Saturday, December 06, 2008

HERKES, HER AN BEDENSEL VEYA ZİHİNSEL ENGELLI BİRİSİNE DÖNÜŞEBİLİR!


Bir gün Sirkeci’de tramvaydan inmiştim ve platformla zemini birleştiren basamakları hızlıca adımlıyordum. Bu sırada, yakınımdaki yaşlı bayan dikkatimi çekti. Bu bayan, merdivenleri inerken oldukça temkinli davranıyordu. Durumu görünce, ona doğru yaklaşıp isterse kendisine yardımcı olabileceğimi söyledim. O da bana tebessüm ederek: “Sevinirim beyefendi” dedi. Sonra onun koluna girdim ve basamakları birlikte ve yavaşça inmeye başladık. Sohbetimiz esnasında, yanlış hatırlamıyorsam, iki ayağının da protez-takma olduğunu öğrendim. Basamaklardan ağır ve temkinli bir şekilde inmesinin sebebi buymuş.

Ona vapur iskelesine kadar eşlik ettim. Hayatımda rastladığım en hayat dolu kişilerden birisiydi diyebilirim. Bedensel engelini hayata “kahretmek” için sebep olarak görmüyordu. Tersine bu engelli hâlini, Allah’ın kendisine verdiği bir sınav olarak algılıyordu. O, bu inancını dile getirmemişti, ama ben onda bu tavrı görebiliyordum. İskeleye geldiğimizde, onunla aynı vapura binecek olan bir gençten, bu bayana yardımcı olmasını rica ettim. Sonra onlara veda edip kendi yoluma koyuldum.

Bir akşam, ofisimin olduğu binaya girerken koltuk değnekleriyle yürüyen birisi bana doğru yaklaştı ve merdivenleri inebilmesi için kendisine yardımcı olmamı rica etti. Kendi başına inemiyordu, çünkü dizleri kolayca bükülmüyordu. Daha sonra da abdest alması için yardım etmemi rica etti ve ben de yardımcı oldum. Sonra da koltuk değneklerine yaslanıp-yürüyerek kaldığı odaya gitti. Bu arada bana bolca teşekkür ve dua etti. Bir ara onu Üsküdar’da yeşillik ve temiz bir yerde, teyemmüm ederken, yani ellerini toprağa veya tozlu zemine sürerek abdest alırken gördüm. Belli ki, abdest alması için ona yardımcı olacak birisini her zaman bulamıyordu ve bu yolu seçiyordu.
Bir yaz döneminde iki üniversite öğrencisine İngilizce dersleri veriyordum. Bir akşam dersten sonra, o zamanlar üniversite hazırlık öğrencileri olan bu iki delikanlıyla yemek yerken aşağı-komşu daireden gelen gürültüler duydum. Bu gürültülerin sebebini sorunca, aşağıdaki ailenin iki zihinsel engelli çocuğu olduğunu ve bu çocukların evdeki eşyalara veya duvarlara vurduklarını öğrendim. Çocuklar zarar görmesinler diye evdeki eşyalar azaltılmış ve ve duvarlar da belli bir yere kadar kalın kumaşlarla kaplanmışlardı. İşin ilginç olan yanı, bütün apartman ahalisi bu duruma sabırla tahammül ediyorlardı. Söz konusu iki zihinsel engelli çocuğu görmedim, ama bütün akşam yaptıkları gürültüyü duymuştum. Anne ve babaların ne kadar büyük bir ve sıkıntı çektiklerini düşünmek bile beni bunaltmıştı.

Yine bir gün otobüse binmiştim. Girişte “küçük” bir adam öylece bekliyordu. “Cücelik” dediğimiz soruna sahipti. Boyu çok kısa olduğu için otobüsteki oturaklardan birisine çıkıp-oturamıyordu. “Yardım ister misiniz?” diye sordum. Mahcup bir hâlde başıyla “evet” işareti yaptı. Sonra onu omuzlarından tutup, koltuğa oturttum.

Okurlarım arasında da bedensel engelli kişiler var ve onlarla yazışıyoruz. Bu kişilerden birisi de Nazan Buğday Hanımefendidir. (Yukardaki resim ona aittir.)Kendisi 24 yaşında, hayatı boyunca yürümemiş ama kendi ifadesiyle “yürüyen ve hatta koşan bir yüreğe” sahip. Nazan Hanım, engelini asla bir bahane olarak görmemiş. Bir köyde yaşamasına rağmen ilk önce 8 yıllık eğitimi daha sonra da ailesinin sevecen bir tutumla verdiği destekle liseyi dışardan bitirmiş. Şiirler yazmış ve hâlen yazmakta, bu şiirlerin bir kısmını “Yeşeren Umutlar” ve “Gözlerinin Kitabını Okudum” adlı kitaplarda toplamış. Ayrıca yerel bir gazetede köşe yazarlığı yapıyor ve kendisi gibi engelli kişilere, hayata karşı olumlu bir tavır beslemeleri konusunda destek oluyor. Sohbetlerimiz sırasında, üzgün olduğu zamanlar da bile, umutsuz veya yılgın olduğunu görmedim.

Bedensel engelli kişilere karşı duyarlı olmamın en büyük sebebi, hayatımda yer almış olan ilk bedensel engelli kişinin büyük kız kardeşim, yani ailemden birisi olmasıdır. Küçük yaşlardayken, işitme engelli olduğu için konuşması da düzgün değildi ve bir şey istediğinde onu anlatana kadar sıkıntı çekiyor ve ağlıyordu. Merhum annem, ona karşı her zaman sabırlı davranmış, bize de aynı tavrı benimsetmiştir. Kız kardeşim, daha sonra ilkokula gitti ve ardından evde eğitim aldı ve daha sonra konuşması nispeten düzgün bir hâle geldi. Ailemizin ona karşı takındığı anlayışlı, ama kişiliğine karşı saygı dolu tavır dolayısıyla, kendisiyle barışık ve insan ilişkileri oldukça kaliteli birisi oldu. Ben de, konuşmasının düzelmesi için ona bol bol kitap okutup, onu dinlediğimi hatırlıyorum. Bir gün, ben veya annem, hangimiz tam hatırlamıyorum, onun tezhip yapabileceğini düşündük ve bir kursa başlamasını sağladık. Şu anda başarılı bir müzehhiptir.

Bedensel engelli kişilerle karşılaşmak veya iletişim hâlinde olmak, zamanla üzerime is gibi sinmiş olan ve bazen şımarıklığa varan rahatlığı biraz olsun temizler. Başarılarımızın veya günlük koşuşturmalarımızın içinde “kahraman havasına” girip, “havalı” insanlara dönüşürüz. Sanki bize bir şey olmayacakmış ve hatta olamazmış gibi davranırız. Hâlbuki kafamıza düşen bir kiremit veya dikkatsiz bir sürücü, bizi bir anda engelli birisine dönüştürebilir. Varlığının farkına varmaksızın ve değerini bilmeksizin kullandığımız, hatta bazen nerdeyse “sömürdüğümüz” bir organımız veya zihinsel bir fonksiyonumuz işlevselliğini yitirebilir.

“Bazı şeylerin kıymetini anlamak için onları kaybedene kadar beklememiz gerekmiyor” diye düşünüyorum.

Yanlış mı düşünüyorum?
---------------------------
www.savassenel.com

--------------------------
Konuyla İlgili diğer yazılar, öneriler: Görmek istediğiniz linkin adını tıklayınız:
Nazan Buğday’dan Şiirler
Nazan Buğday’ın Köyü: Karakasım Köyü-Edirne
Bize panik Yapmak mı Öğretiliyor?
Gerçekten Çaresiz Olduğu İçin Değil, Çaresizlik Duygusuyla Ölmek!
-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
MSN:
savassenel@hotmail.com

savassenel@yahoo.com

Labels: , ,

Saturday, July 19, 2008

KİTABI ÇIKMIŞ OLAN BİR YAZAR, DOSTLARINDAN, ARKADAŞLARINDAN VE ÖĞRENCİLERİNDEN NE BEKLER?


Arkadaşlarım, dostlarım veya öğrencilerim bana kitap satışlarının nasıl gittiğini soruyorlar. Ben de “iyi gidiyor” diyorum. Hâliyle mutlu oluyorlar. Bana kitabım hakkında bu soruyu soranların çoğu kitabımı almış oluyorlar. Fakat bazıları da kitaptan haberleri olduğu hâlde, kitabımı almamış bulunuyorlar. Ama her nasılsa kitabımın çok satmasını can-ı gönülden istiyorlar! Kitabımın iyi sattığı haberiyle yaşadıkları mutluluk, onlara kendi olası katkılarını unutturuyor. “Nasılsa kitap satılıyor, ben kitabı almasam da olur” hissine kapılıyorlar.

Onlarla aramızdaki hukuk açısından bakarsak, bu durum bana “şaka gibi” geliyor ve bana bu şaka yapıldığında, şakayı yapan kişiye yukarıdaki resimdeki gibi bakmaya başlıyorum!

Başka bir deyişle bu, bir çiçeğin büyümesini yürekten istediğini söylemek, ama ona bir damla su vermemek gibi bir şey! Halbuki bu kitap-çiçek çok su götürür!

