Sunday, December 18, 2005

YİĞİT’İN ANLATTIĞI HİKAYEDEN ÇIKARDIĞIM DERSLER


İngilizce dersleri vesilesiyle tanıştığım bir genç ve sportmen bir arkadaştır Yiğit. Yaşadıkları dolayısıyla birikimi yaşıtlarından çok daha fazla olduğu için, onunla zaman zaman keyifli sohbetler yaparız. Buz Hokeyi oyuncusudur, çok değişik ülkeler görmüştür ve şu sıralar akademik anlamda da hedeflerine ulaşmak için yoğun bir şekilde çalışmaktadır.

Sohbetlerimiz sırasında benimle paylaştığı bir anısını -onun izniyle- sizlere aktarmak isterim. Bu hikayenin benzerlerini kitaplarda da okumuştum. Fakat yanı başımda duran birisinin yaşamış olması bana ayrıca ilginç gelmiştir.

Yiğit, bir gün sokakta yürürken küçük bir çocuk ondan para ister. Yiğit ona kaç para istediğini sorar. Çocuk ona on milyon Türk Lirasına ihtiyacı duyduğunu söyler. Bunun üzerine Yiğit, bir toptancıdan on milyon TL değerinde çiklet satın alarak ona verir ve “bunu sat ve ihtiyacın olan parayı kazan” der. Sonraki günlerde, günlük hayatın hareketliliği içinde, bu olay unutulur. Bir gün yine yolda yürürken, birkaç gün önce kendisinden para isteyen çocuk Yiğit'i görür ve yanına gelir. Şunları söyler: “Ağabey, ben senden para istediğim zaman iyi ki bana para vermek yerine ciklet aldın. Benim aklıma böyle bir şey gelmezdi. Sayende ticaret yapmaya alıştım.” Çocuğun anlattıkları, Yiğit için hoş bir anı olur.

Zayıfa merhamet etmek ve yardım etmek, insani ve güzel bir özelliktir. Bununla birlikte çoğumuz bu merhamet duygumuzu ve yardım etme isteğimizi yanlış bir şekilde ortaya koyarız. İnsanlara kendi kaynaklarını üretme imkanı vermekten çok onlara doğrudan yardımlar yaparız. İnsanlara merhamet ve yardım bahsinde anladığımız, onlara para ya da yiyecek yardımı yapmaktır. Oysa Yiğit’in yaptığı gibi, insanlara kendi kaynaklarını üretme konusunda yardım yapabilir, onlara ilk hızı verebiliriz.
Yoksul insanlara sürekli maddi yardımlar yapmak, onların bir tür rahatlık bölgesine girmelerini sağlar ve bu rahatlık bölgesine girildiğinde de, bir daha oradan çıkmak çok zor olur. Elbette yaşlı, hasta ya da zihinsel açıdan çalışamayacak durumda olan insanlara yardım etmelidir. Fakat elden ayaktan düşmemiş insanlara iş kaynakları sağlamak, onları ticarete alıştırmak, daha da verimli olacaktır.

Ölçüsüz ve düşünülmeden yapılan yardımların, çalışmaktan kaçınan, başkalarının yardımlarıyla yaşamaya alışmış insanlar ortaya çıkardığını her gün görüyorum. Nasılsa yardım alacaklarını bilen bu insanlar, değişime açık olmak, kendilerini geliştirmek yerine başkalarının verdikleriyle yaşamaya alışıyorlar. Burada temel sorun, bizlerin düşünmeden yaptığı yardımlar sonucu, bu insanların “çaresiz” olma rolünü seçmeleridir. Halbuki her yardımın bir şartı olmalıdır. Bu şartlar ezici olmak zorunda değildir, ama bu şartlar/ görevler, yardım alan kişileri atalete düşmekten ve başkalarının yardımlarıyla yaşamak fikrinden korumalıdır.

Bir tanıdığım vardı, çok kitap okur ve güzel konuşurdu. Parasal sorunları vardı ve aile hayatı da maddi sorunlar yüzünden tehlikedeydi. Bir gün bir yayıneviyle anlaşıp ona kitaplar sağlayabileceğimi ve ona kendilerine kitap satabileceği isimler de verebileceğimi söyledim. Kendisine verilen isimlere gidecek ve elindeki kaliteli kitapları sunacaktı. Bu insanlar, kesinlikle kabalık yapmayacak türde, nazik ve seviyeli insanlardı. Zaten benim adımı kullanacaktı. Fakat arkadaşım, bunu yapamayacağını söyledi. Halbuki okuduğu kitapları anlatmak, insanlarla oturup çay sohbeti yapmak onun başarabileceği bir şeydi. Bu onu biraz zorluyor olsaydı bile, onun seçim yapacak hali yoktu. Ailesini yitiriyordu. Arkadaşım, bu işe yanaşmadı ve benden kendisi için maddi yardım bulmasını istedi.

İşte düşüncesizce yapılan yardımların sonuçlarından biri: çaresiz görünmeyi seçen insanlar.

Bu açıdan Yiğit’in tavrı oldukça yerinde ve doğru diye düşünüyorum. Belki çocukların çalışması da iyi değil. Ama sizden para dilenen birine, küçük de olsa bir iş kurmak, onu dilenciliğe alıştırmaktan daha iyi değil mi? Ne dersiniz?
-----------

www.suskunadam.blogspot.com

-----------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com

Saturday, December 17, 2005

EŞLERİNE ÇİÇEK ALMAYANLAR BUGÜN TRAFİĞE ÇIKMASIN!


İstanbul’daki ve diğer büyük şehirlerdeki trafik sorunları konusunda uzmanlarımız durmadan kafa yoruyorlar. Ben de, eğitimci bir vatandaş- yazar olarak konuya eğilme gereği duydum. “Sözgelimi İstanbul’un trafik sorunları nasıl çözülür” diye şöyle bir düşününce aklıma bir dolu şey geldi. Bunları sizinle paylaşmak isterim.

Öncelikle araba sahibi olma "konsepti"nin nasıl bir şey olduğu konusunda bir altyapı gerektiğini düşünüyorum. Bu kavramın netleşmesi için insanlara değişik seminerler verilebilir. “Arabasız Hayatın Hafifliği”, “Ticari Taksiler Nedir, İşlevleri Nelerdir?”, “Bugün Al Ömür Boyu Öde Kampanyaları ve Yan Etkileri” gibi seminer başlıkları aklıma gelenler arasında. “Araba Satın Alarak Sınıf Atlayabilir miyiz?” sorusu da başka bir seminer konusu olabilir. Bu seminerlerle vatandaşlar eğitilebilir. Gerçekten “arabaya ihtiyacı olmak” nasıl bir şeydir bu konuya açıklık getirilebilir.

Halihazırda arabası olanlar için de aklıma gelen başka bir yöntem daha var. Tek ve çift numaralı plakalar trafiğe sırayla çıkabilir. Bu, daha önce de kullanılmış bir yöntem. Bazı insanlar, bir gün boyunca bakkala ya da lavaboya arabasız gitmek zorunda kalacaklardır (!) ama bu da güzel bir deneyim olabilir.

Başka bir gün, evine giderken çiçek alma alışkanlığı olmayan insanların trafiğe çıkmamaları talep edilebilir. Her insan elini vicdanına koyacak ve geçen yıl içinde evine giderken eşine hiç çiçek almadıysa dürüst davranıp bir gün için trafiğe çıkmayacaktır. Bu insanlar, o gün toplu taşıma araçlarını kullanırken, bir yandan da neden evlerine yıl boyunca bir kere bile çiçek alıp gitmedikleri üzerinde kafa yorabilirler.

Zaman zaman da bir gün de eşini ve çocuklarını on dakika sabırla dinleme rekorunu kırmamış insanların trafiğe çıkmamaları istenebilir. Bir vatandaşımız son bir yıl içinde içinde eşini ya da çocuklarını bir kere bile on dakikadan fazla dinlememişse, daha çok televizyon seyretmişse ertesi gün trafiğe arabasıyla çıkmayacak ve bir yandan da konu üzerinde kafa yoracaktır.

Başka bir yöntem de okuma alışkanlığı olmayanların zaman zaman trafikten men edilmeleridir. Bu yöntem trafiği büyük oranda rahatlatacaktır. Okuma alışkanlığı olmadığı için iletişim sorunları da olan bir sürü insanın bir gün boyunca trafiğe çıkmadığını düşünsenize. Kavgasız gürültüsüz geçen o güzel günün sonunda Avrupa Birliği’ne hemen kabul edilmemiz bile mümkün.

Yine şiir okuma alışkanlığı olmayan ya da herhangi bir sanat dalıyla bir seyirci, dinleyici, okuyucu ya da koleksiyoncu olarak ilgilenmeyen insanların arabalarını garajlarında bırakmaları da istenebilir. Bu da trafiği oldukça rahatlatacaktır. Televizyonda ya da radyoda kazara duyduğu müzik türlerinden ya da aksiyon filmlerinden başka hiçbir sanat türüyle ilgilenmeyen insanların trafiğe çıkmaması bana olağanüstü bir fikir gibi geliyor.


Baktıkları her yerde nakit para arayan, fakat parayı bulsalar da saadeti bulamayan bu insanlar, parayla saadet arasındaki bağı kurabilecek estetik ve insani duyguları nasıl kazanabilecekleri konusunda düşünme fırsatı bulurlar. O gün işlerine yürüyerek giderlerse bu düşünme seansı daha da verimli olabilir.

Bunlar benim kendimce bulduğum yöntemler. Belki de biraz değişik oldu. Ama sizler de düşünün. Sonra da aklımıza gelen çareleri toparlayıp gerekli mercilere bildirelim. Ne dersiniz?
-----------

www.suskunadam.blogspot.com

-----------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com

Friday, December 16, 2005

GİRİŞİMCİLER NEDEN ŞİİR OKUMALI?


İş adamları ve iş kadınları da, zaman içinde kendi sektörlerinde boğulurlar. Aynı insanlar, aynı yüzler, aynı düşünce biçimleri içinde günler geçip gider. Kitap okuma alışkanlığı olan iş adamları da genellikle kendi alanlarıyla ilgili kitaplar ya da dergiler okurlar. Halbuki, biraz alan dışına çıkmakta yarar vardır. Sözgelimi, hikayeler, şiirler kitaplar okumak iyi bir seçimdir. Mesela “kişisel gelişim” kitaplarında hayal gücünüzü geliştirin denir. Durmadan bu konu işlenir. Peki bu nasıl olacak? Sadece “kişisel gelişim” kitapları okumak ta durmadan pusulaya bakmak gibidir. Oysa gidilecek yön belli, o halde harekete geçmek gerekir. Hayal gücümüzü geliştirmek için sadece “kişisel gelişim” kitapları okumak yetmez, sözgelimi şiir de hikaye de okumalıdır. Peki neden şiir?

Şairler kendi duygularını ya da başkalarının duygularını belirtmeye değil, hissettirmeye çalışırlar. Şair ve şiir, bilgilendirici bir işleve değil duygulandırıcı/ hissettirici bir işleve sahiptirler. Okuyucuya konuyu hissettirmek için de şairler, çok ayrı görünen şeyleri bir araya getirir, özgür düşünürler. Sözgelimi “kadeh gibi buğulanıyorum”, “seni uyudum gecelerce” ya da “içimde bir saat sedefle kaplanıyor” derler. Bir şair için düşüncenin sınırı yoktur. Hayal gücünün izin verdiğince, kelimeler dünyasında at koştururlar. Bunu, kavramları şaşırtıcı birleşimler halinde kullanarak yaparlar.

