Friday, September 30, 2005

KOMİK VE TRAJİKOMİK SİGARA MARKALARI


Viceroy, ne anlama geliyor biliyor musunuz? “Krallığı temsil eden genel vali” anlamına gelir. Bu isim, bir İngiliz sigarasının markasıdır ve sömürge dönemlerinden kalma bir kelimedir. Ne kadar ilginç değil mi? “Sizi sömürmeye devam ediyoruz” der gibi.

Ya Anadol sigarasına ne demeli. Anadolu’nun adı bir uyuşturucuya verilmiş ve kimseden çıt çıkmamaktadır. Evet sigara, bir uyuşturucu türüdür ve öksürtür, koku verir, hasta eder v.s. Anadolu kelimesiyle örtüşen bir yanı var mıdır sigaranın? Elbette hayır. Anadolu, dirilten, güzel kokulu ve hayat veren bir coğrafyadır. Yani sigara markası olmayı hak ediyor mu bizim güzel Anadolu’muz?

Ya Vigor’a ne demeli? Vigor, İngilizce’de “güç, kuvvet” anlamına gelir. Bu da bir sigara markası. Sigaranın güçle kuvvetle bir ilgisi var mı Allah aşkına? Çevrenizde sigara kullanan ve sigara kullandıkça güçlenen birine rastladınız mı? Bir tiryaki olarak, sigarasız geçen uzun bir zaman diliminden sonra içilen ilk sigarada dünyayı fethedeceğiniz hissine kapılabilirsiniz. Ama dünyayı fethetmeye başladığınız yerde çıkmanız gereken bir merdiven varsa işiniz bitiktir. Sigaranın size ne yaptığını, merdivenleri tırmanmaya çalışırken anlarsınız. Tırmanmaya çalışmak diyorum, çünkü hakikaten bir tiryakinin yaptığı, merdiven çıkmak değildir, neredeyse güç bela tırmanmaktır.

Hayranım şu sigara şirketlerine. Bu kadar haksız bir davada bu kadar samimi olmak, sıra dışı bir şey. Dindar bir insan, bu kadar samimi ve odaklı olsa, herhalde manevi anlamda büyük aşamalar kat eder. İnsan, kendi alanında bu kadar samimi ve odaklı olsa, adı litaratürlere geçer.

Sigara şirketlerinden öğrenecek ne çok şey var, değil mi?


----------

www.suskunadam.blogspot.com

------------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN:
savassenel@hotmail.com

HAYRANIM ŞU SİGARA ŞİRKETLERİNE!


Sigara şirketlerinin çalışmalarını takip ediyor musunuz? Sadık müşterilerle büyüyen bir işleri var. Müşterileri o kadar sadık ki, hiçbir zaman yaptıklarını sorgulamıyorlar.

Alerjik olmadıkları ve suda çözündükleri için (temizlik maddeleri suda zaten çözünür diyorsanız bir araştırma yapın derim) evimize bazı yabancı marka temizlik maddeleri alır ve kullanırız. Bir çok tiryaki dostumdan bu sebeple tepki almışımdır. “Her Türk, yerli malı kullanmalı” diye başlayan nasihatları çok da hararetlidir. Gözleriniz yaşarır. Aslında bu göz yaşarması içtikleri yabancı marka sigaraların dumanından da kaynaklanıyor olabilir, tam emin değilim. Çünkü bu insanların çoğu da yabancı marka sigaralar kullanan insanlardır.

Bir eğitimci olarak düşünürüm: nasıl oluyor da sigara şirketleri, bu insanları bu kadar ikna ediyor? Onları bu kadar komik bir duruma düşürebiliyor? Evimdeki temizlik maddelerinin yabancı olduğunu söyleyen bu insanlar, nasıl oluyor da yabancı marka sigaralar kullanıp reklamını yapıyorlar. Bir tiryakinin günde kaç kere paketini cebinden çıkardığını ve bunu kaç kişinin yanında yaptığını düşünürseniz, reklam derken neyi kast ettiğimi anlarsınız.

Gençleri ve bu aralar özellikle genç kızları hedefleyen sigara şirketlerinin çalışmalarından bal gibi haberdar olan bu insanlar, içtikleri her sigarayla bu sektörü desteklediklerini düşünmezler mi?

Neyse, insanların saf mantık olmadığını kendimden biliyorum. Ama vatanseverliği mantıksızlığa inşa etmeleri çok ilginç geliyor bana. Sigara içerken “en iyisini” alan bu insanlar, benim en iyiyi aramama neden karşı çıkarlar. Yurt dışından temizlik maddesi almanın değil, uçak ya da sigara almanın bir sorun olduğunu neden düşünmezler?

Tiryakiler, yabancı sigarayı daha çok keyif verdiği için alıyorlar.