İnsanların daha iyiye gitmesini istedikleri bir konuda, aslında katılımcı olabileceklerini unutmaları nadir bir olay değil. Bunu her yerde görebiliriz. Bir konuyu geliştirebilecek kişilerden birisi olduğumuz hâlde, kendi rolümüzü nedense unuturuz veya kendi katkımızı önemsiz görürüz. İyi bir şeyin gelişimine katkıda bulunmak, sanki başkalarının görevi gibi gelir. Halbuki, sizin attığınız veya atacağınız adım da çok önemlidir.

Kendisiyle sohbet ederek saatlerinizi harcamaya hazır olduğunuz birisinin kitabını almıyorsanız, aklıma şu gelir: Paranız zamanınızdan daha kıymetli demektir. Bu da bir dostunuz olarak beni kendi adıma değil, sizin adınıza üzer. Çünkü zaman paradan kıymetlidir. Dolayısıyla bu düşünce tarzına ulaşmış olmanızı veya en yakın zamanda ulaşmanızı diliyorum.

Elbette paranızı saçıp-savurun demiyorum. Bu hiç de akıllıca bir öneri olmaz. Ama bir yazarın iyi niyet ve temennilere ihtiyacı olduğu kadar, tirajı yüksek kitaplara da ihtiyacı vardır. Burada temel ilke şudur: Benim fikirlerimin başkalarına yararlı veya bir şekilde kazanım olduklarına inanmalısınız. Tavsiyedeki samimiyetin temel göstergeleri şunlardır: Tavsiye edilen ürünün, hizmetin veya eserin yararlı olduğuna inanmanız ve onu kullanmak üzere para harcamanız. Unutmayın insanlar güzel konuşmalardan değil, yaptıklarınızdan etkileniyorlar ve sizler de öylesiniz!

Türkiye pazarına kısa bir zaman önce girdikleri hâlde başarıyı yakalamış olan katlı pazarlama şirketlerinin sırrı buradadır. Distribütörlerine ürünleri önce kendilerinin kullanmalarını, ürünleri ve hizmetleri tanımalarını, sonra tavsiye etmelerini öneriyorlar. Bazı “uyanık” kişiler, bunu da pazarlama numarası olarak açıklasalar da, bu basit bir “kurnazlık” değil, çok mantıklı bir “pazarlama taktiğidir.” Evet taktiktir, ama “kurnazlık” ve “aldatma” içermiyor.

Özetle, bana kitap satışlarımın nasıl gittiğini soran kişilere, ilgilerinden dolayı müteşekkir olduğumu söylemek isterim. Ama kitabımı kendisi almış bir şekilde bana bu soruyu soranlara daha fazla müteşekkirim! Hatta bazıları herhangi bir şekilde bir dostlarına hediye vermekleri gerektiğinde, kitabımı hediye ediyorlarmış. Bir öğrencim bunu Babalar Gününde yapmış!

Kitabımı satın alıp, okuyup tavsiye edenlere daha çok müteşekkirim diyorum çünkü onlar sayesinde, yazmaya ve okumaya daha fazla zaman ayırıp, daha çok eser verebilirim. Girişimcilere, karmaşık piyasa koşullarında yaşadıkları “travmayı” atlatmaları, gençlere hedefleri konusunda ve daha bir çok kişiye bir çok konuda daha fazla yardımcı olabilirim. Ünlü olmak mı? Onu hiç sevmedim. Ünlü olmak, benim yolumun sonu değil, olsa olsa “katlanmak” zorunda kalacağım ve “bunaltıcı” bir yan ürün olabilir.

Kitabımı büyük kitapçılarda, internet mağazalarında bulabilirsiniz. Gittiğiniz bir kitapçıda raflarda kitabımı göremezseniz, mutlaka görevlilere sorunuz. Bir yerlerden bulup-getiriyorlar!
------------------------
www.savassenel.com
------------------------
Konuyla İlgili diğer yazılar, öneriler: Görmek istediğiniz linkin adını tıklayınız:
Hayatı Iskalama Lüksün Yok!

Labels: , , , ,

Tuesday, June 17, 2008

HERKES, KİTAP OKUMAK İÇİN BİR VEYA DAHA FAZLA SEBEP BULABİLİR…


Mahallemizdeki büfeden su alırken, büfede duran arkadaşın bir kitabı ciddiyetle okuyor olması dikkatimi çekti. Onu daha önce kitap okurken görmemiştim ve aslında bana, kitap okumayı pek sevmeyen birisi olduğu hissini vermekteydi.

Bu durumda meraklandım ve okuduğu kitabın konusunu sordum. O da: “Aslında kitap okumuyorum, papağanlarla ilgili bilgi topluyorum. Yeni aldığım İki tane papağanım var” dedi. Sanırım: “Bu kitabı, kitap okumuş olmak için okumuyorum. Asıl amacım papağanlar hakkında bilgi almak” demek istemişti. Ben de hazırcevaplık yapıp: “Kimse kitap okumuş olmak için kitap okumaz. Herkes bir şeyleri tanımak veya anlamak için kitap okur. Sen papağanları tanımak için kitap okuyorsun, ben insanları tanımak için okuyorum. İkisi de güzel” diyecektim ki, son anda vazgeçtim. Almış olduğum suyun parasını verdim ve hayırlı işler dileyip oradan ayrıldım.

“Kitap okuyamıyorum”, “kitap okumayı sevmiyorum” veya “kitap okumam” gibi cümleler her zaman içimi acıtırlar. Bu türlü cevaplara üzülürüm. Okuduğum kitapların bana neler kazandırdıkları aklıma gelir ve kitaplardan uzak bir hayat süren kişilerin nelerden mahrum kaldıklarını düşünürüm. Benimkisi kendini beğenmişlikten gelen-snob bir duygu değildir, kitap okumayan kişilerin hayatta neleri ıskaladıklarını düşünmekten dolayı hissettiğim garip bir hüzündür.

Sebepsiz yere kitap okunmaz ve kitap okuyanların çok haklı sebepleri vardır. Okuma alışkanlığı olmayanlar bu konuda konuşurlarken, kitap okumanın “lüks” tüketim olduğunu ima ve bazen de ifade eden bir tutum takınırlar. Sanki çok meşguldürler de kitap okumak gibi “lüks” bir etkinliğe ayıracak zamanları veya paraları yoktur! Peki gerçek bu mudur?

Gerçek bu değildir. Herkesin kitap okumak için bir sebebi veya sebepleri vardır, ama insanlar bunun farkında olmayabilirler. Kendilerine “kitap okumak için ne gibi bir sebep var?”, “hangi konuda veya konularda kendime yetmiyorum?” gibi sorular sormadıkları için onları okumaya teşvik eden cevapları da olmaz. Yoksa kimse “hiçbir işim yok, bari kitap okuyayım” diye kitap okuyucusu olmuyor.

Neden kitap okumaya başladığımı ve bu alışkanlığımı neden sürdürdüğümü düşündüğümde, “kitap okumak için okumak” gibi bir sebep aklıma gelmiyor. Sözgelimi ilk kitabımı içindeki resimler ilgimi çektiği için ve hikâyeyi merak ettiğim için merhum anneme okutmuştum. Çünkü küçüktüm ve okumayı bilmiyordum. Sonraki kitapları yine anneme veya babama okutmamın sebebi, önceki kitapları dinlerken keyif almış olmamdı.

“Yuki” adlı bir çizgi roman kahramanıyla tanıştığımda, yine kitap okumak için değil Yuki’nin maceralarından keyif aldığım için okumuştum. Sonraki dönemlerde de bir sebeple kitap okudum; önemli birisini tanımak, bir konuda bilgi almak, eğlenmek, gülmek veya duygulanmak için kitap okudum. Belli bir amacım olmadan da elime kitap alıp-okumaya başladığım zamanlar oldu, oluyor ve olacak da. Çünkü kitapların bana illa ki bir şeyler vereceklerini artık biliyorum.

Özellikle çocukken bana kitap okunmasını isteyişimin ve daha sonra bizzat okuyuşumun sebebi, hep kitap okumanın ötesinde bir amaç için olmuştur. Çocukların, sözgelimi, meyve yemelerinin sebebi, yararlı olması veya günlük olarak belirli bir porsiyon meyve yemeleri gerektiğini bilmeleri değildir. O yaşta vitaminler, posalı besinler yemenin yararları vs hakkında fazl abir şey bilmezsiniz. Sadece hoşunuza gittiği için meyve yersiniz. Bir çocuk için kitap okumak da meyve yemek gibidir.

Büyüyünce ise daha bilinçli, faydacı ve seçici olursunuz. Artık somut yararlar için kitap okursunuz. Çünkü geliriniz ve zamanınız sınırlıdır. Her şeye para ve daha önemlisi zaman harcayamazsınız. İlgilendiğiniz alanlarda kitaplar okumak size daha verimli bir etkinlik olarak gelir.