Sözgelimi, Bir şair deseydi ki “ince bileğinden seyredeyim dünyayı” belki insanlar gülecek, şaşkınlığa boğulacaklardı. Ama bugün bilezik gibi bileğe takılabilen, ince ve küçük olan televizyonlar yapıldı. Seyretmediğiniz zaman bilezik gibi kullanabiliyorsunuz.

Nurullah genç bir şiirinde “hangi nehre baksam sen akıyorsun derinden” diyor. Bu şiir, bana şu soruyu ilham edebilir. “Acaba bana bakan insanlar, derinde neyi görüyor?” İş adamları da şu soruyu sorabilir: “benim işletmeme giren insanlar, derinde ne görüyorlar? Bu işletmeye/ kuruma, görüneni aşan bir gözle bakıldığında, acaba ortaya çıkan nedir?” “Benim kurumumda , görünen makyajın altında ne akmaktadır?” Ya da “her hareketimin, duruşumun, gülüşümün ve diğer tavır ve eylemlerimin arkasında, dikkatli bir gözün yakalamasını istediğim şey nedir?” soruları sık sık sorulabilir.

İşmet Özel, “Uzun yola çıkmaya hüküm giydim” der. Belki de bu kavramı, ona sunulan ya da kendisini sorumlu hissettiği bir mecburiyetin nasıl bir duygu olduğunu anlatmak için kullanır. Bir iş adamı ya da herhangi bir insan seçtiği yolun onu nelere mecbur ettiğini bu sözle düşünebilir. Amaçladığı şeyler, şairi uzun yola çıkmaya mahkum etmiştir. “Acaba amaçlarım beni neye ya da nelere mecbur ediyor?” sorularını sorabiliriz.

“Ağaçlar gülüyorlardı” diyor şair. Ağaç güler mi diyeceksiniz belki ama şairin ruh hali evreni algılama şeklini etkilemiş ve ağaçların güldüğü hissine kapılmış. Peki sizin sektörünüzde ürünleriniz ya da hizmetleriniz ne yapabilir? Kendi ürün ya da hizmetlerinize benzeri ürün ya da hizmetlerde olmayan ne gibi bir özellik katabilir, ekleyebilirsiniz? Ürünlerinizin ya da hizmetlerinizin bir şekilde tüketicilere gülümsemesini sağlayabilir misiniz?

İş adamlarının neden şiir okumaları gerektiği konusunda size birkaç ip ucu vermeye çalıştım. Bakalım sizler okuduğunuz şiirlerden neler çıkaracaksınız?
-----------
www.suskunadam.blogspot.com

-----------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com

MSN: savassenel@hotmail.com

Sunday, December 04, 2005

NEDİR BU “KİŞİSEL GELİŞİM” KİTAPLARI?


“Kişisel gelişim kitapları” konusunda en önemli soru şudur: “kişisel gelişim kitapları” deyince ne anlıyoruz? Böyle bir tür, net bir şekilde tanımlanmış mıdır? Ne yazık ki hayır. Kişisel gelişim kitapları deyince, özellikleri belli net bir yazın/ edebiyat türü akla gelmiyor. Öyleyse, ben “kişisel gelişim” kitaplarını nasıl toptan red edebilir ya da toptan kabul edebilirim? Bu açıdan ben, “kişisel gelişim kitapları” üzerinde değil, münferit kitaplar üzerinde konuşurum. “Bu kitap yararlıdır, ya da beklendiği kadar yararlı olmayabilir” gibi yorumlar yaparım. Bu yorumlar da, sadece söz konusu kitaba bakarak değil, aynı zamanda kitabı okumak isteyen kişinin durumuna bakarak yapılan yorumlardır.

Eğer kişisel gelişim kitaplarının bazı insanları rahatsız eden yanları üsluplarıysa, yani bazı kısa ve sağlıklı olduğu düşünülen yollar öneren kitaplara kişisel gelişim kitapları diyorsak, çeşitli alimlerin yazdığı risaleler de bu tanıma uyar. “Aziz kardeşim, rızkında bolluk istiyorsan şunları yapmalısın” ya da “İnsanların sana muhabbet etmelerini arzu ediyorsan, şunlara dikkat etmelisin” diye başlayan kitaplar da kişisel gelişim kitapları sayılabilir. Sözgelimi Marifetname, bu anlamda bir kişisel gelişim kitabıdır. Çünkü okuyucuya, hayat yolunda zaman kazandıracağı düşünülen bir çok kısa-emin yol önerilmiştir. Said Nursi’nin risaleleri de, kişisel gelişim kitabı sayılır. Zamanında, “kitap okumakla iman nasıl gelişir?” diye tepki almamış mıydı?

Kişisel gelişim kitaplarına olan karşıtlığın sebebi beslendikleri kaynaklarsa, bu konu da artık sorun sayılmaz. Artık bize ait kaynaklara dayanan “kişisel gelişim” kitapları da var. Bunların belki ilk örneklerinden olan “Gençlere Tavsiyeler” adlı Prof. Dr. Ali Fuat Başgil tarafından yazılmış olan kitap, son derece yerel ve bize aittir. Ben, lise yıllarımda o kitaptan çok etkilenmiştim. Uzun izahlar yerine, kısa tavsiyeler beni çok etkilemişti. Çünkü hemen alıp kullanılabilecek tavsiyelere ihtiyacım vardı. Nedendir, niçindir sorularıyla ilgilenmekten yorulmuştum.

Ben şahsen kısa ve öz tavsiyeleri de seviyorum. Akademisyenler zaman zaman buna karşı çıkıyorlar. Uyguladığımız şeylerin kazanım olması gerektiğini hissediyorlar. Onların melankolik ve düşünmeye alışmış bir zihinleri var. Düşünmeye zamanları da var. Düşünmek ve keşfetmek için maaş alıyorlar. Ama ben sürekli düşünerek değil, işe yarar ilkeleri hemen alıp uygulayarak hayatımı sürdürmek zorundayım. Her ilkeyi kendim bulamam. Elbette, benim de düşündüğüm, kafa yorduğum konular var. Ama hayatımın her alanında, bir bilim adamı gibi oturup düşünecek zamanım yok. Sözgelimi deneyimli bir iş adamının, uygulayıp sonuç aldığı ilkeleri neden ben de uygulamayayım? Ben hayatımın her alanında akademisyen ya da felsefeci gibi davranıp her şeyi günlerce düşünemem ki!

İçerik konusuna gelince, “kişisel gelişim kitaplarının” içerikleri sakıncalı olabilir deniyor. Diğer kitaplar da sakıncalı olamaz mı? Hatta kitabın kendisi harika bir eser olduğu halde, herkese önerebiliyor muyuz? Elbette hayır. Ben sadece her “kişisel gelişim” kitabını değil, her kitabı ya da romanı da herkese önermem. Sözgelimi, Marifetname’yi herkes önerir misiniz, Muhakematı ya da Suç ve Ceza’yı, önünüze gelene tavsiye edebilir misiniz?

Kitaplara haksızlık yapmayalım. En iyi kitap bile, yanlış zamanda ya da yanlış kişiye önerildiği zaman zararlı ya da verimsiz olabilir. İyi ya da kötü olmak sadece “kişisel gelişim” kitaplarının sorunu değildir. Hele bir kitabı okumadan, kendiniz anlamadan öneriyorsanız, bu en kaliteli kitap ta olsa istediğiniz sonucu alamayabilirsiniz.

Ben “kişisel gelişim kitapları” denilen kitapları da okuyorum. Sözgelimi, bir iletişimcinin yıllarca biriktirdiği deneyimlerini neden okumayayım? Peki her söylediği bana uyar mı? Elbette uymayacak. Ama ben de tembellik etmem, uygulayarak hangilerinin bana uyup hangilerin bana uymayacağını anlarım. Sadece bana uyanların peşinde de değilim. Yararlı olacaksa, ben de değişmeye, kendimi yeni şeylere uydurmaya hazırım. Eh, o kadarını da yapalım artık!

Bu arada şunu da unutmayalım: uygulanmayan bilgi, size sadece konuyla ilgili kültür verir. Bilgi her şekilde güzeldir. Ama ancak uygulanırsa, işlevsel hale gelir ve istediğimiz sonuçları verir. Aksi halde “kişisel gelişim, kişisel gelişim” diyerek ortada dolaşan ama potansiyellerini kullanamayan bir sürü insana rastlarız.

-----------
www.suskunadam.blogspot.com


-----------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com

MSN: savassenel@hotmail.com

Thursday, December 01, 2005

ASLINDA NE KADAR GENİŞ BİR ÇEVRENİZ VAR (YA DA OLABİLİR) FARKINDA MISINIZ?


Herhangi bir konuyla ilgili olarak insanlarla temasa geçip katılım istediğiniz zaman, çevrelerinin çok geniş olmadığını söylerler. Sözgelimi öğrenciler için burs isteyebilecekleri insanlar olup olmadığını sorduğunuzda bu mazereti ileri sürerler. İşin garip yanı buna kendileri de inanır.

Bunun birkaç sebebi vardır. Birincisi, çevrelerini çevreden saymazlar. Yani çevrelerindeki insanların yerine karar verir ve onların yeni bir projeyle ilgilenmeyeceğini düşünürler. Halbuki açıkça sormadan insanların gerçek tepkisini bilmek mümkün değildir. Çevrelerindeki insanlar gerçekten yeni şeylere kapalıysa “neden hiçbir derde derman olmayan, yeni tekliflere açık olmayan bir çevrem var?” sorusunu sormak akıllarına gelmez.

Kendi tanıdıklarının sayısı az da olsa, bir insanın bile bizi bir sürü insana ulaştırabileceğini bilmezler. Diyelim ki beş kişi tanıyorsunuz, her insan sizi ortalama olarak beş kişiye götürebilir. İnsanlar kendileri bir projeye katılmasa bile, sizi katılacak insanlara götürebilirler. Sadece onlara sormalı, içtenlikle katılımlarını talep etmelisiniz. Bir çok insan, içtenliğinize kayıtsız kalmayacaktır.

Hiç çevreniz olmadığını varsayalım. Yeni insanlar tanımak zor değildir. Düşünün ki çok sevdiğiniz birisine kan gerekiyor. Acil bir ameliyat geçirecek. “Çevrem geniş değil” deyip oturur musunuz yoksa hemen telefona mı sarılırsınız? Cevabını vermeye bile gerek yok. Yaş gününüz kaç kişi geldi? Düğününüzde kaç kişi vardı ya da kaç kişi olacak? Üç beş davetliyle mi nikah ya da düğün yapacaksınız? Elbette hayır. Aslında çevreniz çok geniş farkında mısınız?

Aslında sorun çevrenin azlığı değil. Öyleyse, burada inanç ve ihtiyaç devreye giriyor. Sosyal sorunların çözümünde size gelen tekliflere “çevrem yok” şeklinde olumsuz bir cevap veriyorsanız, sorunları derinden hissetmiyorsunuz, henüz canınız yanmıyor demektir. Öyleyse, bu konuda önce kendinizi ikna etmelisiniz. Bu geri çekilişiniz şunu gösterir: Sözgelimi öğrencilere ya da yoksullara yardım konusunun sizin de gündeminizde olması gerektiğini, sizin de bu ülkede yaşadığınızı henüz farkında değilsiniz.

