleri” yaptıkları arkadaşları tarafından yalnız bırakılacaklarından korkan insanlar, değişimden de korkarlar.

Bu açıdan, her değişimde, size sonradan katılan insanların sayısı, eskiden tanıdığınız ve size katılan insanlara oranla daha fazladır. Sizin ve aileniz için yararlı olduğuna inandığınız, etik, yasal hiçbir değişimden korkmayın. Arkadaşlarınızın bir kısmı sonradan size katılacaktır. Katılmayanlarsa kendi tercihlerini kullanmış olur. Onlara da kızmayın. Size arkadaş mı yok!

Kendinizi kandırmayın. Arkadaşlar, iyidir hoştur. Ama hayat yolculuğunun her aşamasında sizinle olmalarını beklemeyin. Bu, onlardan çok şey beklemek olur. Sizi sevdikleri halde, size inanmakta zorluk çekebilirler. Bize inanmadıkları için onlara kızsak ta suçlayamayız. Fakat, onlar için yolunuzdan da dönmeyin.

Hayatta değişim asıldır. Bu değişenler için değil, değişmek istemeyenler için sorun oluşturur. Değişmeye ve öğrenmeye devam derim.

-----------------

www.suskunadam.blogspot.com

-----------------

Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com