Bu sebeple, kitap okumaya teşvik etmek istediğim kişilerin ilgi alanlarını göz önüne alır ve onlara kitap okumaları için bir sebep göstermeye çalışırım. Sözgelimi silahları seven bir öğrencime, silahların tarihçesi üzerine yazılmış çok güzel bir kitap hediye ettim. Futbolla ilgilenen bir öğrencime, bir zamanlar Galatasay’ın teknik direktörlüğünü yapmış olan Alman futbolcu ve teknik direktör Jupp Derwall’ın Türkiye ile ilgili anılarını anlattığı bir kitabı vermiştim. Mizahtan hoşlanan ve mizahçı olmak istediğini söyleyen bir öğrencime de Rıfat Ilgaz’ın “Hababam Sınıfı” adlı kitabını önermiştim. Bu örnekleri daha da çoğaltmam mümkün. Bunları yaparken, söylemek istediğim şuydu: “Senin de kitap okumak için mutlaka bir sebebin vardır ve bu sebebi bulmanda sana yardımcı olmak istiyorum.”

Kısaca hiç kimse “kitap okumuş olmak” için kitap okumuyor. Herkesin bir veya daha fazla sebebi var. Daha önce de belirttiğim gibi, kitaplardan uzak yaşayanlar, aslında bu sebeplerin farkında değiller.

Dilerim sebeplerini geç kalmadan keşfederler.
---------------------
www.savassenel.com
---------------------
Konuyla İlgili diğer yazılar, öneriler: Görmek istediğiniz linkin adını tıklayınız:

Labels: , , ,

Monday, April 21, 2008

ARTIK BAZI YAZILARIM BURADA OLMAYACAKLAR; BİR KİTABA TAŞINDILAR!


Bugünlerde farklı bir sevinç yaşıyorum. Bu bloglarda görmeye alışkın olduğunuz yazıların bir kısmı buradan ayrıldılar. Buradan "taşınmış olan" yazılarım, Neden?Kitap Yayınevi’nden çıkmış bulunan “Hayatı Iskalama! Lüksün Yok” adlı kitapta toplandılar. Kitapta yer alacak yazıların içeriklerini çıkarıp, onların yerlerine kitabın kapak resminin de yer aldığı duyurular koyduğum için, hangi yazılarımın kitapta yer almış olduklarını sizler de görebilirsiniz. Kitabımı şu anda özellikle www.kitapyurdu.com adresinden, diğer internet kitap sitelerinden ve kitapçılardan edinebilirsiniz.

Kitaba doğru giden yazılarım, bir dostun önerisini dikkate almamla birlikte başladı. Sevgili arkadaşım Gökhan Yorgancıgil, bundan yaklaşık 3 yıl önce bana, kendime ait bir web sitesi açmakta ağır davrandığımı, istersem bloglarda yazabileceğimi söyledi. Ben de hemen internette bir blog açtım ve sonra o blogların sayısı 15’i buldu. İlkokuldan beri süregelmiş olan yazma alışkanlığım, böylelikle internete taşınmıştı.

Benim kendilerini çok iyi tanıdığım, ama beni hiç tanımayan bazı kişiler, (herhangi bir yazılı metinden yararlanabilecek bir bakış açısına sahip olmadıklarından olsa gerek) yazarlığın herhangi bir yararı olmadığını söylemişlerdi! Bu tür kişilerin söylediklerine burada yer vermemin sebebi, onların bu yöndeki düşüncelerini önemsemem değildir. Sizin de olumlu ve uzun vadeli çalışmalarınızla ilgili olarak bu tür yorumlar duyabileceğinizi ve vaz geçmemeniz gerektiğini vurgulama arzumdur. Ben yazmaya devam ettikçe, okurlarım beni buldu. Yazılarımın bir çok kişiye umut ve yeni açılımlar vermiş olduklarını görmüş oldum.

Derken, bir gün elektronik posta adresimde bir mesaj gördüm. Bu mesajda, Neden?Kitap Yayınevi’nin
Kıymetli Halka İlişkiler Sorumlusu Nazar Çiftpınar Hanımefendi, yayınevi olarak yazılarımla ilgilendiklerini ve yazılarımın bir kısmını kitap hâline getirmek istediklerini belirtmişlerdi. Ben de yayınevinin web sitesini inceledikten sonra, görüşebileceğimizi söyledim.

Daha sonra yayınevinin web sitesini inceledim ve ortak çalışmalar yapmaya hazır bir şekilde, Necati Bey ve Nazar Hanımla görüştük. Yazıların kitaba dönüşme serüveni bugüne geldi.

Bu kitabı, hayata gerçekçi ama bir yandan da olumlu bir perspektiften bakmayı becerebilen veya beceremeyen herkese önerebilir veya hediye edebilirsiniz. Ben, hayatın gerçeklerinden hiç de habersiz olmadığımı, aksine bu gerçeklere dair ciddî ve bazen de beni çok hırpalayan bir farkındalık taşıdığımı ve bunlarla birlikte yine de iyimser olabildiğimi düşünüyorum. Bu yazılarda romantik bir iyimserlik değil, acısı çekilmiş bir iyimserlik göreceksiniz.

“Olumlu mesajlar vermek kolay! Siz benim yaşadıklarımı nerden bileceksiniz?” tarzı ifadeler için cevabım da hazır!: “Sizler de benim yaşadıklarımı bilmiyorsunuz!” Bu yazılar, size arabesk gelebilecek bir tabirle "hüzün topladığı hâlde neşe dağıtmaya çalışan” bir şairin yazılarıdır.

Bu kitabı okuma kitabı olarak kullanabileceğiniz gibi, tartışma gruplarında ortak bir metin olarak kullanabilir ve fikir egzersizleri yapabilirsiniz. Hatta ders kitabı olarak bile kullanabilirsiniz. Yazılar deneme türünde yazılmışlardır ve maddeler hâlinde tavsiyeler vermektense, aslında bir şeyleri paylaşmayı amaçlamışlardır! Bu denemelere, yazarın yüksek sesle düşündüğü yazılar olarak da bakabilirsiniz.

Kitabım çıktığında onu çocuklarımdan birisi gibi bağrıma bastım. Çünkü bu yazılar ve sonunda onların bir kısmının toplandığı bu kitap, benim eserlerim gibi görünseler de, aslında onlar da, çocuklarım gibi, birer hediyedirler.
--------------------------
www.savassenel.com
--------------------------
Konuyla İlgili diğer yazılar, öneriler: Görmek istediğiniz linkin adını tıklayınız:
"Hayatı Iskalama Lüksün Yok!" adlı şiir
Nazım Hikmet Ran Hakkında
Gökhan Yorgancıgil Hakkında
Gökhan Yorgancıgil ile yapılmış olan bir öportaj
www.kitapyurdu.com
Neden Yazıyorum? Zorum Nedir?
Size “deli”, Bana “Yazar” Derler!
Madem ki Zekîyim, O Hâlde Kitap Okumama Gerek yok! (mu?)
Okumadan Yaşanır mı?
Kitap Satın Almak, Araba Satın Almaktan Daha Zor (mu?)
Kitaplardan neler Bekliyoruz?
Okuma Etkinliğinden Tasarruf Edilir mi? Kumdan kale yapılır mı?
Kitaplar Hep Aynı Şeyleri mi Söylerler?
Çok Kitap Okudum da Hayatım Değişti!
Kitaplarla Anılmak İsterim! Fena mı Ederim?
Kitaplar Teorik Şeyler midir?
Okumanın Bana Çocuklukta Kazandırdıkları
Çocuklar Okumayı Sevebilirler mi?
-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
MSN: savassenel@hotmail.com
savassenel@yahoo.com

Labels: , , , , , , ,

ŞAİRLERLE İLGİLİ ANILARIM


Bundan yaklaşık 28 yıl önce, 1980 yılında, lise bir öğrencisiyken, Erenköy’de bir çay bahçesinde arkadaşlarımla oturuyordum. Bir ara bizden yaşça büyük olan birkaç arkadaşımız yanımıza geldiler ve “Üstadı ziyarete gidiyoruz, siz de gelin” dediler. Ben “üstad” dedikleri kişinin kim olduğunu sordum. Onlar da bu kişinin (merhum) Necip Fazıl Kısakürek olduğunu belirttiler. O zamanlar Necip Fazıl Kısakürek’in yazıları, şiirleri veya kim olduğu hakkında hiç bir fikrim yoktu. Dolayısıyla, bu ziyaretin ne kadar önemli ve değerli bir şey olduğunu idrak edemedim. Hiç kimse de bana: “sen de gel, gelmediğin için sonra pişman olursun” demediği ve gitmem için ısrar etmediğinden, o gün, bu büyük şair ve düşünürün evine kadar gidip, elini öpme fırsatını kaçırmış oldum.

Tabi ki ondan sonra şiirle, dolayısıyla, Necip Fazıl Kısakürek’in ve daha bir çok büyük şairimizin eserleriyle tanıştım.