Ünlü bir iş adamı takım oyunculuğuyla yapılacak bir işe girer. Fakat yeni taşındığı yerde sadece dört kişiyi tanımaktadır. Fakat insanlarla tanışmak konusunda kendisini yetiştirir. Şu anda 40 ülkede ortakları var ve organizasyonunda yüz binlerce kişi bulunmakta. Bunu yapan kişi bir mühendistir ve iş adamı olmaya karar verdiği sıralarda oldukça sıkıcı ve sosyal olmayan bir kişiliğe sahiptir. İlginç değil mi?

Çevre, arızidir. Yani sonradan olur. Evet, ailemiz dolayısıyla bebekken bile çevremiz vardır. Ama çocuklarımıza sadece ailemiz dolayısıyla edindiğimiz bir çevre bırakmıyoruz. Her insan, geniş bir çevre edinebilir.

Her yerde insanlar var. Otobüslerdeler, vapurlardalar, kısaca her yerdeler. Selam verin, laf atın, şaka yapın. Tanışın onlarla. Kartınızı verip kartlarını alın. Tanıdığınız insan sayısı arttıkça, sizin çalışmalarınıza katılanların sayısı da artacaktır. Sizi reddedenlere kırılmayın. Onların da hazır olacakları bir zaman vardır. Toplumsal çözümlere ya da ortak projelere sıcak bakmaları gerektiğini anlayacaklardır. Saatlerce televizyon seyretmek yerine, kendilerini geliştirmek gerektiğini, öğrencilere, kimsesizlere yardım etmeleri gerektiğini farkına varacaklardır. Hayatlarının değişmesi için hükümetin, işverenlerinin ya da elemanlarının kısaca başkalarının değil, kendilerinin değişmesi gerektiğini idrak edeceklerdir.

Kötülerin örgütlendiği, iğrenç işleri için takım oyununu başarıyla uyguladığı bir dönemde iyilerin de organize olmayı, yasal yollardan örgütlenmeyi öğrenmeleri gerekir. Bu iyiler için ne bir hobi ne de keyfi bir şey değildir, vazgeçilmez bir görevdir.

Bazı insanlar bizi anlamıyorlarsa da, bizim onları beklememize gerek yok. “Herkesi sevin ama kimseyi uzun zaman beklemeyin” sözü çok hoşuma gider. Sonraki, sonraki, bir sonraki.

“Bizim aradığımız insanlar” da aslında bizi arıyorlar. Aradakileri hemen eleyip, bizi arayanlara ulaşalım derim.

-----------

www.suskunadam.blogspot.com

-----------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com

NEDEN İŞE ALINDIĞINIZI BİLİYOR MUSUNUZ?


Hepimiz bir planın parçasıyız. Tüketirken şirket politikalarına uygun hareket ederiz. Şirketlerin o yıl ki hedeflerine hizmet etmemiz bize telkin edilir. Bunu reklamlarla yaparlar. Otoritenin de bizimle ilgili planları vardır. Gerek duyduğu hayati istihdam alanlarını doldurduktan sonra, geriye yönetilmesi gereken insan kitleleri kalır. Her durumda bir planın parçası oluruz. Farkındalık içinde olduktan sonra, bir planın parçası olmak çok kötü bir şey değildir. Bana kaliteli ürünler ya da hizmetler sunan bir şirketin yıllık hedeflerine yardımcı olmak beni rahatsız etmez. Bana ve başkalarına insan olarak değer veren bir devletin ya da organizasyonun planlarına uymak da rahatsız edici bir şey değildir.

Benim ihtiyaçlarımı karşılayan, insan olarak beni önemseyen bir şirkette çalışmak da güzeldir. Fakat beni neden işe aldıklarını açıkça bilmek isterim. Bana hiçbir şey söylemeyen, ama uzmanlarına her şeyi anlatan testleri sevmem. Sözgelimi işe soysal olduğum için alınıyorsam, bunu farkında olmak isterim.

Bir çok insan bunu farkında değildir. Sözgelimi aslında sosyal olmadıkları için seçildikleri bir işe girerler ve öyle de kalmaları beklenir. İşe alındıkları için sevinen insanlar, aslında bunu hangi özelliklerine borçlu olduklarını bilmezler. Sosyal olmayışları onları belki kariyerlerinde yükseltir ama özel hayatlarını da donuklaştırır. İşleri onları şekillendirmektedir ama bunu farkında değillerdir. Kariyerlerinde yükseldikçe, onları bekleyen bir yalnızlık vardır.

Belki de ağzı sıkı olduğu için işe alınan insanlar vardır. Gördükleri arızaları dile getirmezler. Toplantılarda çatlak sesler çıkarmazlar. Bunun için seçilmişlerdir. Onların her devrin adamı oluşları ödüllendirilmiştir. Sessiz kaldıkça maaşları artar, kişilikleri erozyon geçirir.

Bazı insanlar da gelişime kapalı oldukları için işe alınırlar. Onlardan beklenen, sistemin parçası olmaları ve öylece kalmalarıdır. Onlara biçilen bir yer ve bir maaş vardır. Bu biçilen şeylerin değişmesi istenmez. Bu insanlar, okumaya, düşünmeye özendirilmezler. Bunu yaparlarsa, pozisyonlarına sığmazlar. Halbuki o pozisyonda sürekli kalması gereken insanlar vardır.

Bazı insanların acımasız olması beklenir. Sözgelimi, haklı ya da haksız olduğuna bakmadan insanları işten çıkarabilmelidir. Yönetimle çalışan arasında tampon olmalı, emir kulu rolünü oynamalıdır. Yönetimin dile getiremediği şeyleri, elemanlara karşı o dile getirecektir. Acımasız olduğu sürece kariyerinde yükselir.

Gelişime açık ve sosyal olduğunuz için sizinle çalışmak isteyen insanlar da olabilir. Yeniliğe açık ve çalışanlarının kendilerini geliştirmelerini isteyen bir çok şirket ve organizasyon vardır. Onlarla ya da onlar için çalışmak güzeldir.

Bu açıdan son yıllarda bana iş teklifi getiren ya da her hangi bir ortaklığa davet eden insanları neden beni seçtiklerini soruyorum. Onların bana giydirdiği elbise benim de giymek istediğim elbise aynı mı anlamaya çalışıyorum. Ne kendimi ne de başkasını kandırmak istemiyorum. Bunu yararlarını gördüm. Karşımdakinin benden ne istediğini ve benim neler verebileceğimi net olarak belirtmek, işleri kolaylaştırıyor. Ondan sonra bir çok insan gibi “mızmızlanmaya” gerek duymuyorum.

Şimdi sizler de düşünün bakalım. Neden sizi işe aldıklarını farkında mısınız?

-----------

www.suskunadam.blogspot.com


-----------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com

Friday, November 25, 2005

ÖĞRETMENLİK NASIL BİR ŞEYDİR?


Öğretmenlik, önce teyzem Ayşe Hanım’ın şahsında tanıdığım bir kavramdı. Öğretmenliği yürekten sevdiğine inandığım ve çok zor şartlarda öğretmenlik yapmış olan bu emektar insan, çok şefkatlidir. Köylerde ve daha sonra şehirlerde öğretmenlik yaparken ihtiyaç sahibi olan öğrencilere kendi parasıyla yardım yaptığını sık sık duyardım. Teyzem, bunları kendisi pek anlatmazdı. İnsanlara karşı gösterdiği nazik tavırlarından ve sabrından dolayı, onun öğretmen olduğunu anlayabilirsiniz. Onunla kısa bir süre de görüşseniz, tavrılarındaki öğretmenlere has o duyarlığı anlamak mümkündür. Zaten şefkat dolu ince ruhlu bu insan, öğretmenlikle geçen onca yıl içinde daha da zarifleşmiştir.

Daha sonra ben de öğretmen oldum. Hem bir çok şeyi farkına varmak hem de bir çok şeyi farkında olduğunuz belli etmememiz gereken bir meslektir öğretmenlik. Dolayısıyla içinizde çok duygu birikir, demlenir. Sadece maaş için yapamayacağınız mesleklerden biridir öğretmenlik.

Öğrenciye baktığınızda onda annesinin ya da babasının görmediği şeyleri görür, umutla bakarsınız öğrencilerinize. Bunu da zaman zaman belli edemezsiniz karşıdaki insan ezilmesin, bu beklenti ona ağır gelmesin diye. Öfkenizde ölçülü olmanız gerektiği gibi sevginizde de ölçülü olmanız gerekir.

Öğretmenlik, öğrencilerinizin hayatında sonunu nereye varacağını tahmin edemeyeceğiniz başlangıçlar yapmaktır. Farkında olmadan kalbini kırdığınız bir öğrenci, bu yüzden mesleğinize, branşınıza ya da hayata küsebilir. Fakat sözgelimi okuma alışkanlığı kazandırdığınız sessiz sakin bir bir öğrenci de, bir gün karşınıza büyük başarılarla çıkabilir.
Öğretmenlik geleceğe yatırım yapmaktır. Elbette hemen sonuç aldığınız tavırlarınız vardır, ama bir öğretmenin öğrencilerini etkileme süreci sonsuza uzanır. Öğrencilerinize kazandırdığınız iyi ya da kötü bir alışkanlığın ilerdeki sonuçlarının ne olacağını kimse tahmin edemez.

Kıskançlık, insanın doğasında vardır. Ama öğretmenliğin doğasında kıskançlık yoktur. En yakınınızdaki insanlar bile bazen sizi kıskanabilir. Fakat, bir öğretmen öğrencisini kıskanmaz. Öğretmenler, öğrencilerinin kendilerinden daha çok başarılı olmalarını isterler ve bunun için çalışırlar. Vali, öğretmen ya da zengin olan bir öğrencisini kıskanan bir öğretmen yoktur. Böyle bir öğrenci görmek öğretmene gurur verir.

Önemli ve ağır bir sorumlulukları vardır. Öğrencilerini kaynaklarla tanıştırmak, özgürleştirmek onların görevidir. Bu açıdan öğrencilerini sadece kendilerinde olanlarla değil de, daha başka kaynaklarla tanıştırarak geliştirmek, onların yapmaları gerekn şeylerden biridir. Öğretmenler kötü insanlar değillerdir, ama öğrencilerini kendilerinden başka kaynaklarla tanıştırmazlarsa “kötülük” yapmış olurlar.
Öğretmenlik, başka alanlarda iş bulamadıkları için, maaş hatırına öğretmenlik yapanların işi değildir. Elbette öğretmenler iyi maaşları hak ederler. "Ele güne" muhtaç olmamaları gerekir. Bu maaş sadece, onların mesleklerine olan sevgilerinin yaralanmaması içindir. Aralıksız ekonomik sıkıntı, her ilişkiyi yaralar. Mesleğini seven öğretmenlerin, parasal sorunlarının birinci planda olmaması için, iyi bir maaş almaları gerekir. Mesleğini sevmeyen bir öğretmen içinse hiçbir maaş ilaç olmaz.