Ben de suda daha iyi çözündüğü için, yabancı marka temizlik maddeleri alıyorum. Sözgelimi mantıyla birlikte deterjan yemek istemiyorum.

“Her Türk, ürünün en iyisini kullanmalı” diyorum.

Yeterince adil değil mi?


------------
www.suskunadam.blogspot.com

------------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com

Thursday, September 29, 2005

BENİM ASLINDA ELİ BOŞ BİRİ OLMADIĞIMA VE EYÜP SULTAN'IN YAĞMURDA NE KADAR GÜZEL OLDUĞUNA DAİR BİR YAZIMDIR


Zaman zaman dostlarıma ya da dost olduklarını düşündüğüm insanlara, İstanbul'da gördüğüm güzel yerleri tavsiye ederim. Bu bilginin, onlar için bir değer olduğu hissini taşırım.

Bir dostum "dikkat et" demişti. "Herkes senin durmadan dolaştığını sanıyor, bunu garipsiyorlar!" Gülsem mi ağlasam mı karar veremedim. Durmadan dolaşsam kime ne! Sözgelimi futbol maçlarını seyretmek yerine dolaşıyor olamaz mıyım? Televizyon seyretmek yerine İstanbul'u tanıyamaz mıyım? İstanbul'u tanımanın televizyon rehberini ezberlemek kadar kıymeti yok mu? Televizyon seyredenler bişey demiyorum. Ama İstanbul'u tanımayı garipsemelerine bozuluyorum. (!)

Size olayın sırrını anlatayım:

Efendim ben derslerim, seminerlerim ya da iş randevularım dolayısıyla bir yerlere giderim. Mutlaka bir kaç dakika boş zaman olur. Etrafta güzel bir mekan ararım. Bu bir çay ocağı, güzel bir kafe ya da tarihi bir mekan olabilir. Oturur, o mekanda çay içer kitap okurum ya da işlerimi planlamaya çalışırım (Gerçi bunu şu ana kadar istediğim gibi yapamadım) Hoşuma giderse, o mekanı dostlarıma öneririm. Bu dostlarımın bazıları da, ki bunlar kendi hayatlarını organize etmiş insanlar olmalılar ki, ellerinde mouse ya da televizyon kumandasıyla, benim hayatım hakkında yorum yaparlar. (!)

"Ya bu adam güzel birşey önermiş. Bi bakalım" demek yerine. "Amma da zamanı var" derler. Benim bakış açımın farklı olduğunu, aslında onların da geçtikleri yerlerden geçtiğimi, fakat benim konuyla başka türlü de ilgilendiğimi bir türlü anlamazlar. Aynı şeyi radyoculuk yaptığım zamanlarda da demişlerdi. Bir öğretmenin nasıl olup ta radyoculuk yapacak zamanı olduğu sorusunun cevabını vermeye çalıştım ama yeterince anlatamadım. Sonra anlatmaktan da vazgeçmiştim. Radyoculuğun, mankenlik gibi bir meslek olmadığını, anlatacak, paylaşacak bir şeyleri olan her insanın radyo programı yapabileceğini anlatmak ne kadar da zormuş. Halbuki programlarımda onları ve çalıştıkları kurumları anlatıyor, eğitimciliği yüceltiyordum. Hele bir öğretmen için radyoculuk çok güzel bir deneyimdir.

Neyse, Eyüp Sultan'a gelmenizi öneririm. Tavsiyemi içtenlikle yapıyorum. Çünkü ofisim burada ve hergün Eyüp Sultan'a geliyorum. Eylülde başka güzel burası. Üsküdar'dan yola çıkan genişçe bir motorla, Eminönü, Balat, Kasımpaşa ve bir kaç duraktan sonra Eyüp'e yapılan bir yolculuk... ve Eyüp Sultan İskelesi. Hem Eyüp Sultan Hazretlerini ziyaret eder hem de güzel bir çay simit organizasyonu yapabilirsiniz. Yağmurda Eyüp başka güzel. Aman kaçırmayın derim! İstanbul'a gelen dostlarınıza sadece 1 YTL'ye Haliç turu yaptırabilirsiniz. Parayla ölçülemeyen bir hatıraları olur.

Dostlarıma da bir çift sözüm var: İstanbul'u tanımam çok yararlı oldu. Eyüp seferi yapan motorda hergün turistlerle tanışıyorum ve İstanbul hakkında konuşuyoruz. Hepsi de değişik ülkelerden gelen bu insanlar, bugüne kadar bana futbol, borsa ya da televizyon kanalları hakkında soru sormadılar. Aksine İstanbul'u daha çok tanımam gerektiğini farkettiren sorular sordular.

Yaşadığım şehri dolaşırken biraz dikkatli olmakla iyi yapmış mıyım?