Üniversiteden mezun olmuş ve Kadıköy’de bir dersanede çalışmaya başlamıştım. Dersanenin kayıt bürosunda oturmuş, arkadaşlarla sohbet ediyordum. Derken kapıdan İsmet Özel giriverdi. Çocuklarından birisi, benim çalıştığım bu dersanede öğrenciydi. O da dersane taksitini yatırmaya gelmişti. Ayağa kalktım ve “hoş geldiniz” dedim. Sonra sohbet etmeye başladık. Ona gayet saf bir tavırla: “Neden herkes şiirden anlamıyor acaba?” şeklinde bir soru sordum. O da benim biraz gereksiz görünen bu soruma karşılık: “Siz şiirden bayağı anlıyorsunuz, galiba” gibi hak edilmiş gibi bir cevap vermek yerine, kibarca: “Herkesin şiirden anlaması gerekmiyor, dert etmeyin” gibi gayet nazik ve güzel bir cevap verdi. Bu konuşmayı dün gibi hatırlarım.

Bir ara Sezai Karakoç’un sohbetlerine gidiyordum. Ona bir soru sorma fırsatım oldu. Fakat soruyu fazlaca uzatmış olmalıyım ki, bana: “Ne soracaksanız sorun, bize bir şeyler anlatmaya çalışmayın!” tarzında bir ifadeyle çıkıştı. Daha sonra da sorumu cevapladı. Türkiye’de bu büyük şair ve yazarın şiirlerinden ve yazılarından dolaylı veya doğrudan olarak beslenmemiş tek bir aydın bile düşünemiyorum.

En ilginç anılarımdan birisi de Cahit Zarifoğlu ile ilgilidir. Merhum, benim arkadaşlarımdan birisinin komşusuydu. Çok mutevazı bir kişiliği ve hayatı vardı. Bir gün arkadaşımı ziyarete gitmiştim, birlikte “menemen” yiyecektik. Arkadaşım bana: “Yahu Cahit Ağabeyi de davet edelim” dedi. Ben çok heyecanlandım. Çünkü o sıralar onun şiirlerini okuyordum ve şiirlerini okurken büyük bir haz almama rağmen, onları çok kapalı ve sembolik buluyordum. Sonra Cahit Zarifoğlu da mutevazı yemeğimize katıldı. Kendisine: “Şiirleriniz neden bu kadar kapalı?” diye sorunca, mutevazı bir şekilde açıklamalar yaptı: “Evet şiirlerim kapalıdır. Ama ben gençlere biraz daha açık yazmalarını tavsiye ediyorum” demişti. Daha sonra şiirle ilgili öneriler vermesini rica ettiğimde de, ideolojik şiir yazmaktan kaçınmamızı, bu tür şiirler yazmanın çok ciddî ve zor bir iş olduğunu, kendisinin bile bundan kaçındığını söylemişti.

Daha sonraları, Cahit Zarifoğlu’nun şiirlerini okudukça daha büyük bir keyif aldığımı ve çok duygulandığımı söylemeliyim. Bana önceleri kapalı gelen o şiirleri bugün bile tam olarak çözemiyorum. Ama beynimi ve özellikle kalbimi beslediklerinden olsa gerek ki, tekrar tekrar okuduğum hâlde bana her seferinde yeni şeyler söylüyorlar ve hissettiriyorlar.

Şairler zor insanlardır. Attila İlhan’ın bir şiirinde yer alan “Sert adamlardı/ Güneşten ışık yontarlardı” ifadesi bence şairleri en iyi anlatan ifadelerden birisidir.

Hayatınızda şiire yer verin. Aksi hâlde hayatınız çok yavan, tatsız ve “dijital” bir hâle gelir diyorum başka bir şey demiyorum!
-------------------------

www.savassenel.com
-------------------------
Konuyla İlgili diğer yazılar, öneriler: Görmek istediğiniz linkin adını tıklayınız:
Necip Fazıl Hakkında & Şiirleri
Sezai Karakoç Hakkında & Şiirleri
Cahit Zarifoğlu Hakkında & Şiirleri
İsmet Özel Hakkında & Şiirleri
Girişimciler, Neden Şiir Okumalılar?
An Geldi Attila İlhan da Gitti!
”Şair Ruhlu” Olabilirsiniz, Ama “Şair Olmak” Başka Bir Şeydir.
Yazarlık Yürümeye Benzer; Herkes Biraz Yürür Ama… (Verdiğim Yazarlık Dersleri Hakkında)
-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
MSN: savassenel@hotmail.com

savassenel@yahoo.com

Labels: , , ,

BU YAZIM, GECE KUŞLARI İÇİNDİR


Artık “gece kuşu” olduğumu ve bu alışkanlıktan vaz geçmem gerektiğini kabul etmek zorundayım sanırım. Bir konudaki bağımlılık hâlinden kurtulmanın ilk şartı, “bağımlı” olduğunuzu kabul etmektir. Merhum Sadri Alışık, bağımlılığı şöyle tarif eder: “Bağımlı olmak, bağımlı olduğunuz şeyi sürekli görme, içme, yeme veya yaşama hâli değildir. Onsuz geçen saatleriniz, onu düşlemekle veya özlemekle geçiyorsa, özlediğiniz, düşlediğiniz ve susadığınız şeyle bir tek saat geçirmeseniz bile, siz o şeye bağımlısınız demektir.” Gün boyunca ve uyumak üzere vakitlice yatağa gittiğim zamanlarda bile, aklım balkonumda veya ofisimde sabahlara kadar okuyup-yazmakta olduğuna göre ben de bir bağımlıyım demektir!

Gecenin keyfinden bir türlü vazgeçemiyorum. Bir kurumda düzenli mesai yapmak yerine, şirketlere dışardan tercümanlık yapmaya, dersler ve seminerler vermeye başladığımdan beri gece kuşu oldum. Çünkü yaptığım çalışmalar, hep zihinsel mesai ve odaklanma gerektiren konulardı. Günün hangi saatleri, böyle çalışmalar için uygundur? Elbette gecenin sessiz ve sükûn dolu saatleri! Sizce de öyle değil mi?

Kurumsal çalışma hayatımda da gece çalışmaları yapıyordum fakat son üç yıldır, gece çalışmak artık kronik bir hâl aldı. Bu yazıyı da yine sabahın dördünde, evimin balkonunda, eylül ayının merhaba dediği gecelerden birisinde yazıyorum. Yeni demlenmiş olan çayımı yudumluyorum. Hava serin ve canlandırıcı bir etkiye sahip. Komşular sahur hazırlıklarına başlamışlar ve ben yazıyorum. Aslında balkonumdaki düzeni tercüme yapmak için kurmuştum, ama kendime izin verdim ve yazılarımdan birisini yazmaya başladım. Ara sıra masamdan kalkıp ev halkının durumuna bakıyorum. Bazen küçükler su istiyorlar, onlara su veriyorum veya üstlerini örtüyorum. Galiba gece vakti evde birisinin uyanık olması çok da kötü bir şey değil!

Bu durum, bir çok insan için anlaşılmaz bir görüntü arz ediyor. Bir gün ofisime geç vakitte gittiğimde bina sorumlusu: “Ya hocam sen de herkes gibi gündüz gelsene” demişti. Gündüz başka işlerim olduğunu, ancak geceleri dingin bir kafayla yazabildiğimi veya tercüme yapabildiğimi ona anlatmak için uğraşmamış, sadece gülümseyip ofisime çıkmıştım. Sadece gülümsemenin veya sadece dinlemenin, bir şeyleri izah etmeye çalışmaktan daha kolay olduğunun uzun bir zaman önce farkına varmış durumdayım.

Balkonda veya ofisimde oturup, gecenin sessizliği içinde, telefonların veya kapının çalma ihtimalindeki zayıflığın verdiği rahatlıkla yazmak… İşte, benim en büyük keyiflerimden ve aynı zamanda zaaflarımdan birisi. Dersanede çalışırken, İngilizce sorular yazıyordum. Daha sonraları tercümeler yapmaya ve yazılar yazmaya başladım. Geceler, benim bu yazma sürecime eşlik etti. Gündüzleri de yazmayı denedim ama olmadı. Hızlı ve dolu bir şekilde bir şekilde geçip-giden günlük hayatım, buna bir türlü izin vermedi. En sonunda anladım ki gündüz biriktirip, gece yazmak benim hayat tarzım olmuştu. Her gece oturup-çalışmıyorum. Ama bir bağımlının, bağımlı olduğu şeye uzak kaldığında da onu düşünmeksi gibi, “gecenin sükuneti”, hep aklımın bir yerinde oynuyor.

Yabancı ülkelerde de bu alışkanlığım devam eder. Ertesi gün bir iş görüşmesi yoksa veya bu görüşme gündüz geç bir saatteyse, geceleri sabaha kadar açık bir mekân bulup, okuyor veya yazıyorum. Bazen de mekânın çalışanlarıyla sohbet ediyorum. Bir keresinde Almanya’da, Nürnberg’de eroin bağımlığından kurtulmuş birisiyle tanışmıştım. Uyuşturucu kullanmanın kendisini ne kadar “sefil bir hâle” getirdiğinin farkına varıp, kullandığı zehri bırakmaya karar vermişti. Bu insan, çok yıpranmış ve çok yorulmuştu. Tabiî ki profesyonel yardım da almıştı. Bu acı deneyimlerin ona verdiği dersle: “Hiç başlamamak en iyisi” demişti. Böyle gece nöbetlerinin birisinde, Frankfurt’ta kaldığımız otelin lobisinde bir İsrailli ile sohbetimiz olmuştu. Musevîlerin Osmanlı’da gördüğü ev sahipliğini bana içtenlikle anlatmıştı.