Öğretmenler, insanların zaaflarının sürmesinden değil, bu zaafların veya eksikliklerin giderilmesiyle yaşarlar; insanlara zaaflarını ve eksikliklerini gidermeleri, kendilerini geliştirmeleri ve bu zaaflarının başkaları tarafından kullanılmaması konusunda yardımcı olurlar. Eğer bir öğretmen, karşısındakinin hayatla ilgili zaaflarını veya eksikliklerini gidererek değil de, bunların devamını sağlamak yoluyla geçiniyorsa; başka bir ifadeyle bilerek ve isteyerek bu durumu muhafaza ediyorssa, mesleğine, kendisine ve insanlığa ihanet etmektedir.


Herkesin birkaç tane, biz öğretmenlerin bir sürü çocuğu vardır. Onları tanıyan çoktur. Gizli meşhurlardır. Yanlış davranabilirler, uyarılmayı da hak edebilirler. Fakat, onlara karşı nezaketi elden bırakmamalıdır. Bu kişisel bir konu değildir, öğretmenlik kutsal bir meslektir ve nezaketi hak eder.

Memleketimin her köşesinde, soğukta sıcakta öğrencilerini bir gün bile bırakmayan bir eğitim ordusu var. Allah yollarını açık etsin ve yüreklerini sımsıcak, huzurlu tutsun.


-------
Savaş ŞENEL
İngilizce Öğretmeni-Eğitim Danışmanı
İletişim ve Yazarlık Koçu
savassenel@yahoo.com

GENÇLER NE İSTEDİKLERİNİ BİLİYORLAR MI?


Gençlerin ne istediği belli değil mi diyeceksiniz? Sağlam bir gelecek istiyorlar. Fakat şu aralar, başkalarının finanse ettiği bir özgürlük istiyorlar. Daha doğrusu bana öyle geliyor. Elbette pek çok gencin hedefleri var ve hedeflerine doğru sağlam adımlarla gidiyorlar. Fakat tersi bir durum da çok sık karşılaştığım durumlardan.

Onlara fiks menü sunuluyor: okulunu bitir, bir şirkete gir ve emekli oluncaya kadar çalış. Ne kadar eski ve yetersiz bir menü. Okulu bitirince ne olacak, şirkette çalışınca ne olacak, emekli olunca ne olacak? Acaba aileler, bunları enine boyuna düşünüyor mu? Çok saygın bir kurumda her hafta stok kontrolü için binlerce plastik (çay kaşığı değil) karıştırıcını saymak zorunda olan bir tanıdığım vardı. Annesi de komşularına oğlunun çalıştığı kurumla övünüyordu. Annesi için önemli olan oğlunun neler yaptğı değil, ne kadar yorulduğu değil nerde çalıştığıydı. Annesi zalim miydi? Elbtte hayır. Sadece bir kurumda çalışmayı ve hep orada kalma fikrini neredeyse kutsamıştı.

Eskimiş tavsiyelerin yetersizliği ters tepkiler uyandırıyor. Bir şirkette çalışma fikri önceleri hoş gelse de, hele bir de her hangi bir idealle birleşmemişse, zamanla eziyete dönüşüyor. Şirketinize karşı sorumluluklarınız, çocuklarınızın sayısını, ilişkilerinizin derinliğini v.s’yi etkilemeye başlayınca, maaş karşılığında neler verildiği daha da netleşiyor.

45 sene çalıştıktan sonra geçinmesine yetmeyecek bir maaşla kalacaklarını bilen genç insanlar, bu sefer çabuk zengin olma hevesine kapılıyorlar. Bu da, diğer düşünce kadar eksik ve yanlış. Kendi hayatından şikayetçi, ama gelecek için sağlam stratejileri olmayan, sıkıntıya hiç mi hiç gelmek istemeyen aceleci insanlar ortaya çıkıyor. Hali hazırda çalıştıkları işin hakkını vermekle birlikte yeni alternatifleri araştırmak gerekirken, yaptıkları işi “tiksinerek” yapan ama yeni alternatifler aramak yerine de iddia oynayan, piyango alan tipler türüyor. Bazen de gençler, az para kazandıkları ama önemli beceriler kazanacakları, önü açık işler yerine, biraz daha para kazandıkları ama önleri tıkanan işlere de girebiliyorlar.

Köşeyi dönme fikriyle uzun vadeli kurtuluş planları yapmayı erteliyorlar. En çok üzüldüğüm şeyse, köşe dönmeci zihniyetin esiri olan gençlerin başarılı iş adamlarının ya da iş kadınlarının hayatlarını incelememeleri, onlar hakkında okumamalarıdır. Kurnazca davranmaları ama akılıca davranmayı öğrenmemeleri de bana acı veriyor.

Elbette, insanların sevdikleri işleri yapmaları, sevdikleri şirketlerde çalışmaları çok güzel. Fakat çalıştıkları şirketlerden hayallerinin faturasını ödeyebilecek maaşlar beklemek de bir yandan şirketlere karşı haksızlık.

İşte bütün bunlar, gençlere anlatılmıyor. Onların öğrenmesi de zaman alıyor ve genellikle geç kalınmış oluyor. Onlar hala bir şirkette çalışmakla, bütün hayallerine ulaşacaklarını sanıyor.

Gençler, istiyorlar, ama isteklerine nasıl ulaşacaklarını bilmiyorlar.
-----------


www.suskunadam.blogspot.com

-----------

Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com

MSN: savassenel@hotmail.com




RAMAZAN AYI GEÇTİ VE HERŞEY BİTTİ Mİ?


Ramazan ayı geldi geçti. Herkes, ihtiyaç sahibi olanlara etmek için bir çok şey yaptı. Ramazan ayı bir hayır kampanyası ayına dönüştü. Sonra da her yıl olduğu gibi Ramazan Ayı geçti gitti. Sorunlarımız da Ramazan Ayıyla birlikte da geçip gitti mi? Ramazan Ayında yapılan şeyler elbette bereketlidir ama yılın geri kalan zamanında da taşımamız gereken bir duyarlık yok mu?

Hala etrafımızda yardıma muhtaç insanlar var. Bu ihtiyacı sadece maddi anlamda söylemiyorum. Her anlamda ihtiyaç sahiplerine rastlayabiliriz. Bu iyilik kültürünü her alana taşıyabiliriz. Bazen bir arkadaşımızın ihtiyaç duyduğu şey, ona uygun ve kaliteli bir kitaptır, bazen de samimi birkaç sözdür. “Bugün çevremdeki insanlar için ne yapabilirim?” sorusunu her gün sorabilir ve çok güzel cevaplar bulabiliriz.

Ramazan ayı dışındaki günlerimiz de yardım ve iletişimle dolabilir. Eğer hayat tarzınız buna uygun değilse, hızlı ve duyarsız olmaya zorlanıyorsanız, oturun bu konuyu düşünün. Belki de verimli çalışamıyoruz, işlerimizi delege edemiyoruz. Yeni iş fırsatları aramamız gerekiyor belki de.

Çevremizde mutlaka öğrencileri vardır. Onların ihtiyaçlarını gözetebilir, yardımcı olabilir ve en önemlisi onlara yardımcı olabilecek başka insanlar da bulabiliriz. Bütün kaynak biz olmak zorunda değiliz ve olamayız da. Neden başka kaynak insanlar da aramayalım? Neden sorumluluğu paylaşmayalım?

Sivil örgütlere ve oluşumlara katılalım. Hükümeti ya da sistemi eleştirmek yerine, sistem içinde ağırlıklı olmaya çalışmak daha mantıklı değil mi? Toplumdaki yanlışlar konusunda orada burada bireyler olarak sızlanmak yerine, yararlı olduğuna inandığınız sivil ve yasal bir oluşum içinde yer almak ve güç birliği yapmak daha güzel olmaz mı? Demokrasinin tanıdığı en önemli fırsatlardan biri de bu değil mi?

Ramazan Ayı geçti, ama her şey bitmedi. Bu memleketin fakiri bitmedi. En önemlisi zihinsel anlamda fakiri bitmedi ve her gün daha da çok artıyor. Bu insanların ufkunu açacak kitaplar önerelim. Öğrencilere burs sağlamaya çalışalım ama bu bursu ne için harcadıklarını kontrol edelim. Ben şahsen benim verdiğim bir bursla bir öğrencinin sigara alıp içmesini ya da futbol ligini takip etmesini istemem. Ama bir spor merkezine gidip spor yapması beni sevindirir. Mesleki ve insani açıdan kendini geliştiren kitaplar alması, günlük siyasi dalgalar içinde boğulmak yerine, kendisini geliştiren kitaplara ya da filmlere para yatırmasını tercih ederim.

Bu memleketin dertleri, gelecek Ramazan Ayına kadar tatile girmediğine göre bize de tatil yok. Güzelliği tavsiyeye ve finanse etmeye devam derim.
-----------
www.suskunadam.blogspot.com

-----------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com

MSN:
savassenel@hotmail.com

Tuesday, November 22, 2005

ALKOL ALMAK SPORSEVERLİĞİN BİR PARÇASI MIDIR?


Zaman zaman spor gazetelerine bakarım. Okuyucularının spor yapmalarına değil, sporu seyretmelerine dayanan bir ciroları vardır. “Haydi Kartalım!”, “Türkiye ayakta!” vs. gibi duygusal, amiyane manşetler kullanırlar. Elime geçen her gazeteye şöyle bir baksam bile spor gazetelerine pek bakmam. Sporun felsefesine değinmeyen, başarıyla icra edilen sporun temel ilkelerini hayatımıza uygulayabileceğimiz şekilde damıtmayan gazetelerdir bunlar.

Spor gazetelerinin bazılarının/ çoğunun iç sayfalarına doğru ilerledikçe dokuz yüzlü hatlar ve alkol reklamları görülmeye başlar. Bira ve rakı, sporseverin “kankası” ya da “kankisidir”. Alkol ve sigara sporun ve sporcunun dostu değil, ama anladığım kadarıyla sanki sporseverin dostudur(!). Ama bu komik bir yaklaşımdır. Düşünün, formula 1 yarışmalarına sponsor olan sigara şirketleri, olimpiyatlara sponsor olabilir mi? Üzerinde sigara reklamıyla müsabakaya katılan bir tenisçi ya da atlet düşünebilir misiniz? Şöyle bir sigara reklamı nasıl olurdu bir düşünsenize: “--------- light: sporun ve sporcunun dostu!” Ne kadar komik olurdu!

Sporcular, alkol tüketseler bile onların gönüllerince içtiklerini mi sanıyoruz? Gönüllerince meyve bile yiyemeyen sporcuların, gönüllerince alkol almaları mümkün mü? Sigarayı konuşmaya zaten gerek yok. Peki sporseverlere ne oluyor? Ellerinde bira ve ağızlarında sigarayla, sporun ne yanıyla dost oluyorlar?

Peki gazetelerde yer alan dokuz yüzlü hatlara ne demeli? Sporseverler, maç seyrediyorlar, biralarını ve rakılarını içiyorlar. Sonra ne yapsınlar? Dokuz yüzlü hatlara takılıyorlar! Ara ve eğlenmene bak! Gündüzleri öğrencilik yapan ya da iş bulamadığı için orada çalışan yorgun bir bayan ya da erkek, 30 kişiyle paylaştığı bir odada sporseverimize rol yapıp onun paracıklarını Telekom ve kendi şirketi arasında paylaştırıyor.