İyi yapmışım, güzel yapmışım, pek te güzel yapmışım değil mi? ,

------------

www.suskunadam.blogspot.com

------------


Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com

Wednesday, September 28, 2005

O KADAR KİTAP OKUDUM, GELİŞMEM LAZIM (MI?)


Kişisel gelişimin becerilere dayandığını ve bütün becerilerin de eninde sonunda uygulamayla öğrenildiğini bazen unutuyoruz.

Sözgelimi, sürücülük kurslarına gidiyoruz. Teorik dersler alıyoruz ve almamız gerekiyor da. Fakat, direksiyon başına geçip de araba kullanmadan sürücü ehliyeti alan birine rastladınız mı? (Ben rastladım. Ama iyi bir sürücü değildi! Ehliyeti nasıl aldığı konusunda girmeyeceğim) Sürücülük konusunda, hemen arabaya binip pratik yapmaya çalışan insanlar, nedense kişisel gelişim konusunda uygulama yapmaktan kaçıp hemen kitaplara sarılırlar.

Halbuki sadece okumak ne dinde, ne politikada, ne de hayatın başka bir yerinde başarı getirmez. Sadece, söz konusu alanda size epey bir kültür getirir. Namaz kılmadan sürekli ilmihal okumak, sizi dindar yapmaz ya da hiçbir insanın ayağına gidip onlara bir şeyler satmaya çalışmadan sadece satışla ilgili kitaplar okumakla satış sektöründe başarılı olamazsınız.

Sokağa çıkıp insanlarla konuşmadan, onları dinlemeye çalışmadan sadece etkili dinleme üzerine kitaplar okumak da sizi iyi bir dinleyici yapmaz.

Kişisel gelişim kitapları dediğimiz kitapları seçerek okurum. (aslında dini, tarihi ya da felsefi kitapları da seçerek okurum) İletişim üzerine kitaplar da çeviriyorum. Bu kitaplardan bol bol yararlanıyorum. Fakat, bunları uyguluyorum. Çünkü haritanız iyi olsa bile, yolu yürümeniz gerekir. Yoksa rehberlere, yani yürümek istediğimiz yolu daha önce yürümüş insanlara ne gerek vardı? Herkes bir harita alır ve yoluna devam ederdi.

Bu açıdan, insanlar, incinmekten korktuğu için topluma açılmak, insanlarla yüzleşmek yerine, sıcak evlerinde, rahat masalarında kişisel gelişim kitapları okuyup duruyorlar. Oysa, bu kitapların uygulama alanı, hayatın kendisidir.

Sözgelimi Anthony Robins’in “Sınırsız Güç” adlı kitabı tamamen uygulamaya dayanan öneriler verir ve bu kitabı okuduktan sonra hala sigara içiyorsanız işiniz zor demektir. Bu tür kitapları yazan insanlardan hiç biri “benim kitabımı okumak yeter” dememiştir. Hep uygulamadan söz ederler. Ama kişisel gelişim teknikleri veren kitapları roman gibi okuyan, iş uygulamaya gelince “kaçak güreşen” çok insan tanıyorum.

Evet, bu insanların “kişisel gelişim” kültürleri oldukça fazla. Ama kişisel gelişim konusunda ki işaretler elbette zayıf kalıyor. Yemek kitapları okuyan ama bir türlü mutfağa girip yemek yapmaya teşebbüs etmeyen insanları hatırlatıyorlar.

Kişisel gelişimin ilk şartı, egonuzu cebinize koyup, insanlarla yüzleşmektir derim. İnsanlardan korkmayın, onlar da sizin gibi. Belki de korkumuzun sebebi budur, kim bilir.
-------------

www.suskunadam.blogspot.com

-------------

Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com

Monday, September 26, 2005

ARABAM OLMAYIŞI KONUSUNDA BÜTÜN SUÇ ANNEM VE BABAMDA!



Benim neden arabam yok? Neden arkalarında markalarını görene kadar arabaları tanıyamıyorum? Niye teknik altyapıları yerine, arabaların tasarımlarındaki ana fikri yakalamaya çalışıyorum? Neden bir araba görmek, beni bir film görmek, iyi bir kitaba dokunmak ya da güzel bir müzik albümü kadar heyecanlandırmıyor?

Bunların cevaplarını uzun zaman düşündüm? Parasızlık mı? Hayır? Araba sahibi olmanın parayla ilgisi olmadığını uzun zaman önce anladım. Pahalı arabaların, park ücreti ödememek için sokak aralarına park edildiğini görünce, her arabası olanın parası da olduğunu düşünmenin yanlışlığını kavradım. Bugün al, ömür boyu öde kampanyalarını düşündüğümde de aynı sonuca vardım.