Bir keresinde Çin’de işlerimiz erken bitmişti. 3-4 günlük bir boşluk vardı. Akşamları erken yatıp-geceye doğru uyanıyordum. Oralarda da yine sabaha kadar açık bir yer keşfetmiştim. Gece on bir civarında oraya gidip, sabah üçe kadar yazıyordum ve sonra da otele dönüyordum. Güvenlik elemanları ve resepsiyon görevlileri, bana Çince öğretmek için yarışıyorlardı. Çünkü Çince telaffuzum onları güldürüyordu ve gecenin bir vakti eğlenmek de onlar için de bir değişiklikti!

Dünyanın bir çok güzel ülkesinde sabahlamayı planlıyorum. Elbette yabancı ülkelerde gündüzleri de geziyorum. Ama bence bir kenti duyumsamak için geceyi de yaşamanız gerekir. Kimbilir belki de her yabancı kent bana bir rüya gibi geliyor ve artık geceleri rüya görmek için uyumama gerek kalmıyor.

Hayat bir rüya demişler… Geceleri uyumaya ne gerek var o zaman?

(Bu yazı 2007 Ramazan Ayında Yazılmıştır)
--------------------------
www.savassenel.com
--------------------------
Konuyla İlgili diğer yazılar, öneriler: Görmek istediğiniz linkin adını tıklayınız:

Sadri Alışık Hakkında
Sadri Alışık Şiirleri
Bazı Yazılarım Burada Olmayacaklar; Bir Kitaba Taşındılar
Size “Deli” Bana Yazar Derler!
Tercüme Yapmayı Neden Seviyorum?
Neden Yazıyorum, Zorum Nedir?
-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
MSN:
savassenel@hotmail.com

savassenel@yahoo.com

Labels: , ,

Friday, April 11, 2008

BAŞARIYA KARŞI BESLEDİĞİNİZ İNANCIN ZAYIFLIĞI, SİZİ DAHA BİLGE BİRİSİ Mİ YAPAR?


Çocukken babamla olta satın almaya gitmiştik. Oltacı amcanın bize almamız konusunda tavsiye ettiği oltaya baktığımda, misinanın uç kısmına yakın yerde bir sürü olta iğnesi gördüm. Bunun üzerine çocukça bir iyimserlikle:“Yahu burada bir sürü iğne var, hepsine balık gelirse, ne olacak?” diye düşündüm. Ardından oltacı amcaya: “Kıpırdayıp duran onca balığı yakaladığımızda, nasıl düşürmeden alacağız?” diye sordum. Oltacı amca da bana: “Hele bir yakala, sonra düşünürsün!” diye cevap verdi.

Belki de oltada o kadar çok olta iğnesi olmasının başka bir amacı vardı, ama ben hepsine de balık takılır diye düşünmüştüm. Aslında, çocukça, ama bir o kadar da mantıklı bir soru sormuştum. Madem ben balık tutmaya gidecektim ve madem ki oltanın ucunda o kadar çok iğne vardı, benim de ona göre düşünmem de mantıklı değil miydi?

Çocukluğumda yaşamış olduğum bu olayı, bugünlerde hatırlamamın sebebi, genel olarak gözlemlediğim bir tavırla ilgilidir. İnsanlar, bir işi veya bir girişimi bir sürü masrafla, ama bir o kadar da zayıf bir inançla başlatıyorlar. Bu konuyla ilgili olarak verebileceğim en tipik örneklerden birisini, sizinle paylaşmak isterim:

Bir iş adamı yeni bir şirkete ortak oldu. Kendisinin de bir şirketi olduğu için, diğer şirkete vekil olarak, çocukluklarından beri tanıştıkları bir arkadaşını gönderdi. Bu arkadaşına da kârdan belli bir hisse verdi. Ama işler beklediğinden iyi gidince, arkadaşının kârdan aldığı payı çok bulup, basit bir sebepten “hır” çıkararak bu çocukluk arkadaşıyla yolunu ayırdı. Ama daha sonra, işi kendisi beceremediği için, sadece arkadaşını değil, aynı zamanda ikinci ortağını ve o yeni işi de kaybetti. Çünkü kendisinin insan ilişkileri, yolunu ayırdığı arkadaşı kadar iyi değildi, hatta hiç iyi değildi.

Burada garip olan, bir iş adamının bir işe girerken “işler sandığımdan da iyi gidebilir” düşüncesiyle değil de, “Nasılsa şimdilik bu kadar kazanamayız” düşüncesiyle hareket etmesiydi. Başka bir tabirle, işlerin iyi gideceğine dair bir inançla değil de, iyi gitmeyeceğine dair bir inançla yola çıkmıştı.

Ben planlara ve stratejiye dayanmayan iyimserlikten söz etmiyorum elbette. Ama söz gelimi İngilizce öğrenmek için bir kursa gidiyorsunuz. Bunu yaparken, “öğrenebilirim” diye değil de “öğrenemeyebilirim” düşüncesiyle hareket ediyor ve güya kendinizi bir hayal kırıklığına karşı korumak için tedbir alıyorsunuz. Kurs sizin için gerçekten verimli olmayabilir de. Ama “bu ihtimali ben önceden hissetmiştim” şeklinde düşünüp, kendi bilgeliğinizle (!) gurur duymaya hazırlanmak yerine, ciddî bir inançla yola koyulup, gerçek bir hayal kırıklığını yaşamayı riskini göze almalısınız.

Bir şey gerçekleşeceğine dair duyduğunuz inancınız, o şey gerçekleşmediğinde, size ciddî bir hayal kırıklığı getirmiyorsa, inancınız çok zayıf demektir. Zayıf inançla da hiçbir şey olmaz.

“Öyle bir hayal kırıklığına uğrayın ki, 1 hafta yataktan kalkmayın” demiyorum. Ama gururunuz kırılmasın diye, onca zaman ve para verdiğiniz bir projeden inancınız esirgemeyin. İnsanı yıkan hayal kırıklığına uğramak değildir, ona karşı verdiğimiz tepkidir. Evet, hayal kırıklığının getirdiği acı ve sıkıntıya katlanmak her zaman kolay olmuyor. Bununla birlikte hayata küsmek değil, ama hayal kırıklığı, bir şeylere inançla başlamanın muhtemel risklerindendir.

“Hiç değilse tahmin etmiştim” diyebilmek ve gururunuzu kırılmaktan korumak için, girişimlerinizi “yahu aslında başaramayabilirim de” diye başlattığınızda, zaten başarısızlığı davet etmeye de başlamış oluyorsunuz. Bir insanın bir masayı “kaldıramayabilirim” diye kavradığını düşünün. Bir başkasının da “kaldıracağım” şeklinde düşündüğünü varsayın. Bu iki kişiden hangisinin başarıya daha yakın olduğuna siz karar verin.

Peki her işe mutlak bir inançla girmek mümkün müdür? Elbette hayır. Kendimize, içinde bulunduğunuz projeye veya sisteme olan güvensilik, inancınızı zayıf düşürüyor olabilir. Fakat bu durumu görmezden gelmek veya o zaafa teslim olmak yerine, durum üzerinde ciddi olarak düşünüp inancınızı güçlendirmelisiniz. temelde zayıf ve çürük bir durumla karşı kaşıya olduğunuzu düşünüyorsanız, o girişimden vaz geçebilirsiniz de. Ama devam edecekseniz, kuşkularınızı giderecek olan yollara baş vurun. İnancınızı güçlendirecek kitaplar, kişiler veya organizasyonlarla veya hepsiyle birlikte zaman geçirin derim.

Dolayısıyla sözgelimi bir girişimde size eşlik eden birisine pay vaat ederken, bu payı verimsizlik üzerine değil, mhtemel bir verimlilik-kazanç üzerine kurun. Acaba işleriniz beklediğinizden iyi giderse, vaat ettiğiniz hisse-pay gözünüze batacak mı yoksa yol arkadaşınıza vaat ettiğiniz şeyi, ona gönül rahatlığıyla verebilecek misiniz?

İşte sorumuz bu!
----------
www.savassenel.com
----------
Konuyla İlgili diğer yazılar ve öneriler: Açılmasını istediğiniz linki/ satırı tıklayınız:
Allah’tan İsteyin, Çekinmeyin Be Kardeşim!
Parayla Saadet Olur mu?
İnsanlar, Kendi Olumsuz Beklentilerini Sıklıkla Kendileri Gerçekleştirebiliyorlar
Bir Oyuncağın Bana Fısıldadıkları!
İletişim Kurmak, Herkesin Doğal Olarak Sahip Olduğu Bir Beceridir(mi?)
-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
MSN: savassenel@hotmail.com
savassenel@yahoo.com

Labels: , , ,

Friday, February 15, 2008

MSN, SKYPE, GOOGLE VEYA YAHOO MESSENGERLA ONLINE-SESLİ İNGİLİZCE DERSLERİ


Labels: , ,

Thursday, January 24, 2008

HAYALLER NE KADAR KİŞİSEL OLABİLİRLER?