Sporseverlik bu mudur? Elbette bu değil. Fakat spor gazetelerinin bir kısmının çizmek istediği sporsever portresi budur. Gram spor yapmayan, sigara tiryakisi, bira ve rakı düşkünü bir sporsever portresi çiziliyor durmadan. Bu tip portreler kime ne kazandırır siz düşünün.

Alkol kullanmayı, erkek ya da sporsever olmanın gereği olarak sunan düşünce tarzı bana hep sefil gelmiştir. Alkol kullanan insanları sefil olarak algılamıyorum. Bununla birlikte, insana zarar verdiği açık olan bir şeyin, delikanlılığın ya da sporseverliğin raconu olduğu hissini vermeye çalışmak, bana çok sefih geliyor. Evet reklamcılık bilgi vermeye dayanmaz, ürün veya hizmet ile tüketici arasında (negatif veya pozitif) duygusal bağ kurmaya dayanır. Zaten alkol hakkında nasıl olumlu bir bilgi verebilirsiniz ki? Ama olumlu bir his verebilirsiniz. “Sporsever ya da erkek olmanın şartlarından biri alkol almaktır” cümlesini gazetede kocaman harflerle yazarsanız, tepki alırsınız, ama “sporsever ya da erkek olmanın şartlarından biri alkol almaktır” hissini gizlice verdiğinizde tepki almazsınız. Reklam şirketlerinin bir kısmı, parasını vermek şartıyla herhangi bir “rezil” şeyin hayatımızın parçası olması gerektiği “hissini” vermeye hazırdırlar.

Alkol ve dokuz yüzlü hatlar, ne sporun, ne sporcunun ne de sporseverin dostudur diye düşünüyorum. Kimlerin dostu olduğu ise tartışma konusudur.
-----------

Savaş ŞENEL
İngilizce Öğretmeni-Eğitim Danışmanı
İletişim ve Yazarlık Koçu
savassenel@yahoo.com

Friday, November 18, 2005

ÖLMEDEN ÖNCE YAPMAK İSTEDİKLERİM


İnsan, ölümünü, öncesini ve sonrasını planlayabilir mi? Belki bazı dostlarım, bu cümleyi yanlış anlayacaklar. Ben bu yazımda planlama kelimesini, kontrol altına almak anlamında kullanmıyorum, hazır olmak anlamında kullanıyorum.

Hayatını planlamak, Tanrıya meydan okumak değildir. Aslında çok güzel bir dua tarzıdır. Plan yapmak, bazı hedeflere odaklanmak, tavırla, lisan-ı halle dua etmektir. Burada işin sırrı sizin tutumunuzdur. İşin inceliği, kötü ya da iyi olsun herhangi bir şeye odaklanmanın, bir tavır duası olduğunu farkına varmaktadır.

Belki de sevdiğim bir takım insanların yavaş yavaş çekip gitmelerinden dolayı, şu sıralar ölümü çok sık düşünüyorum. Ertesi gün yapılacak bir düğüne ya da hoş bir şeye hazırlanır gibi ölüme de hazırlanmak güzel olsa gerek. Bir tatilin sonunda eve döndüğümüzde yapacaklarımızı planladığımız gibi ölüm öncesi ve sonrasını da planlamak mümkün değil mi?

Neden olmasın? Hatta olması gereken de budur. Bu konuda “öldüğümde şu projeleri tamamlamış ya da başlatmış olmalıyım” ifadesinden “çocuklarıma dürüstçe kazanılmış maddi ve manevi bir zenginlik bırakmak istiyorum” ifadesine kadar bir çok ifade kullanılabilir. “Ölümümden sonra bana sorulacak sorulara şu cevapları verebilmek istiyorum” ifadesi de güzel bir planın parçası olabilir.

Hayatınız boyu planladığınız, gerçekleştirmeyi beklediğiniz ve umduğunuz şeylere Tanrı ilgisiz kalır mı acaba? Sanmıyorum. Sanmıyorum deyişim de yine bir kontrolün ifadesi değil, bu ifadem de bir beklenti, bir dua. Bir takım iyi şeylerin peşinden hayatınız boyu gitmeniz, çok güzel bir dua olmaz mıydı?

Bence istikrar ve kararlılık çok güzel bir dua olur. Buna yürekten inanıyorum. Bir akşam ya da bir sabah, öldüğünüz zaman gerçekleştirmiş olmak istediğiniz şeylerin bir listesini yapmak, ölümü de hazmetmiş olma halinin göstergesi değil midir? Mesela çocuklarınıza doya doya sarılmış olmayı, eşinizle hayatınızı birlikte ve dolu dolu yaşamış olmayı da listeye ekleyebilirsiniz. Bir yolculuğa çıkmadan önce, yapılacak işlerin listesini yapmaz mısınız? Evin annesiyseniz siz gittikten sonra ev halkı öğün atlamasın diye yemekleri hazırlayıp dolaba koymaz mısınız ya da evin babası olarak faturaları yatırıp, ihtiyaçlar için para bırakmaz mısınız?

Ölüm tarihinizi elbette bilemezsiniz ama ölmeden önce yapmak istediklerinizi yazın. Belki buralarda, sevdiklerinizi yanında belki de uzaklarda inançlarınız için çalışırken ölmek istersiniz. Sizin bileceğiniz iş. İstedikleriniz her neyse tarihlerini belirleyin. Uzun ya da kısa olabilecek listenizin altına güzel bir dua yazın. Gerçek kontrolün kimde olduğunu bildiğinizi de bir güzel not edin.

Ben ölümden korkmuyorum. İşin hesap tarafı elbette yürek titretiyor. Ama ölüm de güzel. Ölmeden önce yapacaklarım uzun bir liste olacak gibi. Çocuklarımın büyüdüklerini, hedeflediğim projelerin gerçekleştiğini ya da emin ellere geçtiğini görmek istiyorum. Akrabalarımla güzel bir toplantıda buluşmak, yazmak istediğim kitapları yazmak, kalbini kırdığım insanların bir şekilde gönlünü almak istiyorum. Dünyanın bütün başkentlerini görmek, sonra da bu dünyaya bir Ramazan günü veda etmek istiyorum. Gündüz, açlıkla süzgün İstanbul’u seyretmek, bir akşam ezanı daha dinlemek ve ailece iftar etmek de listem de var. Bu liste biter bitmez, ölüm beni gelip alsın demiyorum. Sadece, planladığım şeyleri buralardan gitmeden önce tamamlamak istiyorum.

Takdir edilen zaman gelince, anneme ve yıllar önce, sadece birkaç gün yaşayıp bizi bırakan bebeğimize kavuşmak ve sonradan gelenleri karşılamak üzere yola çıkmak istiyorum. Bir turist gibi keyif alarak gezdiğim bu dünyadan ayrılıvermek madem ki kaçınılmaz, o halde hazır olmak en iyisi diye düşünüyorum.


Elbette takdir O’nun.
-----------

www.suskunadam.blogspot.com


-----------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com

Tuesday, November 08, 2005

NEYDİM, NE OLMAYA ÇALIŞIYORUM?


Bir ara çok sosyal bir insan olduğumu düşünüyordum. İnsanlar belki beni seviyorlardı. Fakat tavsiye ettiğim şeyleri yapmadıklarını görünce, aslında uzun soluklu bir aldanmanın içinde olduğumu fark ettim. İnsanlar beni seviyordu ama neden benim önerilerime kulak asmıyorlardı?

Beni hoş sohbet biri olarak görüyorlardı. Fakat önerilerime değer vermiyorlardı, yani ben onlar için patlamış mısır yemek ya da televizyon seyretmek gibi bir etkinliğin merkeziydim. Sevilmekle, güvenilmenin farklı olduğunu anladım.

Bu durumda önce kendimi sorguladım. Kendimce bazı sonuçlara vardım. Bunları sizinle de paylaşmak istiyorum.


En önemlisi, çok önemli şeyleri sık sık ve sorulmadan söylediğimi anladım. Gereğinden fazla konuşuyordum. Verdiğim bilgi değersizleşiyordu. Sonra el altındaydım, insanlar, görüşmek istedikleri zaman onları geri çevirmediğim için beni fazla meşgul olmayan biri sanıyorlardı. Gerçekten de kendi zamanımı düşüncesizce harcadığımı fark ettim. Aileme, sevdiklerime, inançlarıma ya da kendime ayırmam gereken zamanı başka insanlar için verimsiz bir şekilde harcıyordum. İnsanın doğası buydu, onlara kolayca zaman ayıran birini ciddiye almıyorlar, alamıyorlardı.

Sonra başka bir beklenti fark ettim. İnsanlar, anlattığım her şeyi uygulamamı bekliyorlardı. Oysa ben her gün bir şeyler okuyan bir eğitimciydim. Yani her konuda ilginç bir önerim olabilirdi. Okuduğum, ilginç bulduğum ve ilgilenebilecek birine anlattığım her projeyi ben nasıl hayata geçirecektim? Sözgelimi politikayla ilgili dikkat çekici bir proje ya da yaklaşım duymuş ya da okumuştum. Bunu politikayla ilgilenen arkadaşlarıma anlatmam normal değil miydi? Önce kendim politikaya atılıp uygulamalı mıydım?

Bu arada anlattığım ama aslında uygulamam gerektiği halde uygulamadım bir sürü şeyi farkına vardım. Bu da büyük bir eksiklikti. Bazı konularda, söylediğini yapmayan etkisiz eğitimcilerden biri konumundaydım.

Lider olmadığımı fark ettim. Sosyal ve çevresi geniş biri olmakla, insanları etkileyen, onlardan takım kurabilen biri olmanın farkını anladım. Lider olmak zorunda mıydım? Aslında her konuda lider olmak zorunda değildim. Ama bazı konulardaki hedeflerim, lider olmamı gerektiriyordu. Çünkü bu konular, hayatın diğer konularıyla iç içeydi.

Şimdi ne yaptığımı sorarsanız, sormadan söylemiyorum. Hatta soranın tarzına bakıp sorulsa da cevap vermediğim zamanlar oluyor. Daha çok dinliyorum. Maddi ya da manevi ortak bir projemiz olmayan insanlarla ne yazık ki görüşmüyorum, zaten doğal olarak görüşmek için bir sebep ve zaman da olmuyor.

İki taraf için de uygun bir zaman belirlemeden, randevu vermiyorum. Randevumuzda ne konuşacağımızı ve ne beklendiğini öğrenmeden randevu tarihi/ zamanı belirlemiyorum.

Bol bol kitap okuyor, seminerler dinliyorum. Evimde gittikçe zenginleşen bir kaset/ CD arşivim var.


Bana fikir soran ama tavsiyelerimi yerine getirmeden yeniden görüşme talep eden hiç kimseye, geçerli bir mazereti yoksa, ikinci bir şans vermiyorum. “O kitabı okuyunca görüşelim” ya da “Hayallerini ve hedeflerini yazıya dökünce beni ara” gibi ifadeleri çok sık kullanıyorum. Bunu, "bilginin, kutsal olduğu" gerçeğini vurgulamak amacıyla yapıyorum.

İnsanları kaynaklara ve kaynak kişilere ulaştırmaya çalışıyorum. Bu kaynakları değerlendiren, bana yeni sorularla ya da açıklamalarla gelen insanlara kapımı her zaman açık tutuyorum. Anlattığım şeyleri yaşamaya çalışıyorum. Bu elbette zaman zaman çok sıkıntılı oluyor. Ama iç ve dış bütünlüğünü sağlamak amacıyla yaşanan sürecin de ödülün bir parçası olduğunu ve beni olgunlaştırdığını düşünüyorum. Bu düşünce de beni rahatlatıyor.