Evimdeki işlenmiş selülozlara (kitap ve dergiler) ve işlenmiş plastik parçalarına (kasetler ve CD'ler) bakınca, aslında bir iki araba alacak kadar parayı harcadığımı farkına vardım.

O halde neden? Neden arabam yok?

Belli ki, finansal zekamve arabalara olan ilgim ve zayıf. Araba almak bana heyecan verseydi, iyi bir para yönetimiyle hem araba, hem de işlenmiş selüloz ve işlenmiş plastik alabilirdim.

Fakat bütün suç annem de ve babam da. Ben çocukken, babam durmadan kitap alırdı ve okurdu. Hala da okur. Arabası olmadı. Merhum annem de, okuma yazma bilmediğim zamanlarda beni şefkatle yamacına alır ve müşfik sesiyle, satın aldığım ama okuyamadığım dergileri bana yüksek sesle okurdu.

Beni onlar, bu yola ittiler. Okumakla geçen onca zaman, beni hep eşyanın ötesini düşünmeye alıştırdı. Sözgelimi "bu araba saatte şu kadar hız yapar" ifadesinden çok, "Sürücüye arabasıyla aslında tek vücut olduğu hissini verebilecek bir tasarım mümkün mü?" gibi sorular ilgimi çekmeye başladı.

Ama uzmanlara göre insan heyecanlanmayı öğrenebilirmiş. Ben de arabaları görünce heyecanlanmaya çalışıyorum. "Ah ah ne güzel arabaymış, aman nasıl bir şeymiş!" diyerek gülümsüyorum.

Şimdi büyüyen bir ailem ve işim var. Araba şart oldu. Araba almak fikri beni hala heyecanlandırmıyor. Ama arabamızla ailece dolaşabilmek, pikniklere, gezilere gitmek fikri beni heyecanlandırıyor. Annemizi, babalarımızı istedikleri yere götürmek düşüncesi bana heyecan veriyor.

Sanırım resimdeki gibi bir araba alacağım.

---------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com

PARAYLA SAADET OLUR MU?





Saygılar

Savaş ŞENEL

www.savassenel.com

Monday, September 05, 2005

HAYATI GEÇİŞTİRME, AÇLIĞINI GEÇİŞTİR


Reklamları seyrediyor musunuz? Dürüstçe yapılan ticaretin güzelliğine inanırım. Fakat, haftada bir gün yada günde bir an alışveriş yapan ve ne yaptığını düşünmeyen, düşünemeyen tüketicinin tersine, şirketler ve reklam ajansları yaptıkları konusunda kesin bir farkındalık taşıyorlar.

Cips reklamında "hayatı geçiştirme, açlığını geçiştir" diyorlar. Nasıl? patates yiyerek. Patates, gerçek bir sebze sayılmaz, biliyor musunuz? Bugün sebze yediniz mi? sorusunun cevabı "patates yedim" olamaz. Zira, uzmanlar patatesin vücudun bir sebzeden alabileceği ihtiyaçlarını karşılamadığı söylüyorlar. Kızarmış patatesin tam bir baş belası olduğunu herkes biliyor.

Şimdi ülkemizde kalp krizi yaşı 25'e kadar düştü. Hayatı geçiştirmemek için kola-cips ikilisine teslim olan yurdum insanı, hayata erken veda etmeye başladı. İnsanların, yaşadıkları modern hayatın getirdiği sıkıntılarla daha iyi beslenmesi ve hatta doğal besin destek ürünleri, vitaminler ve mineraller alması gerekirken, cips ve kolayla gün geçiriyorlar.

Sonrası malum.

Ha bir de reklamda "evde ne yapacaksın ki?" deniyor.

Evde yapacak bir şeyi olmayanlar, nasıl bir evde yaşıyorlar merak ettim doğrusu.

Nasıl bir ev var reklamcıların tasavvurunda ki, o evde yapacak bir şey yok. Tabi evde olan bir insan mutfağında yiyecek, yemek yapacak. Patates de yese cip şirketinden değil manavından aldığı patatesi yiyecek.

Daha fazla patates cipsi satmak için insanları evlerinden uzaklaştırmaya, kalp krizi riskine sokmaya ne hakkınız var reklamcı arkadaşlarım?

Patates cipslerinin üzerine, sigara paketlerindeki gibi "sağlığa zararlıdır" ibaresinin konmasını istiyorum.

Biliyorum ki yakında olacak.

(Önemli not: Ben bu yazıyı yazdıktan 20 gün sonra, Kanadalı bir doktor, sağlık bakanlığına, patetes cips paketlerinin üzerine "kansere sebep olur" ifadesinin yazılmasını teklif etti. 23 eylül tarihli Sabah Gazetesine bakabilirsiniz. )


------------

www.suskunadam.blogspot.com

------------

Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com