Gerek yabancı dil konusunda, gerekse diğer konularda başarılı olmak için, konuyla doğrudan veya dolaylı olarak ilgili bir hayalimiz olması gerektiğini
sürekli olarak vurguluyorum.

Mesela, İngilizce öğrenmekle ilgili hayaliniz, sadece kendinizi bu dili ustalıkla kullanmanın keyfini yaşarken görmek olabileceği gibi, İngilizce bilginiz sayesinde tercüman olarak, çeşitli ülkelere masrafsız bir şekilde gidebildiğinizi düşünmek de olabilir. Yani hayalinizin, konuyla doğrudan bir ilgisi olabileceği gibi, dolaylı bir ilgisi de olabilir. Ama önemli olan, gerçekleşmesini tutkuyla istediğiniz bir hayaliniz olmasıdır.

Yakın zamanda hayalimi tazelemek için kendime: “Peki senin hayalin nedir?” diye sordum. Bir çok hayalim olduğunu söyleyebilirim. Ama içlerinde nedense bana farklı bir heyecan veren bir hayalimi yeniden keşfettim: Aklıma estiği zaman uçağa atlayıp, Türkiye'nin başka bir köşesine vaye yabancı ülkelerden birisine gidip, o ülkenin atmosferini yansıtan bir mekânda oturup, kitap okuyabilmek, yazı veya şiir yazabilmek geldi. Mesela Van'da, Doğu Beyazıt'ta, Edirne'de, Saray Bosna’da, Moskova’da, Pekin’de, Arap Çöllerinde veya Turkî cumhuriyetlerden birisinde bunu yapabilmek bana büyük keyif verirdi.

Bu yapmadığım bir şey miydi? Bendeniz, Türkiye'nin çeşitli illerinde, Şangay’da, Paris’te, Berlin’de, Brüksel’de ve daha bir çok kentte bu keyfi yaşadım. Bunun için de müteşekkirim. Ama bunları bir öğleden sonra uçağa atlayıp: “Bu hafta Paris’te/ Antalya'da kitap okuyacağım” diyerek yapmadım. O kentlere veya ülkelere tercüman olarak gitmiştim. Kısacası iş için gitmiştim.

Daha sonra bu hayalimi bir arkadaşımla paylaştığımda, o, bunun çok “ben merkezli” bir hayal gibi göründüğünü söyledi. Ben de: “Dur bakalım, devamını dinle” dedim. Devamı şuydu:

Benim uçağa atlayıp, kendi başıma bir kente gidip, kitap okuyabilmek, şiir veya yazı yazabilmek için sağlamam gereken bir altyapı var ve ben ancak bu altyapıyı kurmuş olursam, yaptığım şeyden keyif alabileceğim. Bu altyapıyı kurmuş olmaksızın da yurt dışına çıkmak mümkündür. Yani bu resim, gidiş-dönüş uçak bileti ve masrafları karşılayacak olan para, gittiğim kent ve kafeyle tamamlanıyor gibi görünebilir. Fakat bu hayal resminin görünmeyen bir yanı vardır ve o da şudur:

Benim zaman zaman yabancı ülkelere gidip, masum keyfimi yaşamama içtenlikle müsaade edebilmeleri için, aile bireylerinin de yurt dışına çıkma arzularını veya kendilerince önemli olan beklentilerini de hatırı sayılır ölçüde karşılamış olmam gerekir. Ben o kafede otururken, ailemin ve diğer sevdiklerimin duygusal ve maddî ihtiyaçlarının giderilmiş olduğunu, bir evlat, baba, bir eş ve bir akraba olarak beni takdir ettiklerini bilmek isterim. Arkamda bana gıpta eden ve bir yandan dargınlık hisleri besleyen kişiler olmasını istemem. Kişisel beklentilerinin ve ihtiyaçlarının hakkıyla karşılandığını bilen bu insanların, benim yaşadığım bu masum keyfi bana yakıştırabilmelerini arzu ederim. Yoksa ne içtiğim çaydan, ne de okuduğum kitaptan keyif alamam.

Anlayacağınız, benim bu masum hayalim, gidiş-dönüş uçak biletiyle ve masraflar için gerekli olan paranın bulunmasıyla açıklanacak bir şey değil. Bu kadarını zaten yapabilirim. Ama benim yabancı bir kentte keyifle çay içip, kitap okuyabilmem, başkalarının da mutlu olmasına bağlı. Binanın temelinin binanın kendisi kadar masraflı olması gibi, aslında benim hayalimin temelleri de, hayalimin kendisinden çok, ama çok masraflı.

İşte ben merkezli görünen hayalimin hikâyesi. Göründüğü kadar yalın olmadığını sizler de anlamışsınızdır.

Bütün bunları dostuma bunu anlattığımda: “Haklısın, hayalin o kadar ben merkezli değilmiş” dedi!

Arkasında bir sürü insan bırakıp, sadece kendi hayallerinin peşinden gidecek yaşta değilim! Bundan şikâyetçi de değilim. Sevenlerim, özleyenlerim ve bana bel bağlayanların olması çok da güzel bir şey! Ben geri döndüğünde, bekleyenlerinin yüzlerini gülümserken görmek isteyenlerdenim.

Bu arada hep okumaktan veya yazmaktan bahsettim. Şimdiler de, Türkiye'nin çeşitli yerlerinde ve yabancı ülkelerde bir çok okuyucum, tanıdığım veya öğrencim var. Onlarla da farklı bir kentte oturup, sohbet etmek de hayalimin bir parçası. Başka bir dünyada, eski günleri anmak da iyi fikir!

Çok şey mi istiyorum. Endişe etmeyin, sizden değil, Allah’tan istiyorum!
-----------
www.savassenel.com
-----------
Konuyla İlgili diğer yazılar, öneriler: Görmek istediğiniz linkin adını tıklayınız:
Gezdiğim ülkeler
Diğer İnsanlardan ve Hayattan Beklentileri Olan Kişileri Seviyorum
Bazı Hikâyeler Sizi Aldatabilirler
Kişiyi Öldüren Çaresizlik Değildir, Çaresiz Olduğu Hissidir
Sorun, Para mı, Yoksa Tavır mı?
-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
MSN: savassenel@hotmail.com
savassenel@yahoo.com

Labels: , ,

Wednesday, December 19, 2007

HATASIZ GELİŞİM, DİKENSİZ GÜLE BENZER (DİKENSİZ GÜL VAR MI BİLMİYORUM!)





Saygılar

Savaş ŞENEL

www.savassenel.com

Labels: ,

Thursday, November 22, 2007

KİŞİSEL PAZARLAMA VE SATIŞ





Saygılar

Savaş ŞENEL

www.savassenel.com

Labels: , , ,

Wednesday, August 22, 2007

DANIŞMANLAR, ASLINDA YİNE SİZE DANIŞIRLAR


İlgili olduğum alanlarda bana danışan kişilere çok soru sorarım. Elbette bunun sebebi, onların özel hayatları konusunda meraklı olmam değil değil, onların ihtiyaçlarını ve beklentilerini elimden geldiği kadar anlama çabasıdır. Çünkü aslında, karşımdaki kişilerin sorduğu soruların cevapları yine kendilerinde gizlidir.

Danışmanlar, aslında bunu yaparlar. “Sorularınızın cevapları tamamıyla sizdedir” demiyorum, ama doğru cevapların bulunmasında anahtar işleve sahip olan ipuçları, yine sizdedir.

Sözgelimi yabancı dil öğrenimi konusunda bana danışan kişilere sürekli sorular sorarım. Çünkü hazır reçeteler yoktur. Hazır reçeteler varsa bile, hangisinin size uyduğunu anlamak için yine sorular sormam gerekir. Neden yabancı bir dil öğrenmek istediklerini, bu konuda ne kadar zaman ve bütçe ayırdıklarını, daha çok hangi araçlarla öğrendiklerini veya hangi araçlarla öğrenmeyi sevdiklerini, hedeflerini ve buna benzer şeyleri sorarım. Amacım mutlaka ders vermek değildir. Kendi başına çalışma alışkanlığı olan bazı kişilere mektupla öğrenim kurslarını bile öneriyorum. Ama onlar için hazırlayacağım programı belirlemek için bütün bu soruların cevaplarını bilmem gerekir.

Bu durumda, sorularımızın cevaplarının temeli bizdeyse, başka kişilere danışmak anlamsız mı olmaktadır? Elbette anlamsız değildir. Doğru soruları sorarak, gerekli cevapları arayan kişilere her zaman ihtiyacımız vardır. Aradığınız şeylerin cevapları sizdedir. Ama “öncü” cevapları ortaya koyacak olan soruları sormak, herkesin aklına gelmez veya kişiler genellikle doğru soruları bilmezler. Ama danıştığınız kişinin sizi doğru cevaplara götürmesi için, önce sizden bazı cevaplar alması gerekir ve bunun için de size sorular sorar. Sizin soru sorduğunuz kişinin, size bir sürü sorması önce “farklı” görünebilir. Ama bu gereklidir.