Elbette şimdi de sosyal ve herkesle iletişim halinde olan bir insanım. Bununla birlikte, zamanımı kime yatıracağım konusunda hassas olmaya çalışıyorum. Bu yaklaşımımın sadece maddi/ mali beklentileri temel aldığını sanmayın. İş merkezli olmayan konularda da tavrım aynı. Kendisi değişmediği gibi bana da negatif enerji veren insanlarla iletişim halinde olmamayı tercih ediyorum. Fakat okuyan, dinleyen, öğrenen ve dolayısıyla karşılıklı birbirimize katkıda bulunabildiğimiz insanlarla zaman geçirmek, onlara maddi manevi kaynaklarımı açmak bana büyük keyif veriyor.

Kartal gibi uçamıyorum, bunu öğrenmek için kartallarla tanışıyorum.

Ne dersiniz doğru mu yapıyorum?
-------------------

www.suskunadam.blogspot.com

------------------

Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com

MADEM Kİ İNSANIM ZULMETMELİYİM (Mİ?)


Kendi gerçekliğimi kurmak ve kendi gerçekliğimde yaşamak için bazı şeylerden kaçarım. Bunlardan biri de haberleri seyretmemek ya da dinlememektir. İlgilendiğim konularda okur, kötü haberleri duymaktan kaçınırım. Çünkü olup bitenleri derinden hissederim. Bu bana ağır gelir.

Bana en itici gelen haberler ve görüntüler, insanın insana fiziksel ya da psikolojik olarak eziyet etmesidir. Yaratıcıya karşı her zaman saygılı olmaya çalışır ve her şeyin bir hikmeti olduğunu düşünürüm.

Bununla birlikte dimağımı ve kalbimi zorlayan şeyler olur. Bunlardan biri de zayıflara, özellikle çocuklara eziyet edilmesidir. Kendisinden başka kimseye zarar vermeyen, kendisine kötülük eden insanlar için hayır dua edebilir ve daha iyi olmasını dileyebilirim. Ama çocuklara kötü davranan insanlara hayır dua etmek içimden gelmez.

Çocuklara ve kendisinden zayıf bir yaratılmışa karşı zalimce davranmak, bana “iğrenç” gelir. Bir çocuk, eziyeti hak edecek ne yapabilir? Çocuklara eziyet eden biri zihinsel olarak hasta değilse cezaevine gönderilmeyi hak eder.

Malatya'da ortaya çıkan ve benim görüntülerini seyretmekten kaçınmayı başardığım olaylar bizi üzdü. Fakat çocuklara yapılan zulme her yerde rastlayabiliriz. Çocuklarını dinlemeyen anne babalar, gereksiz yere cezalandıran yetişkinler, iddia bültenleri okumak için saatler harcayan, ama çocuğuyla ilgili tek bir satır okumayan “vurdumduymaz” insanlar her yerde.

Kendilerinden güçlü birisinin yanında el pençe divan duran, ama zayıfları ve çocukları ezen, hırpalayan bu sefil insanlar her yerde. Onlardan uzak duruyorum. Kalbim parçalanıyor. Onlara ulaşamıyorum da. O kadar farklı bir düzlemde yaşıyorlar ve o kadar farklı bir dil kullanıyorlar ki.

Bu insanların çocuklarına da ulaşmak mümkün olmuyor. Sevgi dili bilmeyen bu çocuklara, artık sevgi de sökmüyor. Tedavi edilmeleri, dönüşmeleri, uzun ve acılı bir çaba gerektiriyor. Gerekli gereksiz tokat yiyen ve azarlanan bu çocuklara sevgi dilini de öğretmek zaman alıyor. Cezaevleri, ıslahevleri onlarla dolu.

Küçücük bedenleri ve hayat dolu gözleri, çaresizlikle doluyor. Yetişkinleri bile çökerten yalnızlık ve çaresizlik duygusunun, küçük bir çocuğa neler yapabileceğini düşünmek bile istemiyorum.

Bir gençle ya da bir çocukla iletişim içine girdiğim zaman, genç ve kırılgan bir beden ve kalple karşı karşıya olduğu düşünür ve dikkatli konuşurum. Çünkü özellikle çocukların ve gençlerin çok kırılgan bir kalpleri vardır.

Peki, ben ya da duyarlı bütün eğitimciler böyle yaparken neden bazı insanlar bunun tersini yaparlar? Acaba zayıf ezmek, yetişkin olmanın gereği de biz mi bilmiyoruz?

Ne diyeyim? “Yaşasın zalimler için cehennem” diyorum. Başka bir şey demiyorum.
-----------

www.suskunadam.blogspot.com


-----------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com

NE YAZIK Kİ HER YERE GİDEMİYORUM, FAZLA TELEVİZYON SEYREDEMİYORUM


Bazen arkadaşlarım güzel organizasyonlardan ve çalışmalardan söz ediyorlar. Bilgi almak istediğimde beni bir arkadaşlarıyla tanıştırmak ya da o konuda uzman birinin konuşmasını dinlemeye davet ediyorlar. Bu, aslında mantıklı bir tavır. Bununla birlikte, ilgi duyduğum, hakkında bilgi sahibi olmak istediğim her organizasyonu ziyaret etmem mümkün değil.

Bir dostum beni bir organizasyonu tanımaya davet ettiğinde, önce bana ön bilgi verebilecek dokumanları incelemeyi tercih ediyorum. Çünkü davet edilen her yere gitmeniz halinde öncelikleriniz kayboluyor. Halbuki, biraz ön bilgi alabilsem, belki o organizasyonu ziyaret etmek için sebeplerim olacak hem de hazır gidebileceğim. Ziyaretim, daha verimli ve anlamlı olacak. Fakat bazen yeterli dokuman ya da kitapları olmayan, sadece söze dayalı olarak tanıtılan organizasyonlarla muhatap oluyorum.

Bir organizasyon için, araçların önemi çok büyüktür. Organizasyon hakkında kısaca ya da ayrıntılı bilgi veren, ihtiyaca göre kişilere sunulabilen araçlar, çok büyük önem taşır.

Sözel tavsiyeyle aritmetik büyüyen (1, 2, 3, 4…) organizasyonların aksine, kitap, kaset, CD v.s gibi araçları kullanan organizasyonlar (2, 4, 6, 8…) geometrik büyür. Neden? Bu çok uzun bir konudur. Ama birkaç ipucu vereyim:

Diyelim ki ben, konuya inanıyorum ama yeterince bilgim yok ya da konuşmayı fazla beceremiyorum. Muhatabım olan insana organizasyonumla ya da konumla ilgili olarak bir kaset ya da başka bir dokuman verebilir, onun konuyu incelemesini sağlayabilirim.

Muhatabım olan kişi, belki beni dinlemek istemiyordur, zamanı da olmayabilir. Ama verdiğim bir dokumanı evinde ya da uygun bir ortamda inceleyebilir. Ben olmadan da öğrenebilir.

Bir günde kaç insanla konuşabiliriz? Fazla değil. Çünkü hepimiz çalışıyoruz. Halbuki insanlara kasetlerle, kitaplarla ulaşabiliriz. Bir gün içinde bir çok insana kasetler ya da kitaplar tavsiye edebiliriz. Ama bir araya gelebileceğimiz insan sayısı o kadar fazla değildir.

Sözgelimi, benden oy isteyen arkadaşlar oluyor. Parti programlarını soruyorum. Vaat ettikleri şeyleri nasıl sağlayacaklarını, düşünsel yol haritalarını okumak, incelemek istediğimi söylüyorum. Cevap olarak liderlerinin her gün televizyonda konuştuğunu dinleyebileceğimi söylüyorlar. Bir de beni suçluyorlar. Ne kadar garip bir tepki! Ben televizyon seyretmek zorunda değilim. O saatte televizyon karşısında olmak zorunda değilim. Çünkü davet edilen benim. Sonra televizyonu nasıl önereyim, nasıl kaynak olarak göstereyim? Evimde programların kayıtları yok ve zaman ayırabileceğim bir şey de değil. Diyelim ki ben o partiye inandım ve tanıtmak istiyorum, insanları televizyon başına, mitinglere mi davet edeyim? Biz insanları televizyon başına çekersek bugün parti liderini yarın maçları, öbür gün çarkıfeleği seyretmeye başlarlar. Sonra, nereden bulacağız okuyan, düşünen aktif insanları?

Herkesin anlamlı bir şekilde susup, insanları dinlediği ve onların ihtiyaçlarına göre kaynaklar önerdiği bir dünya düşlüyorum. Organizasyonların böyle büyüyeceğine inanıyorum.

İşte size bazı ip uçları verdim. Siz üzerinde düşünün.
-----------

www.suskunadam.blogspot.com


-----------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com

Friday, November 04, 2005

SİZİ ALLAH’A EMANET EDİYORUM, ÇÜNKÜ KENDİNİZE İYİ BAKAMAYACAK KADAR MEŞGULSÜNÜZ


Son zamanlarda, yabancı filmlerin etkisiyle Türkçemize giren pek çok deyim var. Bunların bir kısmı bizim kültürümüze uymaktadır. Ama bazıları dilimizde ve kültürümüzde yama gibi dururlar. Çünkü dil ve kültür iç içedir ve her söz kendi kültürünü de taşır.

Dikkatimi çeken ve “yabancı” kokan tabirlerden biri de “kendine iyi bak” tabiridir. Yabancı kokan ve sevdiğim şeyler de var. Ama “kendine iyi bak” tabiri, bence yalnız ve Tanrıdan uzak medeniyetlerde, insanı yine insana emanet etme ifadesidir. Bu da beni rahatsız ediyor.

Modern zamanlarda, gelişen teknoloji ve olanaklarla birlikte, bazen insanlar, kendilerini güçlü hissetmekte ve belki de Tanrıya olan ihtiyaçlarının zayıfladığını düşünmektedirler. Diz üstü bilgisayarlarının, cep telefonlarının ve kredi kartlarının onları yeterince güçlendirdiğini sanan insanlar, aslında bir yandan zayıf düştüklerini görmüyorlar.

“Kendine iyi bak” ifadesini kullanan insanlar, Ali Çolak’ın ifade ettiği gibi “senden başka güvenecek kimsen yok ha!” demektedirler.

Acaba gerçekten öyle mi? Gerçekten çağımız insanını kendisine emanet edebilir miyiz? Onun kendisine iyi bakabileceğini düşünebilir miyiz? Bir bakalım.

Günde on iki saat çalışan ve bu kargaşa içinde ne yediğine ne içtiğine dikkat edemeyen, başarmak için önce sağlığını gözden çıkaran bir insanı kendisine emanet edebilir miyiz?

Yoğun iş hayatı içinde hayatını, şirketinin ya da organizasyonunun hedeflerine adamış, işsizlik korkusuyla, ki haklı bir korkudur, önce kendi özel hayatından taviz veren bir insanı kendisine emanet edebilir miyiz?

Zihnini esir almaya çalışan sağnak reklam yağmurları altında yaşayan, her gün televizyon, internet, radyo marifetiyle zihni darmadağın edilen, çocuğunu otoparkta ya da markette unutan çağımız insanı, kendisine bakabilir mi?