Bu durumda, doğru soruları sormak, danışmanlık yapmanın en önemli şartlarından birisidir. Sözgelimi nasıl yabancı dil öğrenebileceğinizi sorduğunuzda, sizin ilgi alanlarınızı, beklentilerinizi veya buna benzer şeyleri anlamaya çalışmaksızın, hemen cevaplar vermek, aslında “anlamsız” bir tavırdır.

Benim için soru sormanın diğer bir yararı da, söz konusu konuda ciddî bir hedefi olmayan “şakacı” kişilere farkındalık kazandırmasıdır. Bu tür kişiler, bir sohbet konusu ararlar ve
sizin İngilizce öğretmeni, tercüman veya iletişimci kişiliğinizi göz önüne alarak sorular sorarlar. Siz onlara sorular sorunca konunun gayet ciddî olduğunun farkına varırlar, size bir daha sorular sormazlar. Onların net bir hedefi olmaması suç mudur? Elbette hayır. Bu, onları ilgilendiren bir durumdur. Ama bir yere varmayan diyaloglardan kaçınarak, hem kendi zamanımı hem de karşımdaki kişinin zamanını korumanın da benim hakkım olduğunu düşünüyorum.

Net bir sonuçtan kast ettiğim şey, kişilerin benden ders almaları veya bir seminer vermem için beni davet etmeleri değildir. Her gün, temel konularda ciddiyetle sorular soran bir çok kişiye karşılık beklemeden cevaplar öneriyorum ve bence daha önemlisi kaynaklar veriyorum. Yeter ki kendileri için bir şeyler yapmak konusunda kararlı olsunlar.

“Hayat kısa, yapacak işler pek çok!” demişler, ne güzel demişler!
-----------
www.savassenel.com
-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
MSN: savassenel@hotmail.com

Labels: , , , , ,

Sunday, August 12, 2007

GEÇİP-GİDEN SEÇİM SÜRECİNİN ÇAĞRIŞTIRDIKLARI: POZİTİF HAREKET ETMEK





Saygılar

Savaş ŞENEL

www.savassenel.com

piauhwz

Labels: , , , , ,

Tuesday, July 17, 2007

İNTERNETTEN (SANAL) ALIŞVERİŞ, NEDEN YÜKSELEN BİR DEĞER HALİNE GELDİ?


Sizlerin de farkında olduğunuz gibi internetten alışveriş yapan tüketicilerin sayısı gittikçe yükselmektedir. Bunun yanında çağdaş bireyin de internetten alışveriş yapma sıklığı da artmaktadır. İnsanlar, önceleri, eğlenmek veya bilgi almak için ziyaret ettikleri sanal alemde alışveriş de yapmaya başladılar ve bu kaçınılmaz bir sonuçtu.

İnternete olan rağbetin neden arttığı konusuna, hem bir tüketici hem de bir yazar olarak bazı açıklamalar getirmeye çalışayım.
Öncelikle insanlar zaman sıkıntısı çekmektedirler. Çağdaş yaşamın getirdiği sıkıntılardan birisi de zaman fakirliğidir. İnsanlar, kendilerine, sevdiklerine veya hobilerine fazla zaman ayıramamaktadırlar. Ekonomik anlamda mâkul fiyatları seçen insanlar artık zaman konusunda da mâkul seçimler yapmak istiyorlar. Evlerinde aileleriyle veya sevdikleri şeyleri yaparak geçirebilecekleri zamanı alışveriş merkezlerinde geçirmek istemiyorlar. Elbette alışveriş merkezlerine gidiyorlar ama bunu kendi kontrollerinde ortaya çıkan bir etkinlik olarak yapmak istiyorlar. Bu sebeple internetten alışveriş yapmayı tercih ediyorlar.

İkinci olarak internet ortamında zengin seçenekler bulunmaktadır ve bu zengin seçenekleri kısa zamanda görmek ve incelemek de mümkündür. Bu durumda verebileceğiniz miktardaki parayla satın alabileceğiniz en iyi ürünün veya hizmeti bulmak imkân dâhilidir. Ayrıca bazı şirketler, sadık olan ve aldıkları ürün ve hizmetleri başkalarına tavsiye eden tüketiciyi ödüllendirebiliyorlar da. Oysa bu kadar zengin alternatifleri reeldeki mazağazalarda bulmak neredeyse imkânsızdır ve bunu yapmak mümkün olsa bile, çok zaman gerektirir. Üçüncü olarak internet sitelerinde psikolojik baskı yoktur. Tüketiciyi gözetleyen kameralar veya size bir şeyler satmak için fırsat kollayan tezgâhtarlar bulunmamaktadır. Özel bir stratejiyle düzenlenmiş rafların önünden istediğiniz ürünü bulmak için tekrar tekrar geçmek zorunda değilsiniz. Elbette internet sitelerinde de stratejiler, tüketiciyi çekmeyi planlayan tasarımlar vardır ama bir internet sitesinde tüketici olarak, nispeten daha az bir baskı altında, istediğiniz ürünleri veya hizmetleri çok net olan menülerden seçip rahatça inceleyebilir ve satın alabilirsiniz.


Dördüncü olarak tüketici reel mağazalardan alamayacağı veya almaktan çekinebileceği bazı ürünleri ve hizmetleri internetten rahatça alabilmektedir. Tüketici, sözgelimi yasal ve etik açıdan sakıncasız olsalar da cinsel yaşamla veya sağlıkla ilgili bazı ürünleri veya ilaçları bir mağazadan gidip almak için gereken medenî cesarete sahip olmayabilir. Fakat bu ürünleri bir internet sitesinden satın alabilir.

Beşinci olarak tüketicinin kendi bölgesindeki mağazalarda bulunmayan bazı ürünleri veya hizmetleri internetten sağlayabilmektedir.
Özellikle kargo hizmetlerinin kaliteli bir seviyeye geldikleri ülkelerde, tüketici, ihtiyaç duyduğu hizmetleri ve ürünleri internetten rahatça satın alabilmektedir.
Bütün bunların yanında hâlâ İnternet sitelerinin güçlendirmesi gereken bir yanı vardır. O da alışveriş sitesiyle tüketici arasında duygusal bağ kurulmasıdır. Çünkü tüketici bir insandır ve temasa geçtiği her kavramla arasında bir duygusal bağ kurma gereği duyar. İnternet siteleri bu ihtiyacı yazılarla, ilginç köşelerle, reelde açtıkları mağazalarla, tüketiciyle bağlantıya geçen satış temsilcileriyle, tüketicilere yönelik kampanyalar veya organizasyonlarla gidermeye çalışmaktadırlar. Çünkü insanlar bir kuruma, bir alışveriş merkezine veya başka bir insana sadece mantıksal açıdan bağlanmazlar, o kişide, kurumda veya nesnede onları çeken duygusal bir yan da olmalıdır.

Bu açıdan alışveriş yaptıkları bir sitenin de sadece ekranda görünen bazı resimler ve rakamlardan ibaret olmağını hissetmek isterler. Aksi halde o siteye bağlı kalmazlar ve o siteyi başkalarına da tavsiye etmezler.
Sözgelimi Amway şirketinin, Türkiye’ye pazarına girer-girmez internet sitesini açmaması ve yaklaşık on yıl beklemesi, tüketiciyle site arasındaki duygusal ve mantıksal bağı kurmak ve sağlamlaştırma çabası konusunda verilebilecek iyi bir örnektir. Bunun yanında sanal alemde doğan ve tarihe geçen ama bu duygusal bağı kurmakta zorlandığı için, sadık müşteri edinmek konusunda sıkıntı çeken siteler de vardır. Amazon.com, bu konuda çok ilginç bir örnektir ve kâra geçmeye başlaması, sanılanın aksine çok yeni bir olaydır.
----------
www.savassenel.com
-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
MSN: savassenel@hotmail.com

Labels: , , , , , , , , , ,

RADYOCULUĞUN SIRLARI


Bir zamanlar radyoculuk yaptığımı öğrenen okuyucularımdan bazıları, bana “radyocu olmanın sırlarını” soruyorlar. Aslında radyoculuğun sırlarını çözmek için, radyo dünyasındaki usta radyocuları takip etmek yeterlidir. Bununla birlikte bana sık sık fikir sorulan bir alan olduğu için bu konuda da yazmam şart oldu(!)

Birincisi, her şeyde olduğu gibi bu konuda da sizi yöneten şey, hayattaki vizyon ve misyonunuzdur. Bunlar net değilse, sadece radyoculukla ilgili olarak değil genel olarak, rüzgârın savurduğu bir insansınız demektir. Çünkü nasıl bir radyocu olmak istediğiniz, sizin hayattaki misyonunuzla ve değerlerinizle ilgilidir.

Daha net açıklamak gerekirse, misyonunuz ve hayatta hangi değerleri beslemek istediğiniz belli değilse, radyoculuğunuz da günlük hayatınızdaki telefon görüşmeleriniz, sohbetleriniz veya ilişkileriniz kadar anlamlı veya anlamsızdır.

İkincisi, kalıcı olmak istiyorsanız, kalıcı anlamda radyoculuk yapan kişilerin bir veya daha fazla ilginç ve farklı yanlara sahip olduklarını görmelisiniz. Sesleri, tarzları, yorumları veya başka bir güçlü yanları vardır ve onlar bu güçlü yanlarını farkındadırlar.

Üçüncüsü, show dünyasının getirdiği ağır yükü farkında olmalısınız. Show dünyasında olmak bambaşka bir yüktür. Kendi tarzınızı yakalayıp kitlenizi oluşturduktan sonra, kitlenizin esiri olursunuz. Bir seçim yaparsınız, ilk seçimde özgür görünseniz de onun devamındaki gelişmeler, her zaman sizin istedikleriniz olmayabilirler ve aslında olmazlar da.

Show dünyasında sürekli parlak kalabilmek, çok yoğun bir çaba ister. İlk önceleri eğlenceli gelir. Yeni insanlar tanırsınız, mikrofonun arkasındaki insanın cazibesine kapılan kişiler sizi etkilerler. Ama zamanla onların sizi değil radyodaki sesi sevdiklerini anlarsınız. Bu durumda özel hayatınızla mikrofon arkasındaki hayat farklılaşmaya başlar. Bu çizginin devam edebilmesi için çaba göstermeniz gerektiğini ve artık diğer insanlar gibi özgür olmadığınızın farkına varırsınız.

Ben radyoculuk yaparken, gündüz devam ettiğim eğitimcilik işime ek olarak ve sadece dinlenmek için radyoculuk yaptım. Programımda daha özgür olmak için sponsor bile aramadım. Bulunduğum radyonun özgür atmosferinden dolayı, (elbette yine de bazı ilkeleri hiçe saymadan) rahat davrandım. Sözgelimi programların jeneriği yoktu, her seferinde başka bir şarkıyla başlardı. Gerçek adımı da kullanmadım. Hatta bir program fazla ilgi çekmeye başladığında veya ben sıkıldığımda bıraktım. Ara verdikten sonra başka bir program yaptım. Ama kalıcı olmak istiyorsanız, daha açık bir tabirle radyoculuktan “ekmek yemek” istiyorsanız, benim gibi davranamazsınız. Dinleyiciye, sponsora ve reytinglere oynamalısınız. Bu kötü müdür? Hayır. Kalıcı olmak istiyorsanız, siz popüler olmak zorundasınız ve kalıcı olmanın yolu “kaybedenlere oynamaktan geçer” denir.

Çok okumalı, çok dinlemeli ve insanları anlamaya çalışmalısınız. Entelektüel ve karmaşık konuşmalar yapın demiyorum. Ama yalın konuşmalarınızın arkasında sağlam bir arkaplan hissedilmelidir.

İyi bir radyocu olmak için çok konuşmanız da gerekmez. Sözgelimi, programınızda gerçekten farklı müzik parçaları yayınlıyorsanız veya alanlarında birer değer olan kişileri davet edip dinleyiciye önemli şeyler sunuyorsanız, yine iyi bir radyocu olabilirsiniz.

Fakat popüler bir radyocu olduğunuz halde, hayattaki vizyonunuz ve misyonunuz olduklarını hissettiğiniz şeylere hizmet etmediğinizi düşünüyorsanız, mutsuzluk hep sizinle olacaktır. Hayatınızda “haz”, olmayacak demiyorum ama “mutluluk” başka bir şeydir.

Baş rollerini Tom Hanks ve Meg Ryan'ın oynadıkları “Seattle’ın Uykusuzu” adlı film, radyoculuk konusunda size iyi bir örnek sunabilir. Bu filmi bana, radyoculuların çok önemli şeyler yapabileceklerine inanan bir dinleyicim önermişti.

Yazdıklarım aslında çok da bilinmeyen şeyler değil. Show dünyasını biraz gözlemlediğinizde siz de bunların farkına varabilirsiniz.
----------------------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN:
:savassenela@hotmail.com

Labels: , , , , , , , , , , , , , ,

KALİTELİ ÜRÜNLER VEYA HİZMETLER VERİYORSANIZ VEYA ALIYORSANIZ, TÜKETİCİYİ VEYA DOSTLARINIZI BİLGİLENDİRMEK KADERİNİZDİR


Gittiğim seminerlerden birisinde “kaliteli ürünler veya hizmetler sunan kişiler, tüketiciyi-müşterisini eğitmek zorundadır” şeklinde çok ilginç bir ifade duymuştum. Bu ifadeyi duyunca, kendi öğretmenlik sürecimi şöyle bir gözden geçirdiğim gibi, bundan sonra nasıl bir hayat yaşayacağım da belli olmuştu; hayatım, sunacağım fikirler, ürünler ve hizmetler konusunda hem kendimi hem de başkalarını eğitmekle veya bunu sağlayacak kaynakları bulmak ve önermekle geçecekti.

Kaliteli ürünler veya hizmetler, özellikleri, fiyatları vs açısından farklıdırlar. Bu tür farklar, yeni sorular demektir. Çünkü her fark, karşımızdaki insanı soru sormaya iter. İster istemez sorgulanırsınız. Zaten bir farkla karşı karşıya kaldığınızda siz kendiniz de soru sorarsınız ve bu da çok normaldir.

Belki de “alengirli” bir kişiliğim olduğu için(!) hep “alengirli” şeyler dikkatimi çeker. (“Alengirli” tabiri bizim İç Anadolu’da “egzantirik, tuhaf” anlamına gelen bir ifadedir.) İlgimi çeken ve tarafı olduğum fikirler de, kullandığım ürünler ve hizmetler de anlaşılması dikkat isteyen şeyler olmuşlardır. İlgilendiğim bu şeyler de, genellikle başlarda insanların yadırgadıkları, ama zamanla dikkatlerini çeken ve değerleri anlaşılan şeyler olur. Bu becerimi ticarete taşıyabilseydim veya konunun “fırsatlar” yanı ilgimi çekseydi, şu anda bu yazıları yatımda yazıyor olabilirdim!

Dolayısıyla küçük yaşımdan beri, bir şeyleri anlatmak izah etmek zorunda kaldım. Çünkü düşüncelerim veya kullandığım şeyler farklıydı ve sürekli sorgulanıyorlardı.

Bu bazen beni çok da zorladı. Çünkü, sizlerin de yaşamış olabileceği gibi, bazen bir konudaki bilgim, o konudaki farkındalığım kadar güçlü olmuyordu ve önerdiğim şeyler konusunda sorgulandığımda gerekli cevapları veremiyordum veya nerede susmam gerektiğini bilmiyordum. İlgi duyduğum konuyla bağlantılı olarak, gerekli donanımı edininceye kadar geçen süreç, benim için ciddî bir sınav haline geliyordu.

Fakat bu süreç insanı olgunlaştıran ve yetiştiren bir süreçtir. Bugün baktığımda kullandığım temizlik maddesinden, savunduğum fikirlere kadar, her şey “alengirli” yani bir bakışta anlaşılmayan, (iknaya değil) açıklamaya gerek duyan şeyler. Çünkü belli bir kaliteleri var. İşporta malı değiller. Bilen biliyor, ama bilmeyenler haklı olarak açıklama istiyorlar.

Örnek vermek gerekirse; internetten alışveriş yapıyorum. Bazı insanlar, bunu sorguluyorlar. Garantili bir alışveriş imkânı olduğunu, oradan alışveriş yapmanın, mahalledeki bakkalımdan daha az güvenilir olmadığını anlatıyorum. Kullandığımız bulaşık sıvısının pahalı göründüğünü, ama konsantre olduğunu sekiz katına kadar sulandırılabildiğini, fiyatının yüksek görünmesine rağmen maliyetinin düşük olduğunu ve çevreye zarar vermediğini belirtiyorum. Bir bulaşık sıvısını, neden bakkaldan değil de internetten aldığımı anlatmak için “fiyat” ve “maliyet” kavramlarının farklı olduklarını anlatmak durumundayım. (Aslında tüketicinin bunu zaten biliyor olması gerekiyor, o başka.)

Veya dersimi vermekle yetinmeyip öğrencilerimin günlük hayatlarını da programladığımı açıklamak, haftanın ilk dersinde öğrencinin günlük hayatında İngilizce’ye ne kadar zaman ayırdığını neden anlamaya çalıştığımı izah etmek zorundayım. İngilizce’nin sadece gramer bilmekle değil, filmlerle, kitaplarla, ses dosyaları dinleyerek gelişebileceğini neden vurguladığımı anlatmak durumundayım. Çünkü “kaliteli” düzeyde İngilizce öğrenmenin yolu budur.

“Hayatımdaki her şey kalitelidir” diyemem. Ama vizyonum, her şeyde kaliteyi yakaladığım bir hayat. Bu durumda sanırım sorgulanmak, öğrenip anlamak ve anlatmak, benim hayatımın önemli birer parçaları olarak kalacaklar.

“Gülü seven dikenine katlanır” demişler. Şikâyet edecek değilim!
-----------
www.savassenel.com
-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com

Labels: , , , , , ,