Sabah e-mail kutusunu açıp gelen mailleri okumaya başladığında önceliklerini unutan, televizyon başında ailesiyle görünen ama aslında ekranda kaybolan, aşk edebiyatı yaparken, eşine olan saygısını ve eşinin ona olan saygısını yitiren bir insana kendisini emanet olarak bırakabilir miyiz?

Yoğun koşuşturma içinde evlilik yıldönümünü ya da sevdiklerinin yaş günlerini unutan birisi, kendisini de unutmaz mı?

Zihni bu kadar dağınık, yaptığı seçimleri ve sonuçları arasındaki ilişkiyi çoğu zaman farkında olmayan modern insanı emanet edeceğiniz en son kişi kendisidir.

Ben sizi Allah’a emanet ediyorum. Bana ve size en iyi O bakar. Emanetlere en sadık O’dur. Siz de beni Allah’a emanet edin. Ben de, sizler de, kendimize bakamayacak kadar meşgul ve dağınık zihinlere sahibiz.

Kendinize iyi bakın ama yine de Allah’a emanet olun.

----------------

(Not: Okur dostlarım "kendine iyi bak" sözü yerine kullanılabilecek değişik alternatifler istiyorlar. Sizlere bir alternatif vereyim hemen: "Sağlıcakla kal(ın)" Bu ifade, "kendine iyi bak ifadesine iyi bir alternatif olabilir diye düşünüyorum.)

-------------------

www.suskunadam.blogspot.com

----------------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com

MSN:
savassenel@hotmail.com

REKLAMCILAR SİZCE DE BİRAZ ABARTMIYORLAR MI?


Reklam dünyası aldı başını gidiyor. Eğitimcilerin bile bazen öğrencilerle öğretilen konu arasında kurmayı ihmal ettikleri duygusal bağı, reklamcılar tüketiciyle ürün/ hizmet arasında ustalıkla kuruyorlar. İnsanlarla ürün ya da hizmet arasında duygusal bağ kurmanın sihrini ustalıkla kullanıyorlar.

Reklamını yaptıkları bankayı ailemiz gibi, tanıttıkları içeceği hayat iksirimiz gibi gösteriyorlar. Reklamlar duygu sağnağına dönüşmeye başladı. Bazen göz yaşlarımı zor tutuyorum desem yeridir.(!) Değişik stratejiler takip ediliyor. Duruma göre aile tanımını anne-baba ve çocuklar ya da anne-baba, çocuklar, nine-dede olarak yapılıyorlar. Ramazan ayındaki reklamlarda ailede yaşlılar da yer alıyor, banka reklamlarında nine ve dedeye yer yok. Bu örnekler çoğaltılabilir.

Hele bazı sloganlar iyice duygusallaşıyor. Sözgelimi araba kiralama şirketlerinden biri “size bir arabadan fazlasını kiralıyoruz” diyordu. Sonra o şirketten kiraladığımız arabaya baktım. Bir arabada benzerleri olan arabalardan daha fazla hiç bir şey yoktu. İyi bir arabaydı ama arabaydı işte. Arabadaki kalite de zaten kiralama şirketinin değil, arabayı üreten firmanın marifetiydi. Araba kiralama şirketi, herkese de aynı kalitede araba vermiyordu. Az para öderseniz, daha az kaliteli bir araba kiralıyordu size. Üstelik verilen her hizmetin parası da fazla fazla alınıyordu. Sözgelimi, depoyu şirketin benzin istasyonundan doldurursanız, aynı benzine daha fazla para ödüyordunuz.

İstanbul’da bir belediye otobüsünde de şu yazıyı gördüm: “Bu arabada güvendesiniz, çünkü sigortalısınız!” “Bu kadar da olmaz” dedim. Allah’ın işine de karışmaya başladılar. Benim bildiğim muhtemel kazalardan doğacak mali sorunları karşılamak için sigorta yaptırılır. Yani sigortanız sizi kaza yapmaktan korumaz. Sigortalı arabadaki sürücü daha dikkatli mi oluyor? Kazalara karşı efsunlanıyor mu? Diğer taşıtların sürücüleri, sigortalı bir arabaya karşı daha mı dikkatli davranıyor anlamadım. İşte sınırı aşan bir reklam sloganı. Sigorta şirketinin ecelle anlaşması mı var ki ben onun sigorta yaptığı bir otobüste, sözgelimi şoför yanlış bir sollama yapsa bile kaza yaşamıyorum?

İnsanların hizmet ve ürünle duygusal bağ kurmaları için çalışmak mantıklı. Ben de reklamcı olsam, bunu yaparım. İyi bir ürünün sadece teknik özelliklerini anlatmam. Ürünün teknik özelliklerini anlatan reklamlarda bile duygusal bağ gizlice kurulur. Sözgelimi çamaşır makinelerini kireçten koruduğu iddia edilen bir ürün var. Onun reklamında yakışıklı aktörler değil, gerçekten tamirci olan bu hissi veren kişiler rol alıyor. Her gün gördüğümüz tipleri reklamlarda görmek bizi etkiliyor. Adam gerçekten tamirci ya da bu izlenimi veriyor çünkü.

Fakat, abartmak, bir ürünü kullanmayı hayati bir konu haline getirmek çok garip. Sonuçta, o ürünü kullanmak bana daha çok zaman ve para getirmeyecek. Büyük cirolardan ya da olanaklardan bana somut bir getiri sağlamayacak. Bana bunları sağlıyorsa elbette üzerinde düşünür ve gerekirse duygulanırım.

Konu gıda, su, temizlik maddeleri ya da bunun gibi bedenle doğrudan ilişkili şeylerse, gerçekten reklamlar da hassas olabilir. Ne idüğü belirsiz deterjanlardan zehirlenip ölen insanlar var. Ama bir bankayı benim ruh eşim yapmaya çalışan ya da “bizden sigorta yaptırırsanız Tanrı sizi korur” gibi mesajları ima eden reklamlar bana itici geliyor.
Siz ne dersiniz?
-------------------

www.suskunadam.blogspot.com

------------------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com

RAHATLIK BÖLGESİ NEDİR?


Rahatlık bölgesi kavramını çok sık duyuyoruz. Bu kavramı duyduğumuzda belki aklımıza gerçekten rahat bir bölge geliyor. Her insanın içinde olmak isteyeceği bu bölgede, yine her insanın hoşlanabileceği bir rahatlık olduğunu düşünebiliriz. Fakat rahatlık bölgesinin anlamı bu değildir. Rahatlık bölgelerimiz, mutlak anlamda rahat olmayabilir.

Rahatlık bölgesi, insanın iyi tanıdığı, riskleri önceden görebildiği ve zamanla bu risklere yeterince hazırlanmayı öğrendiği alan olarak tanımlanabilir. Sözgelimi cezaevi bile bir insan için rahatlık bölgesi olabilir.

Yazın dışarda barınabilen bazı insanlar, kışın sığınacak yerleri olmadığı için suç işler ve hapishaneye girerek kışı orada geçirirler. Çünkü cezaevi ortamı, onların tanıdığı, bildiği bir ortamdır. Halbuki, cezaevleri bir çok insan için itici ve rahatsız yerlerdir.

Kocasından sürekli dayak yediği halde, evliliğini bırakmayan insanların rahatlık bölgeleri evleridir. Çünkü dışarıdaki dünyayı tanımamaktadırlar ve nelerle karşılaşacaklarını bilmemektedirler. Dışarda karşılaşacakları şeyleri bilseler de, yaşamaları gereken değişimi ve gerekli hazırlıkları yapabilecek destekten ya da iç dirençten yoksundurlar. Her gün dayak yedikleri bir ev, onların rahatlık bölgesi olur.

İşlerindeki stresten dolayı sıkıntı çeken ve belki de sigara ya da içki tüketerek rahatlayan bir çok insanın da rahatlık bölgeleri, işleridir. Çünkü ne yaşayacaklarını bilmekte, yanlış yöntemlerle de olsa sorunlarıyla bir şekilde başa çıkabilmektedirler. Halbuki, yeni bir teşebbüs onlara bilinmeyenlerle dolu bir macera gibi gelir.

Zeki bir insan, kendisi gibi zeki ve kapasiteli olmayan insanları çevresine toplar. Onların ne yapacaklarını ve değişik olaylarda nasıl tepkiler vereceklerini bilirler. Bu emniyetli bir alandır, zeki insanların rahatlık bölgeleridir. Kapasitelerini geliştiremez, değişemezler ama acıtmayan, emniyetli bir hayat sürerler. Kendileri kadar ya da daha zeki insanlarla tanışmak, zorlayıcı bir süreçtir. Bilinmeyenlerle doludur. Zeki ya da bir şekilde kapasiteli ya da yetenekli bu insanlar bir çok insanın zaman geçirmek istemeyeceği, zayıf ve kapasitesiz insanlardan bir rahatlık bölgesi oluştururlar.

Bu insanlar, sürekli şikayet etseler de kendi rahatsız “rahatlık bölgelerinde” yaşamaya devam ederler. Bu tuzağın farkında da değillerdir.

Eğitimcilik hayatım boyunca çeşitli rahatlık bölgeleriyle karşılaştım. Bunlar, aslında rahatsız bölgelerdi. Fakat, bu bölgelerde yaşayan insanlar, bölgelerine ve hayatlarına alışmış, bu tuzağı görmüyorlardı.

Rahatlık bölgesi gerçekten rahat bir bölge de olabilir. Sizi acıtmayan, kırmayan ve huzurlu bir yer de olabilir. Fakat, bu bölge bir yandan, sizin daha iyiyi aramanıza engel de olabilir.

Bir düşünün bakalım sizin de gerçekten rahat ya da aslında “rahatsız” ama alıştığınız için sineye çektiğiniz rahatlık bölgeleriniz var mı?
-------------------

www.suskunadam.blogspot.com

------------------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com

İNSANLARI BİR KONUDA KATILIMA DAVET ETMEK AYIP MIDIR?


İnsanlardan bir şeyler istemek ayıp mıdır? Bu ne istediğinize ve nasıl istediğinize bağlı. Fakat insanlardan yardım istemek, onlardan bir şeyler rica etmek elbette doğal.

İnsanların bir konuda katılımı talep etmek, benim için de zordu. Sözgelimi, hayır işleri için ya da ortaklığa dayanan bir proje için onların kapısını çalmak, zaman zaman zor gelebiliyordu. Ama bu duyguyu zaman içinde yenmeye çalıştım ve artık o kadar zorlanmıyorum.

Öncelikle kendime inanmayı öğrendim. Benim içinde olduğum bir proje önemliydi ve başka insanlara anlatmaya da değerdi. Başka insanlara anlatmaya değer görmediğim bir projede benim de yer almamam gerekirdi.

Bazen insanların kaprislerinden çekiniriz ve onlardan projelerimiz konusunda katılım talep edemeyiz. Aslında bir insandan, bir konuda katılım beklerken, onun esiri olmayı da vaad etmiyoruz. Sözgelimi, evlenme teklifi, elbette “kölenizim” anlamına gelmez. Bu açıdan, insanlara bir proje götürürken onlar için de yararlı olduğuna inanarak gidiyoruz. Kayıtsız şartsız onların söyleyeceklerini yapmak için gitmiyoruz. Dolayısıyla ortak bir anlaşma noktası bulmamak ta mümkün ve doğaldır.

İçinde olduğunuz ve yararlı olduğuna inandığınız her projeyi insanlara götürün derim. Özellikle de bir şeylerden şikayet eden, negatif enerji sızdıran insanlara gidin. Ya size katılacaklar ya da artık sizin yanınızda şikayet etmeyeceklerdir.

Gençlerin gittikçe kötüye gittiğini söyleyen insanlara, istedikleri gibi gençler yetiştirmek için burs vermelerini, okul yapımlarına katkıda bulunmalarını teklif edin. Bakalım ne yapacaklar? Korkmayın, onlar düşünsün. Sabah akşam şikayet ettikleri konularda bakalım samimiyetle harekete geçecekler mi? Sadece “mızıldanmayı” mı yoksa gerçekten çözümün bir parçası olmayı mı seçecekler?

Zaman zaman dostlarımızı yitirmekten korktuğumuz için onlardan katılım istemeyiz. Aslında size katılmasalar da yine dost olarak kalabilirsiniz. Ama dostluğunuzu da sorgulamaya başlarsınız. Dostum dediğiniz bir insan, sizin inandığınız bir projeye destek vermiyorsa, ister istemez oturup düşünürsünüz.

Bazen da egolarımız ağır basar. İnsanlardan bir şeyler istemek, onların bazen gerçekten “saçma sapan” olan tepkilerine göğüs germek ağır gelir. İşte burada projenize olan inanç devreye girer. Projeniz gerçekten insanlık için hayırlıysa, dostlarınızı kaybetmekten korkmayın, egonuzu cebinize koyun. Yararlı ve güzel bir projede içindeyseniz, yeni dostlar sizi bulacaktır.

İnsanlardan isteyin. Dünya daha güzel bir yer olacaksa, bu sadece bizim sayemizde olmayacak. Sözgelimi uyuşturucuya karşı ve etkili bir projenin içindesiniz, bu projeyi herkese götürün. Herkesin sevdikleri, akrabaları ya da çocukları tehdit altında değil mi? Bu onların da sorunu değil mi? Neden onlar da bu projeye katılmasınlar? Onların çözümün bir parçası olmama lüksü var mı?


Ben insanlardan katılım talep ediyorum. Katılımda bulunmazlarsa başka insanlara gidiyorum. Bir başkasına, bir başkasına daha.

Ya benimle birlikte yürüyorlar ya da artık yanımda şikayet etmiyorlar. Size önerdiği ciddi bir çözümü reddettiğiniz birinin yanında, şikayet eder misiniz?

Benimle birlikte yürümeleri ya da en azından yanımda negatif şeyler konuşmamaları da iyi şeyler. İkisi de güzel. Siz ne dersiniz?
-------------------

www.suskunadam.blogspot.com

------------------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com

Saturday, October 29, 2005

NEDEN İNSANLAR KONUŞURKEN YABANCI KELİMELER KULLANIRLAR?


Yıllarca İngilizce öğreten birisi olarak Türkçe konuşurken yabancı kelimeler, sözgelimi İngilizce kelimeler kullanmaktan kaçındım. Aslında, hangi kelimelerin yabancı olduğu, hangilerinin olmadığı sıkça tartışılıyor. Benim bu yazımda sözünü ettiğim kelimeler daha çok sesletimiyle ve kullanıldığı bağlam açısından, yabancı oldukları hemen "sırıtan" kelimeler. Sözgelimi, “bugün off oldum” ifadesinde yer alan “off” kelimesi gibi. (Not: bu cümleyi kullanan birisi, gününün verimli geçmediğini anlatmaya çalışıyor)

Türkçe konuşurken "sırıtan" yabancı kelimeler kullanmanın bir kaç sebebi olduğunu düşünüyorum:

Birincisi, Türkçe’de karşılığı olan kelimeleri kullanmak konusundaki dikkatsizliktir. Yabancı kelimeyi çok duyan veya yabancı dil öğrenen kişiler bunu yaparlar. İnsanlar yeni öğrendikleri kelimeleri ağızlarından kaçırabilirler. Bu mazur görülebilir. Ama sıkça tekrarı açık bir zaaftır.

İkincisi, konuşmalarında yabancı kelimeler kullanan birisi ana dilini de iyi bilmiyor olabilir. Elimizde bulunan parçalı kumaşları birleştirip, sözgelimi masa örtüsü yaptığımız gibi, onlar da tam olarak bilmediği iki dili de birleştirip dertlerini anlatmaya çalışmaktadırlar. Ana diline hâkim olmayanlar, yabancı kelimeleri sıklıkla kullanırlar. Bu türden insanlar, sözgelimi İngilizce konuşurlarken de Türkçe kelimeler kullanırlar. Çünkü ne anadillerini ne de yabancı dili tam olarak bilmediklerinden, bir oradan bir buradan devam ederler.

Üçüncü sebep de bugünlerde zayıf düşürülen Türkçemizdir. Sadeleştirme adına güdükleşen bir Türkçe’yle konuşuyoruz. Sözgelimi Türkçe’de tartışma diyoruz. “Babamla tartıştık” diyen birisinin babasıyla kavga mı ettiğini, yoksa fikir alışverişi mi yaptığını anlamak mümkün değildir. Halbuki müzâkere, münâzara, münakaşa v.s gibi kelimeler sadeleşme kurbanı olmasalardı, bu kadar sıkıntı yaşamazdık. Oysa İngilizce’de nüans belirten bir yığın kelime vardır. (Discussion, despute, debate v.s)

Dördüncüsü, bazı meslekî alanların bizim ülkemizde değil başka ülkelerde doğmuş olmalarıdır. Sözgelimi, internet kavramının kendisinin ve onunla ilgil ibir çok kavramın-terimin İngilizce olması neredeyse kaçınılmazdır. Türkçeleştirmeye çalıştıkça da konu daha bir karışık hâl alıyor. Bu durumda ne yapılabilir, uzun uzun tartışmak, müzakere etmek gerekiyor.

Çok acıdır ki, bana “İngilizce, Türkçe’den daha zengin sanırım” diyen öğrencilerim olmuştur. Burada biraz haksız bir durum da vardır. Bunu söyleyen öğrencilerimin bazıları aslında Türkçe’yi bilmemektedirler. Yani, fikir dünyaları bazı kavramları kendi anadilinde öğrenmeye mecbur kalmamıştır. Kendi ana dilinde roman okumadan, yabancı dilde romanlar ya da metinler okuyunca, bazı kavramlarla önce yabancı dilde tanışmıştır. Aslında ana dilinde de olan bu kavramların, İngilizce’nin veya başka bir dilin malı ve zenginliği olduğunu sanmaktadır.

Anadilimizi tanıyalım. Bu ifade “yerli malı kullanalım” gibi bir ifade oldu, ama siz benim ne demek istediğimi sanırım anlıyorsunuz.
-----------
www.savassenel.com
-----------
Yorumlarınız için:
MSN: savassenel@hotmail.com

İNSANLARI KAYNAKLARA ULAŞTIRMAK O KADAR ZOR MU?


Her yerde, ama her yerde konuşan insanlar var. Bu insanlar anlatıyor, anlatıyorlar ama üzerinde durdukları konuyla ilgili bir kitap, bir film ya da başka bir kaynak önermiyorlar. Problem nedir?

Tamam, bazı konularda kaynak verilmez. Mesleki sırlar olabilir. Ama neden öğretmenler, sözgelimi kitaplar, dergiler önermezler? Bir insan sevdiği bir konu hakkında saatlerce konuşur da, neden o konu hakkında herhangi bir kaynak tavsiye etmez?

Bırakalım karşımızdaki insan kendisi bulsun, kendisi anlasın biraz. Hiçbir şeyi olduğu gibi yansıtamayız zaten. İnsanlar bizim anlattığımızla yetinmesinler, gitsinler kaynaklardan öğrensinler. Belki de konunun benim ilgimi çeken tarafı onun ilgisini çekmiyor, belki benim anlatmayı unuttuğum bir şey, ona daha ilginç gelecek. Bu, sizin kontrolünüzde olan bir şey değildir. Bir konunun ne tarafları size yakın gelirse onlardan söz edersiniz. Elimde menü varken, ben neden ona menüyü vermek yerine sadece hoşuma giden yemeklerin adlarını sayıyorum.

Tabi akl-ı evvel bazı insanlar, buna tembellik diyecekler. Tembel olmadığımı ispatlamak için anons hoparlörü mü olayım? Öğrencilerim geliyor, bana soru soruyorlar. Onları daha iyi bilen birine götürüyorum, ya da bir kaynak öneriyorum. Otursun saatlerce inceleyebilsin, bana yeni sorularla gelebilsin diye. Bir insana kaynak önermek aslında başınıza iş açmaktır. Okuyan, araştıran birisi, size daha çok soruyla gelecektir. Bakalım o soruları cevaplamak ya da cevapların olduğu kaynakları bulmak o kadar kolay olacak mı?

Eğitimciler, verecek bir mesajı olan ağabeylerim ablalarım, saatlerce konuşmanıza gerek yok. O vaizlerin, hatiplerin işi. Her soruya bir kitapla, bir CD, bir kaset ya da bir web adresiyle karşılık verebilirsiniz. Yormayın kendinizi deli gibi, insanları kaynağa ulaştırın.

Ama insanları kaynaklara ulaştırmanın da incelikleri var. Önce konu hakkında kısaca bilgi verebiliriz. İnsanları yönlendirmek, kaynakları nasıl kullanacaklarını anlatmak gerekir. Ama bir kitaptan, dergiden ya da başka bir araçtan öğrenebilecekleri şeyleri insanlara saatlerce anlatmayın. Yazık zamanınıza. Ciddi olarak soruyorlarsa, nasılsa gidip kaynağı incelerler. Ciddi değillerse boş verin gitsin. Sadece üç beş dakikalık bir sohbet için sizi kullanıyorlar demektir.

Bana insanlar sık sık nasıl İngilizce öğrenilebileceklerini sorarlar. Aslında bu, refleks bir tavırdır. Bir İngilizce öğretmeniyle tanışan kişiler, refleks olarak, düşünmeden ve aslında cevabıyla da pek ilgilenmekleri halde bu nasıl İngilizce öğrenebileceklerini soruverirler. Fakat ben, daha çok kartımı veririm. Başka zaman beni aramasını söylerim. Geri dönen elbette azdır. Ayaküstü verdiğim bilgi, zaten hora geçmeyecektir. Hem bilginin manevi değeri düşer, hem ben kendimi boşa yormuş olurum.

Bana sözgelimi ticari projemle (elektronik ticaret) ilgili soru sorarlar. Hemen bir site adresi veririm. Konuyla ciddi olarak ilgileniyorlarsa, randevu alırım. Randevu vermeyi ya da verdiğim bir kitabı ya da dokumanı incelemeyi reddediyorlarsa, hiç kendimi yormam. Konuyu değiştiririm. Her şeyi manav tezgahındaki meyveler gibi “mıncıklayıp” bırakmaya alışmış olan populist insanlarla zaman kaybetmeye gerek yok diye düşünürüm.

İlgilendiğiniz hiçbir şeyi, ayak üstü sohbetlerin konusu yapmayın. Karşınızdaki insanların ciddiyetine inanmadan, bilgi vermeyin. Bilgi kutsaldır ve ciddiyetle talep edenlere verilir.
-----------

www.suskunadam.blogspot.com


-----------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com